BURASI ÇANAKKALE İNTERNET MEDYA & Tv

 

 

 

PAYLAŞ

 

 

 

 

 


 

Bebelere Kumbara Fon

Yıl 1986; Konut Edindirme Yardımı (KEY) uygulamaya alındı. Çalışanların ücretlerinden belli bir oranda paranın kesilmesiyle işleyen fonda toplanan bu paralar, belli bir süre sonunda kolayca ev sahibi olması için çalışanlara faiziyle birlikte geri ödenecekti.

Yıl 1988; Tasarrufu Teşvik Fonu (TTF) (halk arasında Zorunlu Tasarruf Kesintisi) getirildi. Söz konusu fon, tıpkı KEY gibi yine işçi ücretlerinden belli oranlarda yapılan kesintilere, işveren katkısı da eklenerek Ziraat Bankası’nda açılan hesaplara yatırılmak suretiyle uygulanacaktı. TTF, çalışanların “Tasarrufa Teşvik Edilmesi ve Bu Tasarrufların Değerlendirilmesi” amacıyla kurulmuştu.

Turgut Özal iktidarının icraatları olan bu fonlara ne oldu diye sorulacak olursa; büyük bir kısmı buhar olup havaya uçtu. Yıllar sonra, sadaka miktarı tutarlar halinde vatandaşa geri ödenerek tasfiye edildi. Anlayacağınız, ücretlerinden cebren kesilen bu paralar vatandaşın hiç bir işine yaramadı.

2000 yılı geldiğinde hayatımıza yeni bir fon daha girdi: “İşsizlik Fonu” İşini kaybeden işçilerin güvencesi olarak planlanan İşsizlik Fonu için işçinin ücretinden her ay belli bir oranda kesinti yapılarak fona aktarılacaktı. Fon’a işveren ve devlet de belli oranlarda katkı sağlayacaktı. Tasarruf Fonu’na benzeyen bu uygulamada tek fark, işsizlere, işten çıkarıldıkları takdirde belli bir süre para ödemesi yapılacak olmasıydı.

Kendi isteğiyle işten çıkan işçiler ise ücretlerinden kesinti yapılmasına rağmen bu fondan yararlanamayacaktı. Gelinen noktada, İşsizlik Fonu’nda biriken paraların çok cüz’i bir kısmı işsizlere aktarılmakta, kalanı ise iktidarın inisiyatifine bırakılmaktadır. Kâğıt üzerinde var görünen İşsizlik Fonu’nun, bu parasızlıkta çatır çatır harcandığını tahmin etmek zor olmasa gerek…

Yıl 2019; Maliye Bakanı açıkladı: “Yeni Doğan Çocuğa Banka Katılım Finans Hesabı” getirilecekmiş. Yeni bir Fon olayı yani… Buna göre her yeni doğan çocuğa banka veya katılım finans şirketi hesabı açılarak, finansal sisteme katılım ve tasarruf erken yaşta teşvik edilecekmiş. Eskiden bankalar çocuklara kumbara verir bir de kumbara hesabı açarlardı. Zorunluluk yoktu. Ailelerin tercihine kalmıştı.

Anladığımız kadarıyla yeni sistem böyle değil. Burada zorunluluk söz konusu... Yani, çocuğunuz mu oldu, hemen bir banka hesabı açacaksınız ve kumbara yerine paraları banka ya da katılım şirketine atacaksınız. Bir nevi Bebelere Kumbara Fonu…
Burada önemli bir ayrıntı var; bebekler 18 yaşına gelene kadar ebeveynler bu hesaba dokunamayacaklarmış. Sonuçta paralar bankalarda toplanacak. Hal böyle olunca da ebeveynler dışında, birilerinin serbestçe dokunabileceği yeni bir kaynak daha yaratıldığını söylemek çok da yanlış olmasa gerek…

Tıpkı bundan önceki fon hesaplarında olduğu gibi, vatandaşa geri dönüşü olmayacak ve yine vatandaşın yani ana-babaların cebinden çıkan paralarla doldurulacak yeni bir fon…
Deniz bitti, paralar suyunu çekti. Zamanlama manidar… Kim bulduysa tebrik etmek gerek…

Tülay Hergünlü
İstanbul, 6 Ekim 2019

 


Türk Hava Kurumu (THK)

Yaz aylarında meydana gelen orman yangınları ile biraz daha nefessiz kalan Türkiye’de bu yıl her zamankinden fazla orman yangını meydana geldi. Yangınlar farklı noktalarda eş zamanlı olarak başlıyor. İzmirliler,  2 gün 5 saatte söndürülebilen Karabağlar yangınının aynı anda altı yerde çıktığını iddia ediyorlar.

Yangınlara ne yazık ki zamanında müdahale edilemiyor. Müdahale edilse bile kısa zamanda söndürülemiyor.  İddialara göre orman bakanlığı yangın söndürme işini özel bir şirkete vermiş. Bu şirket, yurt dışından kiraladığı helikopterlerle söndürme çalışmalarına katılıyormuş. Helikopterlerin hızının ve su kapasitesinin az olduğunu söyleyen uzmanlar, bakanlığın neden, dünyanın en büyük yangın söndürme filosuna sahip olan Türk Hava Kurumu’nun (THK) uçaklarını kullanmadığı sorularına Orman Bakanı şöyle cevap veriyor:

“El atından 20 uçakları olduğunu söylüyorlar. Hani nerede? Apronda 6 uçak gözüküyor. 3'ünün motoru yok. Vizontele’de bir sahne var ya ‘baba motor yok’ diyor. Aynen öyle... THK siyasetin oyuncağı haline dönmüş durumdadır. Ana muhalefet partisi ile birlikte hareket ediyor. … THK’'nın verdiği sertifikaların hiçbirine güvenmiyorum. THK siyasetin oyuncağı olmuş durumdadır. Ana muhalefetin oyuncağı olmuş.”

20 yıl THK’ da söndürme pilotu olarak çalışan Günay Ciyavul bakanı yalanlayan bir cevap verdi: “Şu anda havalanmaya hazır 5 uçak pistlerde bekliyor, bir tanesi İzmir’de”

Anladığımız kadarıyla THK’ da âtıl hale getirilerek kaderine terk edilmiş; önceki millî değerler gibi. Tartışmaları bir kenara bırakalım ve THK’ na neden karşı olduklarını anlatalım:

“Mustafa Kemal Atatürk’ün emirleriyle ilk olarak  “Türk Tayyare Cemiyeti’ kurulur. (1925) Onu, “Tayyare Makinist Mektebi” takip eder. (1926) Türkkuşu ise 1935 yılında kurulur.  Önce planör okulu, ardından paraşüt okulu faaliyete geçer. Abdurrahman Türkkuşu, Rusya’ya paraşütçülük eğitimine gönderilir. Rusya’dan dönüşünde ise ilk Paraşüt Okulu Müdürü olarak atanır.  Kendi adına ilk paraşütle atlayışını gerçekleştirir.

Türkiye’de yapılan ilk paraşütle atlama tarihi 1926’dır ve Almanlarla birlikte Ankara’da gerçekleştirilmiştir.  Vecihi Hürkuş yönetiminde havalanan uçaktan atlayan kişi de bir Alman paraşütçüdür. Atlamayı izleyenler arasında Atatürk’te vardır. İlk paraşüt kursu ise 1956 yılında açılacaktır. İlerleyen yıllarda Türkkuşu, askerî pilot eğitimini zamanla Türk Hava Kuvvetleri’ne devredecektir. Bu yıl ayrıca Tayyare Okulu adı ile motorlu uçak okulu açılır ve Türk Silahlı Kuvvetleri için pilot yetiştirmeye başlanır. Dünyanın ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen, Tayyare Okulu’nun ilk öğrencilerinden olur... Türkkuşu, 94 yıllık varlığını günümüzde Türk Hava Kurumu (THK) olarak sürdürmektedir.”[1]

Evet, THK’ nın kısa tarihine bakacak olursak bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle kurulmuş olduğunu görüyoruz.

Onlar, Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet'i çağrıştıran her şeye karşılar…

Olay budur!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 22 Ağustos 2019

 

 

Tarihi buluşmadan aklımda kalanlar

Türk ekranları 17 yıl sonra bir demokrasi şenliğine ev sahipliği yaptı. İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) başkan adayları Ekrem İmamoğlu ve Binali Yıldırım birlikte programa çıktılar. Sürelerinin elverdiği ölçüde, düşüncelerini söylediler, taahhütlerini sıraladılar. (Üç dakikalık söz hakkı ise kim akıl etmişse amacına ulaşmış olmalı; çok kısaydı.) Bunlar çok güzel olaylar. Bu görüntüleri özlemişiz. İnşallah bu programlar tekrar edilir. Böylece vatandaş her iki tarafı da eşit şartlarda izleyebileceği için kafasındaki düşünceler netleşir, fikirleri yer değiştirir. Bu programlar aynı zamanda da insanları yumuşatıp, ülkedeki kutuplaşmayı ortadan kaldırır, ülkeye huzur getirir.

Öncelikle hakkını teslim etmek adına, dün akşamki programın gerçekleşmesinde Ekrem İmamoğlu’nun payını unutmamak gerek. Aday olduğu ilk günden itibaren sergilediği nefret söylemlerinden uzak, kucaklaştırıcı tavrı, güler yüzü ki ben ona “gülünce gözlerinin içi gülüyor” diyorum, bu konuda etkin rol oynamıştır. Binali Yıldırım’ın “zoraki de olsa” daveti kabul etmesi yine de olaya bir güzellik katmıştır. Ekrem İmamoğlu’nun Türkiye’yi gülümseten; çocukları, gençleri, kadınları coşturan bu tavrı, iktidar mensuplarında da bariz değişikliklere yol açmıştır. 31 Mart öncesi kara propaganda ve nefret söylemleri bir nebze de olsa terk edilmiştir. Cumhurbaşkanı, olması gerektiği gibi geri plana çekilmiştir. “Beka sorunu” yerini “Yunan, Pontus, Konstantinopolis” iftiralarına bıraksa da İmamoğlu’nun davranışları karşı tarafta rol model olmaya devam etmektedir. Programın sonunda “Birlikte aile fotoğrafı çektirelim” sözü üzerine Yıldırım’ın “Ben de sizi çaya davet ediyorum” demesi bu davranışın örnek alındığının açık göstergesidir.

Gelelim programa. Ekrem İmamoğlu program boyunca samimi ve biraz da heyecanlıydı. Dersini iyi çalışmıştı. Kadın çocuk ve gençlik ile işsizlik üzerine gerçekleştirmek istediği vaatlerini sıralarken, heyecanı gözlerden kaçmadı. Binali Yıldırım ise gergindi ve zaman zaman kural dışı olarak rakibinin sözünü kesmeye çalıştı. Vaatleri biraz havada kaldı. Özellikle gençlere “10 GB ücretsiz internet erişimi alacaklar. Müzeler ve tiyatrolar bütün gençlere ücretsiz olacak. Öğrencilere kırtasiye desteği var. …Motosikletle geçişler her iki köprüden bedava olacak…” gibi vaatler sadece tebessüm ettirdi. Ayrıca Binali Yıldırım’ın “biyoteknoloji vadisi, teknoloji üssü, büyük verinin işlenmesi ve yapay zekâ merkezi” olarak adlandırdığı büyük projeler, bir belediyenin tek başına hayata geçirebileceği projeler değildir. Bu projeler ancak merkezi hükûmetin desteğiyle gerçekleştirilebilir.

Binali Yıldırım fırsat buldukça CHP’ yi suçlamaktan da kendini alamadı. Seçimlerin CHP yüzünden yenilendiğini ve dikine betonlaşmanın CHP’ li ilçelerde olduğunu söyledi. Keşke İmamoğlu, Büyük projelere İBB’ den ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan ayrıcalıklı imar izinleri verildiğini, kupon arazilerin üzerinde tek yetkinin Cumhurbaşkanı’nda olduğunu hatırlatsaydı. Keşke İstanbul’da on yedi yıl öncesine kadar tarihi dokuyu bozacak kadar dikine betonlaşmanın olmadığını, sahillerin dev bloklara kurban edilmediğini söyleseydi ve İstanbul’da neden son on yılda bu yapıların mantar gibi çoğaldığı sorusunu sorsaydı... Ayrıca, Süleymaniye’nin siluetini bozan yapıların bulunduğu Zeytinburnu ilçesinin de AKP’ li olduğunu o zarif üslubuyla hatırlatsaydı... Aklına gelmedi sanırım.

Sözün kısası 25 yıldır İstanbul’u yöneten zihniyetin hâlâ, “dikine betonlaşmayı önleyeceğiz, yeşil koridorlar açacağız, dereleri ihya edeceğiz, ulaşımı rahatlatacağız, trafik sorununu çözeceğiz, babalar evine yarım saat erken gidecek, her mahalleye çocuk parkları kuracağız (İmamoğlu’nun beş yıl belediye başkanlığı yaptığı Beylikdüzü’nde her mahallede bir çocuk parkı ve çamlıklarda yürüyüş yolları mevcut) ve benzeri vaatleri karşısında insan şu soruyu sormadan edemiyor; “Bu güne kadar neredeydiniz?” Nitekim İmamoğlu bu vaatlere çok anlamlı bir cevap verdi:

“Bugün vaat verme pozisyonu bize aittir. Siz 25 yıla yakındır yönetimdesiniz. O anlamda vaat bize yakışır. Siz bir şey yapmamışsanız eylemleriniz yetersiz değilse ve bugün bunları vaat haline getirmişseniz bu mutluluk vericidir. Bizdeki açıklamaların takip ediliyor olması bizim söylemlerimiz üzerine oturmuştur. “

Bence programın en can alıcı tartışması İBB’ de ki israf konusu ve Binali Yıldırım’ın Sayıştay raporundaki çelişkisiydi. Fox TV moderatörü İsmail Küçükkaya’nın “Bir Sayıştay raporu var. Son 5 yılda 753 milyon bir zarardan bahsediliyor. Son zamanlarda çok tartışma konusu vakıflara ayrılan son 1 yılda 308 milyon lira. Belediye başkanı olunca siz nasıl yapacaksınız?” sorusu üzerine Binali Yıldırım: “Sayıştay raporunu gördünüz mü İsmail Bey. Sayıştay raporunda öyle bir rakam yok. 108 milyon mu ne. Bu yalan. Yalan olduğu İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından açıklandı” sözleriyle cevap verdi. Küçükkaya raporu okumadığını gazetelerden takip ettiğini söyledi. Ancak Ekrem İmamoğlu Sayıştay raporunu hem okumuş hem de yanında getirmişti. Çantasından çıkardı ve kameraya doğrultarak; “İstanbul’un en büyük sorunu yoksulluk. Kul hakkı meselesini çok önemsiyoruz.

Sayıştay denetiminden çıkan raporu arzu ederse Sayın Yıldırım’a takdim ederim. İETT ve İSKİ’ de 753 milyon TL’ye ulaştığını söylüyor. Yanıltılmış olabilir, aldatılmış olabilir. İstanbul’un bilboardlarına cevap yazdılar. Şu an bir seçim süreci, bunu kimler asıyor. 23 Haziran’dan sonra ona karar verir. Sadece İBB’ye ait, ihtiyaç fazlası araç kullanma 1810 araç. 7 personele bir binek araç düşüyor. Tasarruf yapacağız, ekonomik seferberlik başlatacağız. “ sözleriyle cevap verdi. Dersine iyi çalışmıştı ve işin en ilginç yanı, “Sayıştay raporunda öyle bir rakam yok. 108 milyon mu ne” diyerek hem İmamoğlu’nu hem de raporu yalanlamaya çalışan Binali Yıldırım’ın, Sayıştay raporunu okumadığını programda itiraf etmesiydi…
Vatandaş olarak bize de sormak hakkı düşmez mi? Kim yalan söylüyor?

Programı harfi harfine analiz edemem elbette ama şunları söyleyebilirim:
Ekrem İmamoğlu samimiydi ve kendi vaatlerini anlattı. Kısaca Ekrem İmamoğlu bizzat kendisiydi. Binali Yıldırım, samimi değildi, zoraki bir üslupla konuştu. Kendisi değildi, iktidarı temsil ediyordu. Bu tavrı hem sözlerine hem de vücut diline yansıdı. İktidarın geçmişte yaptıklarını anlattı. Hatta İzmir’de Ulaştırma Bakanı iken yaptıkları projelerden bahsetti. Vaat ettiği projeleri ise büyük ölçüde yine iktidarın yani merkezi hükûmetin yapabileceği projelerdi. İnandırıcılıktan uzaktı. Belki de baskı altında olduğu için böyleydi. Kim bilir, belki de İmamoğlu kadar özgür olsaydı karşımızda daha samimi ve içten bir Binali Yıldırım görebilirdik.
Sonuç olarak Ekrem İmamoğlu gerçekti, Binali Yıldırım temsilciydi…

Yine de bir vatandaş olarak her ikisine de bize bir demokrasi şöleni yaşattıkları için teşekkür ediyorum.
23 Haziran tarihinin demokrasimiz ve İstanbul halkı için iyilikler getirmesini diliyorum. Hak yerini bulacak ve her şey çok güzel olacak diyorum ve buradan gençlere sesleniyorum, kankanızı iyi seçin! 

Tülay Hergünlü
İstanbul, 17 Haziran 2019

 


Kur’an yine göklere çekildi

Yıllarca Kur'an'ı, anlamını bilmeden ve Arapça olarak yüzeyden okumaya zorlandık. Darda kaldığımızda, bir dileğimiz olduğunda ya da bir yakınımız öldüğünde ezberlediğimiz duaları mırıldanır, kendimizi iyi hissederdik. Hatta bendeniz, dualarımın arasına ilkokula giderken öğrendiğim Tebbet Suresini’ de almıştım, naçizane… Ne büyük bir cahillik…

Yıllar sonra aklım başıma geldiğinde ve surenin anlamını ilk kez okuduğumda küçük bir şok geçirdim. Şöyle başlıyordu dua: “Ebû Leheb'in elleri kurusun. Zaten kurudu.” İyi de Ebu Leheb’in ellerinin kurumasının bana ve geçmişlerime ne faydası olabilirdi ki! Zaten, Kur’an’ın bizzat kendisinden “Bu kitabın ölülere değil, dirilere indiğini”,  mezarlık kitabı olmadığını da öğrendikten sonra... Neyse ki Tebbet Suresi’nin, olaylardan/kıssalardan ders almam gereken surelerden biri olduğunu öğrendikten sonra düşüncelerim tamamen değişti de, Kur’an ayetlerini anlamını bilmeden, papağan gibi tekrarlamaktan kurtuldum.

Şimdi bir düşünelim; Türkiye'de kaç Müslüman benim geçmişte düştüğüm hataya düşerek anlamını bilmediği duaları kendisi ya da geçmişleri için okuyor? Binlerce hatta milyonlarca diyebilir miyiz? Peki, bu şekilde okunan Kur’an’ın Müslüman dünyaya ve de insanlığa bir faydası dokunur mu? İçinizden bazılarının “Güzel diyorsun da Araplar, okuduklarını anlıyor ama onların da durumu ortada” dediğini duyar gibiyim. Evet, Arapların durumu daha da feci… Onlar kendi dillerinden okumalarına rağmen Kur’an’ın ne demek istediğini anlamıyorlar çünkü anlamak istemiyorlar. Anlasalardı, dünyanın jandarması ABD değil, petrol zengini Araplar olurdu. Ay’a ilk uzay aracını da Araplar gönderirdi… 

Müslüman Türk dünyasına gelecek olursak; Osmanlı’ya hiç girmeyeceğim, Cumhuriyet döneminden başlayacağım. Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kur’an’ı Türkçe’ye tercüme ettirerek büyük bir devrim gerçekleştirmiştir. Ancak “şer odakları” hemen harekete geçerek, Türk halkının kendi kitabını kendi dilinden öğrenmesinin yollarını birer birer kapatmışlardır. Bunun için de bazı siyasileri kullanmışlardır. Onlarda koltuk uğruna ve oy devşirmek adına yapılanlara göz yummuşlardır. Kur’an’ın Türkçe okunmasının önüne geçebilmek için günümüzde de gayretler devam etmektedir.

Kur’an’ı anlamak için kendi dilimizden okumamız gerek dedik ama gelin görün ki çevirilerin hiçbirisi birbirini tutmuyor. Birinin “ak” dediğine bir diğeri “kara”, diğeri “gri” diyor. Onlarca tercüme-meal okusak da bazı ayetlerdeki soru işaretleri giderilemiyor.  Özellikle de kadınlar, miras ve şahitlik konusunda din âlimlerinde birliktelik oluşmuyor. Mesela, kadınların başörtüleri, hırsızın elinin kesilmesi gibi konularda tam bir uzlaşı bulunmuyor. Bunun gibi çok sayıda üzerinde uzlaşılamamış ayet var. Oysaki Yüce Allah, kitabında “Doğru bilgiye ulaşılsın diye Kur’an’ı kolaylaştırdık. O bilgiye ulaşan var mı?”diyor. Başka ayetlerde de Kur’an kendisini “Apaçık bir kitap” olarak tarif ediyor. Kur’an apaçık ve kolaylaştırılmış bir kitap ise ki Rabbimiz öyle söylüyor, İslam âlimleri olduğunu iddia edenler neden o’nu anlaşılmaz kılmaya çalışıyorlar? 30-40 yıl Kur’an ile iç içe yaşamış, bu uğurda saçlarını ağartmış günümüz âlimlerinin büyük çoğunluğu dahi kendi düşüncelerinin doğru olduğunu iddia ediyor. Kimisi de “Doğrusunu Allah bilir” diyerek topu Allah’a atıyor. İhtilaflı konularda bir araya gelip fikir birliğine varabilmek için şöyle uluslararası bir komisyon kurulsa ve ülkelerin din âlimleri bir araya gelip çalışsa; ama ne gezer. Ortalıkta “Benceci” İslam âlimlerinden geçilmiyor.

Bizim halkımızda bir alışkanlık vardır bilirsiniz; sıkıştığı yerde “bir hocaya danışalım, o bilir” der. En yakın cami hocasına gider ya da ekranlarda kütük ağlatan, anlattıkları hikâyelerle milyon dolarları cebine atan, sakallı, cübbeli asr’-ı saadet taklitçilerine sorar ve cevabını alır. Alır almasına da “bu hoca doğru mu söyledi?” diye hiç düşünmez. Konuyu Kur’an’a arz etmek zaten huyu değildir. Aklını kullanmaya ise hiç gerek duymaz, zira başkaları nasılsa o’nun yerine düşünmektedir.

Kur’an, “ Allah, aklını işletmeyenlerin üzerine pislik yağdırır” demektedir. Ama kaçımız bu uyarıdan haberdarız? Öyle ya hoca bu, yanlış cevap verir mi?

Bir tarafta Kur’an’ı doğru anlamak üzerine verilen çabalar, diğer tarafta da yığınlara “siz bu Kur’an’ı anlamazsınız. O’nu ancak, hocalar, şeyhler, şıhlar, dervişler v.s. anlar”  ya da “Kur’an Türkçe okunursa Kur’an olmaz, Arapça bilmeseniz de en azından Kur’an okumayı öğrenip hatim indirin, sevap kazanın; namazı da Kur’an ayetlerini ezberleyip öyle kılın” dayatmaları…

Derinlik yok, yüzeysellik var… Bu daha da vahim bir durum... Çünkü Kur’an cahilini, “cennetin anahtarını” vermekle, filanca partiye oy verirse, “Allah’ın onu mahşerde hesaba çekmeyeceği” vaadinde bulunarak kandırmak ve istenen yöne çekmek/ yönetmek kolaydır. Bugün hem Türkiye’de hem de diğer coğrafyalardaki İslam ülkelerinde uygulama tam da böyledir. Aksi olsaydı İslam âlemi bugün dünyadaki sefalet ve cehalet haritasının tam ortasında yer alır mıydı? 

Yeni bir “Kur’an’a dönüş hareketi” gerekiyor… Başka yol yok! Ramazan ayı bunun için bulunmaz bir fırsattır diye düşünsek de bu Ramazan’da da Kur’an ne yazık ki yine göklere çekildi. İnmedi bize…

Gelin ekranlarda hikâye olarak anlatılan ya da yüzlerce yıl önce yazılmış hurafe kitaplarındaki sahte İslam’ı değil Kur’an’daki İslam’ı öğrenmek için çaba sarf edelim. Kadir Gecesi bu başlangıç için en uygun gecedir. İşe güvenilir bir Kur’an tercümesini elimize alarak ve her kelimesi üzerinde düşünerek okumaya başlayalım.

Bu vesileyle Kur’an ile dolu bir Kadir gecesi ve günler diliyorum. Ülkemizin ve İslam âleminin Kadir gecesi bir kurtuluş ve müjde gecesi olsun.

Tülay Hergünlü

İstanbul, 31 Mayıs 2019

 


Paylaşmak dinin direğidir

Geçtiğimiz gün, Gaziantep’in Şahinbey ilçesinde bir işsiz kendini yaktı.  Gazetede çıkan haberde Eyüp Dal isimli şahıs beş yıldır işsizmiş. Çalmadığı kapı kalmamış. Son olarak Şahinbey belediyesinin “hükümlü kadrosu” için müracaat etmiş ancak buradan da olumsuz cevap almış. Ailesine yük olduğu için bunalıma giren genç adam kendisini yakarak bu acımasız dünyadan gitmeyi tercih etmiş.

Eyüp Dal’ın kendisini yaktığı yer Şahinbey belediyesinin önüydü ve belediyenin tabelasının altında kaderin bir cilvesi olsa gerek şu cümleler yer alıyordu: “ Ramazan-ı Şerifiniz Mübarek Olsun”  (…)

Birkaç yıl önce İstanbul’un Esenyurt ilçesinde işsiz bir genç kendini yakmıştı.  Gencin kendini yaktığı yer bir cami önüydü.

Ramazan ayında bir işsiz kendini yakıyorsa o Ramazan’da bir sorun var demektir. Cami önünde bir işsiz kendini yakıyorsa o camilerde bir sorun var demektir.

İslam dinini beş vakit namaza, oruca, hac’ca, türbana indirgeyen geleneksel İslamcılar,  yüzyıllardır İslam dininde asıl omurganın “infak” yani paylaşmak olduğunu gizliyorlar. İftar sofralarında eşini, dostunu, zengin çevresini ağırlayanlar, o sofralarda yoksulun, işsizin hakkı olduğunu görmek istemiyorlar.

Her Cuma camiye giden Müslümanlar, birlikte saf tuttuğu insanın durumundan bihaber sağına soluna selam veriyor ve Allah’ın emrini yerine getirmenin (!) verdiği gönül rahatlığıyla çıkıp gidiyor. Cebinde beş parası olmayanla, cebi para dolu olan aynı camide namaza duruyorlar ama birbirlerinden habersizler. Oysaki Cuma’nın anlamı, salt camide namaz kılmak ve hutbe dinlemek değildir.    Cuma’nın asıl anlamı, borçlunun borcunu ödemek, bankaların faiz zulmünden kurtarıp özgürlüğüne kavuşmasına yardım etmek ki borçlu insan köle demektir- evsize ev, işsize iş bulmak, bekârı evlendirmek kısaca bir müslümanın ne derdi varsa onu gidermek için bir araya gelmektir. Allah’ın hoşnut olacağı takvayı gözetmektir. Namaz bunlar için bir vesiledir. Yoksa Allah’ın kılınan namazlara ihtiyacı yoktur. Benim, İslam dininden anladığım budur…

Ramazan ayının kutsallığı oruç tutmakla sınırlı değildir. Oruç, aç insanların düştükleri durumu anlayabilmek için duygudaşlık (empati) yapmanın aracıdır. Aç bir insanın neler hissettiğini anlamadan, iftar vakti tıka basa yemek değildir Nefsi terbiye ederken, elindekini paylaşmaktır.   “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını…”

Ramazan ayında, bir işsizin kendisini yakmasını engelleyemiyorsak bir şeyler yanlış gidiyor demektir. Kur’ân ayında, Kur’ân’ı hiç anlamamış, emirleri yerine getirmemişiz demektir.

Eyüp Dal ve daha önce yine işsizlik nedeniyle kendini yakanların vebali toplumun yani Müslümanların boynundadır. Bunun kaçışı yoktur. Kur’ân bizden ve bizi yönetenlerden şikâyetçi olacaktır…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 22 Mayıs 2019

 


Anadolu’da özgürlük meşalesi 100 yıldır yanıyor

AKP'li Bursa Belediyesi, 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nın 100. yıl kutlama afişlerine Atatürk’ü koymamış. E bize de 19 Mayıs neymiş, Atatürk bu mücadelenin neresindeymiş kısaca yazmak düştü.

“Tarih kitapları hep Almanya’nın I. Dünya Savaşı’nda yenilmesi ile müttefiki Türkiye’nin de yenilmiş sayıldığını yazar. Ancak bu, Türk Milleti için doğru değildir. Almanların yenilmesi Türklerin de yenildiği anlamına gelmez.  En azından Mustafa Kemal öyle düşünmektedir.

Sadrazam İzzet Paşa, o sırada grup komutanı olan Alman, Liman Von Sanders’e, elindeki tüm grup komuta ve koordinasyon yetkisini Mustafa Kemal Paşa’ya devretmesini bildirir. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, devir-teslim töreni için Adana’ya gelir ve on bir gün kalır. (31 Ekim 1918)

Liman Von Sanders Paşa’nın; “Yenildik, bizim için her şey bitti!” sözüne karşılık, yetkiyi teslim alan Mustafa Kemal Paşa; “Savaş müttefikler için bitmiş olabilir ama bizi ilgilendiren savaş, kendi istiklalimizin savaşı, ancak şimdi başlıyor.” karşılığını verir.  İşte bu sözler, Adana’ da Kurtuluş Savaşı’nın ilk emri olarak kabul edilmiş ve tarihe geçmiştir. Mustafa Kemal haklıdır; Türk kurtuluş savaşı yeni başlamaktadır.

1919 yılına gelindiğinde Mustafa Kemal artık kararını verir. Kurtuluş hareketini Anadolu’dan başlatacaktır. Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan ayrılır; 19 Mayıs 19l9 sabahı Samsun’a ayak basar.  22 Mayıs l919 tarihinde ise Sadaret’e bir rapor göndererek şöyle der: “… Millet yekvücut olup hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef kabul etmiştir. Artık yaydan çıkan ok’un geri dönüşü yoktur! Bağımsızlık mücadelesinin meşalesi Samsun’da yakılmıştır.”

Mustafa Kemal, Amasya’dan İstanbul’da bulunan bazı tanınmış kimselere gönderdiği ve Millî Mücadele’ye davet ettiği mektubunda kararlılığını şu cümlelerle vurgular: “Artık İstanbul Anadolu’ya hâkim değil, tâbi olmak mecburiyetindedir.  Size teveccüh eden fedakârlık pek büyüktür. Millî gaye elde edilinceye kadar âcizleri Anadolu’dan ve milletin sinesinden ayrılmayacağım ve bu noktada nihayete kadar bir millet ferdi gibi çalışacağımı millete karşı mukaddesatım namına söz verdim ve hiç bir kuvvet bu millî karara mâni olamayacaktır.”

Önce Amasya sonra da Erzurum ve Sivas’ta kongreler gerçekleştirilir. Amasya Tamimi’nde ulusal bağımsızlığın ancak  “milletin azim ve iradesi” ile sağlanacağı vurgulanır ve bu karar bütün dünyaya ilan edilir. Amasya Bildirisi ile ülke çapında bir direnişin şifreleri verilmiştir. Amasya’nın ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri toplanır. Her iki kongrede alınan kararların 1. Maddesi aynı kararlı iradeyi vurgulamaktadır;

            “Millî sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.”

Sonuç tüm dünyanın malûmu olduğu üzere Türk milletinin İstiklâl savaşıyla sona erer.

Ne Bursa belediyesinin kutlama afişlerinden Atatürk’ü çıkartma ne de Çanakkale zaferlerinde Atatürk’ü yok sayma zavallılığı prim yapmaz. Tarihi gerçeklerin üzerini iki kıytırık afiş ile örtemezsiniz. Tarih sizi o karanlık sayfalara gömer, adınız bile hatırlanmaz ama Atatürk, o şanlı sayfalarda pırıl pırıl parlamaya devam eder. Yani demem o ki; bırakın artık bu boş işleri de ülke biraz nefes alsın. Sıktınız artık!

*

19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız, kurtuluş mücadelemizin başlangıcının 100. Yılı kutlu olsun!

Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, şehitlerimiz; vatan sizlere minnettardır. Nurlar içinde uyuyun.

Tülay Hergünlü

İstanbul, 17 Mayıs 2019

 


Nefret eken nefret, sevgi eken sevgi biçer

Yeniçağ Gazetesi yazarı Yavuz Selim Demirağ, evine girmek üzereyken arkasından gelen bir grubun sopalı saldırısına uğradı. “Vurun!”, “Meydan boş değil, öldürün!” naraları atan saldırganlar Demirağ’ın başına ve yüzüne sopalarla vurarak ağır bir şekilde yaralanmasına neden oldular. Saldırganlar, çalıntı plakalı bir araç ile olay yerinden kaçtılar. Emniyet tarafından 7 kişi olduğu açıklanan saldırganlardan 6’sı yakalandı. (Ne hikmetse o bir kişi yakalanamadı.) Yakalananlar ifadelerinde: Trafikte takıştık, o yüzden dövdük” dediler.
Savcılık, saldırıya uğrayan Demirağ’'ın “hayati tehlikesi olmadığı” gerekçesiyle saldırganları serbest bıraktı.
Şaşırdık mı? Elbette hayır!’
Neden mi?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yumruk atan şahıs ile taş, sopa ve bıçakla saldıran, ağır küfürler savuran kişilerde savcılık kararıyla serbest bırakılmıştı. Linç olayında koca bir taşı Kılıçdaroğlu’nun aracına fırlatan kadın ise gözaltına bile alınmadı.
Kılıçdaroğlu’na saldıranlar da tıpkı Demirağ’a saldıranlarda olduğu gibi, “Vurun!”, “Öldürün!”, “Evi yakın!”, “Sağ bırakmayın!” naraları savurmuşlardı. Yumruk atan ve AKP üyesi olduğu açıklanan Osman Sarıgün “kahraman” ilan edilmiş, AKP Milletvekili aday adayı ile AKP Etimesgut Belediye Başkan aday adayı, yumrukçunun ellerini öpmüşlerdi. AKP Ankara İl Başkanı ise “Yiğitlerimizi yedirmeyiz” sözleriyle yumrukçuya alenen arka çıkmıştı. Yumrukçu ise, “Devlet büyüklerimizin ellerinden öperim” diyerek sanki birilerine mesaj vermişti. Kılıçdaroğlu’nun ölümden döndüğü linç olayında hiç kimse ceza almamıştı.

Ülkenin Genel Kurmay Başkanı saldırganlara “Değerli arkadaşlarım” diye hitap etmiş, 82 milyonu kucaklaması gereken Cumhurbaşkanı “Gaz sıkışması var düşünmek lazım” demişti. İktidarın küçük ortağı Devlet Bahçeli ise, “O adama yumruk attıracak ne yaptın?” sözleriyle adeta Kılıçdaroğlu’nun “bu yumruğu hak ettiği” imasında bulunmuştu.
Aynı şekilde, 2018 yılında İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’e evinin önünde protesto gösterisinde bulunarak hakaret ve tehditler yağdıran 15 kişi de serbest bırakılmıştı.

Son olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kanser hastalığı sırasında ziyaret edip destek verdiği ve “manevi kızım” dediği genç kız, Ekrem İmamoğlu’na gönderdiği 20 liralık bağış dekontunu sosyal medyada paylaşınca saldırganların hedefi haline geldi. Ertesi gün bir saldırgan “Sen misin yürekli” diyerek kızcağızı kasığından bıçakladı. Bildiğimiz kadarıyla kimliği belli olmayan saldırgan hâlâ yakalanamadı.
Tüm bu olaylardan sonra devlet büyüklerinin çıkıp, saldırıları kınayıp, suçluların cezalarını çekmeleri konusunda çağrı yapmalarını beklerdik ama olmadı ne yazık ki!

Suçluların ceza almadığı olaylar sadece siyasilere saldırı olaylarında gerçekleşmiyor. Sıradan vatandaşların birbirini darp etmeleri, bıçaklamaları ve benzeri olaylarda da suçlular adli kontrol şartıyla serbest bırakılıyorlar. Yani suç işleyenler elini kolunu sallaya sallaya bir başka suça kadar aramızda serbestçe dolaşıyorlar.
Türkiye’de suç, cezasız kalıyor… Herhangi birisi sırf gıcık olduğu için sudan bir bahaneyle sizi darp edebilir, bıçaklayabilir, hatta ölmenize bile sebep olabilir. Sonuçta da savcılık tarafından serbest bırakılan suçlu, size hayatı rahatlıkla zindan edebilir.
Hani, “Türkiye bir hukuk devleti” deniliyor” ya; inanmayın... Türkiye’de hukuk diye bir şey kalmadı. Nefret tohumları en tepelerden ekildiği sürece de bu durum değişmeyecek. Hukukun olmadığı bir ülkede adalet tecelli etmeyeceğinden hiç kimsenin can ve mal güvenliği kalmamış demektir. Bir ülkenin Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı’nın can güvenliği yoksa bir gazetecinin ya da sıradan bir vatandaşın can güvenliğinden de söz edilemez.

Suçluları birileri koruduğu sürece bu saldırı ve darp olayları devam edecektir.
Adaletin olmadığı yerde ne haktan ne hukuktan ne de sanat, spor ve başka şeylerden söz edilemez…
Nefret dilinin bir an evvel terk edilmesi hem toplumun ruh sağlığı hem de ülke olarak birlik ve beraberliğin pekiştirilmesi için elzemdir, zorunludur. Bu görev en önce siyasilere düşmektedir.
Sevginin; hak, hukuk ve adaletin geleceği günlerde buluşmak dileğiyle…

Tülay Hergünlü
İstanbul, 13 Mayıs 2019

 



İstanbul, İstanbul

Dünyanın en büyük anakentlerinden birisidir İstanbul. 16 milyonluk nüfusuyla bazı ülkelerin birkaç katı nüfusa sahiptir. Doğu ile Batı’yı, Asya ile Avrupa’yı birleştiren konumuyla insanların gün içinde kıta değiştirdiği tek şehirdir.  Eşsiz güzelliği ve coğrafi konumuyla yabancıların iştahını kabartan, üzerinde binbir emel beslenen İstanbul… Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğuna başkentlik yapan, Türkiye Cumhuriyeti’nin finans merkezi İstanbul…

Hani şair demiş ya; “Sana dün bir tepeden baktım ey aziz İstanbul/ Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer” Ben de bir gün boyunca İstanbul’a tepeden, denizden, pek çok yerden baktım ve gördüğüm manzara içimi acıttı, yüreğimi kanattı… Benim çocukluğumun, gençliğimin İstanbul’u bu değildi.

İstanbul, lime lime edilmiş sokakları, vücudunun her yerine hançer gibi saplanmış gökdelenleri, betona terk edilmiş yemyeşil tepeleri, sefaletin kol gezdiği meydanları, dilencilerin mesken tuttuğu köşeleri; Suriyelisi, Pakistanlısı, Senegallisi, Kenyalısı, Afganistanlısı, Bangladeşlisi ile yabancılaşmış, özellikle de Araplaşmaya başlamış bir şehir…

Özal’lı yıllarda başlayan yabancılaşma olgusu, günümüzde zirveye çıkmış. Dilimize karışan İngilizce kelimelerle melezleşen bir Türkçe’ye karşı çıkarken, şimdilerde her yerde Arapça hâkim olmuş. Tabelalarda Türkçe ve İngilizcenin yanı sıra üçüncü bir dil olarak Arapça yer almış. Toplu taşıma araçlarında seyahat ederken kendimi yabancı bir ülkede gibi hissettim. Neredeyse Türkçeden çok Arapça konuşuluyordu.

Suriyeli dilenci çocukların sefaleti, Eminönü’nde çöplerden topladıkları yiyecekleri yemeye çalışan bir ailenin görüntüsü… Üstü başı dökülen insanlar… Parklara, yol kenarlarına yayılan, olmadık yerlerde piknik yapmaya çalışan aileler… Bavul ticareti yapanlar, köprü üstlerinde ya da kentin en kalabalık yerlerinde aksesuar satmaya çalışan Afrikalılar… Sadece gözleri görünen kara çarşaflar içindeki kadınlar; beyaz sarıklı, şalvarlı, kaba sakallı erkekler… Başlarında koyu renk fesli, (tepesinde Fatih’in tuğrası işlenmiş) şalvarlı, uzun gömlekli çocuklar ki bir cemaat mensubu oldukları ve burada eğitim (!) aldıkları çok belli… Sefalet ile ters orantılı lüks araçların kilitlediği, felç olmuş bir trafik… Kargaşa, gürültü, patırtı…

Ticarete kurban edilmiş tarihi mekânları… Özentisiz dükkânları, her köşe başına dikilmiş dev alışveriş merkezleri… Koca bir otoparka dönüştürülen Beyazıt Meydanı… Özünden koparılmış Çınaraltı… Siyasi operasyonlarla meydan vasfını yitirmiş Taksim… Tarihinden koparılmış görünümüyle İstiklâl Caddesi… Yemyeşil tepeleri betona terk edilmiş Boğaz… Anadolu insanından yoksun kalmış Haydarpaşa… Arkasından sırıtan üç sevimsiz yapının sinsice kucakladığı muhteşem Süleymaniye… Tarihi yarımadanın gökdelenlere kurban edilen yüzlerce yıllık silueti… Her taraftan fışkıran dev yapıları ile nefes almaya çalışan bir şehir…

İstanbul, bütün vücudu saldırıya uğramış, her yerinden bir parça koparılmış, yüzü gözü birbirine karışmış, o güzelim boyaları dökülmüş, mücevherleri çalınmış soylu ve çok güzel bir kadın gibi ayakta kalmaya çalışıyor. O muhteşem güzelliği yara bere içinde olsa da yobazlığa, açgözlülüğe, acımasız talana, hoyrat ellere meydan okuyor.

Ah güzel İstanbul… Bizim İstanbulumuz…

“Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!/ Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.[2]

Senden asla vazgeçmeyiz İstanbul… Ne bugün ne de yarın…

Tülay Hergünlü

27 Nisan 2019


Dünya’da çocuklara armağan edilen tek bayram

            “Küçük hanımlar, küçük beyler. Sizler hepiniz, geleceğin bir gülü, yıldızı, ikbal ışığısınız. Yurdu asıl aydınlığa boğacak olan sizsiniz. Kendinizin ne kadar mühim ve kıymetli olduğunuzu düşünerek, ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz”

Mustafa Kemal Atatürk

“Türkiye, dünyada çocuklara bayram armağan eden tek ülkedir. Burada 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın kısa hikâyesine yer vermek istiyorum.

Atatürk TBMM’nin 23 Nisan 1920’deki açılış tarihini, çocuklara bayram olarak armağan etmiştir.  İlk kapsamlı “Çocuk Bayramı” kutlamaları 1927’de Atatürk’ün himayesinde gerçekleştirilir.  Hikâyesi şöyledir:

            1921’de Atatürk’ün talimatıyla Himaye-i Etfal Cemiyeti (HEC) kurulur. Cemiyet’in amacı Millî Mücadele sırasında savaşta yetim kalmış çocuklara bakmaktır. Aynı yıl Atatürk, HEC’in korumalığını da üstlenir.  23 Nisan 1923’ ten itibaren HEC, yetim ve öksüz çocuklar için yardım toplamaya başlar. 23 Nisan’ın çocuk bayramı olmasını isteyen Atatürk, yardım faaliyetlerine destek verir.

            23 Nisan başlangıçta sadece “Millî Bayram” olarak kutlanır. Saltanat kaldırılınca da Hâkimiyet-i Milliye Bayramı olarak ilan edilir. 1925 yılına gelindiğinde 23 Nisan, Millî Bayram’ın dışında  “Çocuk Günü”, 1926’dan itibaren de “Çocuk Bayramı” olarak kutlanır. Atatürk, çocuklara arabalarından birini tahsis eder ve Cumhurbaşkanlığı bandosunun çocuklar için konser vermesini temin eder. Bu yıl cemiyetin binalarından birine “Çocuk Sarayı” adı verilir ve bir de çocuk balosu düzenlenir. Baloya, İsmet İnönü’nün çocukları da katılırlar.

            1929 ve sonraki yıllarda 23-30 Nisan haftası “Çocuk Haftası” olarak anılacaktır. 1933 günü etkinlikleri sırasında, Atatürk çok zarif ve anlamlı bir davranışta bulunacak; çocukları makamında kabul ederek bir çocuğu yerine oturtacaktır. Atatürk’ün bu davranışı sonraki yıllarda bir gelenek halini alacaktır. 1935’te bayram, “Ulusal Egemenlik Bayramı” olarak adlandırılacak, 1981’de kabul edilen bir kanunla da “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak birleştirilir.  

            1979 yılında 23 Nisan Çocuk haftası, “Uluslararası Çocuk Yılı” olarak ilan edilir, 1980 yılında da Ankara’da, bütün illerden gelen çocukların katılımı ile Ulusal Çocuk Parlamentosu oluşturulur ve Türkiye Radyo Televizyon (TRT) kurumu komşu ülkelerden çocukları törenlere davet eder. “

            Bugün, Ulusal egemenliğimizi ilan ettiğimiz TBMM’ nin kuruluşunun 99. Yılını kutlayacağız. Bu yıl aynı zamanda da 19 Mayıs 1919’da Türk kurtuluş meşalesinin yakılışının 100. Yılını kutlayacağız. İnşaAllah 2023 yılında da Cumhuriyetimizin 100. Yılını kutlayacağız. Ne mutlu bize ki böyle kutlu günlere sahibiz. Bize bir vatan bırakan Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına şükran borçluyuz.

            23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 23 Nisan 2019

 

İstanbul kazandı, Türkiye kazandı

31 Mart yerel seçimlerinde Cumhur İttifakı (AKP-MHP) başta Ankara ve İstanbul olmak üzere elindeki büyük şehirlerin belediye başkanlıklarını kaybetti. Seçim kampanyasında özellikle İstanbul ve Ankara adaylarının üzerine, Cumhurbaşkanı ve bakanları boyutunda, arkalarına devletin tüm imkânlarını da alarak bütün güçleriyle yüklendiler. İzmir adayı Tunç Soyer’e babasının üzerinden vurmaya çalıştılar, tutmadı. Ankara adayı Mansur Yavaş’a “sahte senetle tahsilât yapmaya çalıştı” iddiasıyla acımasızca vurmaya çalıştılar, olmadı. İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu’na atacak çamur bulamadılar. “Kenar-köşe bir ilçenin belediye başkanı” diyerek küçümsemeye çalıştılar, tersi oldu; İmamoğlu büyüdükçe büyüdü. O küçümsedikleri Beylikdüzü ilçesi, İstanbul’a belediye başkanı çıkardı. Sonuç olarak 25 yıl sonra İstanbul ve Ankara el değiştirerek Millet İttifakı’na (CHP-İyi Parti-SP) geçti.

31 Mart seçimlerinin en önemli özelliği, hiçbir adayın, Cumhurbaşkanı’nın sert ve kırıcı sözlerinin yörüngesine girmemesiydi. Erdoğan’ın o sert üslubunun yarattığı çekişmeci ve kavgacı kulvara hiçbir Millet İttifakı adayı prim vermedi. Bu kez hesap tutmadı. Seçimlere çok iyi hazırlanmış ve sandıklara hâkim bir CHP, kazanmalarına izin vermedi. Oylarına sahip çıkan Ekrem İmamoğlu ve binlerce Millet İttifakı mensubu, oy çuvallarının başında günlerce nöbet bekledi. CHP, İstanbul’a gönderdiği 120 milletvekili ile adeta çıkarma yaptı. Tüm bunların yanı sıra seçim kampanyası boyunca sergilenen sakin ve kucaklayıcı bir üslup, dürüstlük, edep, kararlılık ve güleryüz ile verilen mücadele ile seçimler kazanıldı. Devasa pankartlar değil, mütevazı afişler gönülleri fethetti. Kibir değil, tevazu kazandı.  

AKP seçimleri kaybetti kaybetmesine ama bir türlü kabullenemedi. İstanbul adayı Binali Yıldırım daha sandık sayımları bitmeden “3 bin 870 oyla biz kazandık” dedi. Anadolu Ajansı’nın yaptıklarını yazmaya kalksak sayfalar dolar. 17 gün boyunca küçük ortağı MHP ile yapmadıklarını bırakmadılar. Cumhurbaşkanı, “Bunlar topal ördek”, “ilçe seçim kurulları bizim elimizde, ben daha 4,5 yıl görevimin başındayım”  diyerek, yeni seçilen başkanlara adeta “sizi çalıştırmayacağım” mesajı verirken, AKP tabanına da moral enjekte etmeye çalıştı. Oysaki bir Cumhurbaşkanı partili bile olsa tarafsız olmalı ve tüm Türkiye’nin cumhurbaşkanı olduğunu dosta düşmana göstermeliydi ama olmadı...

İstanbul’u vermemek için her yolu denediler. Maltepe ilçesinin oylarını tekrar tekrar saydırdılar. Ekrem İmamoğlu’nun kazandığının açıklanmaması için Maltepe’deki sayımı ağırdan aldılar. AKP ve MHP’ liler birlik olup salon bastılar ve iki kez sayımı durdurdular. Seçim öncesinde muhalif basında neredeyse hergün çıkan “sahte seçmen kaydı” uyarısına kulak tıkamışlardı. Seçimleri kaybedince polis marifetiyle Büyükçekmece’de sahte seçmen avına çıktılar. Evlerde arama yapıp, vatandaşları tedirgin ettiler. Çocuklara bile oy kullanıp kullanmadıkları sorusunu sordular. Bu iddia tutmayınca bu kez “kısıtlı seçmenlere, hükümlülere ve ölülere oy kullandırıldı” iddiasıyla üç bavul dolusu evrak ile İstanbul seçimlerinin iptali için YSK’ ya olağanüstü itirazda bulundular.  Oysaki YSK Başkanı Sadi Güven, Ocak ayında “Mükerrer seçmen de sahte seçmen de hayali seçmen de yok” diye açıklama yapmıştı.

Ne yaptılarsa Binali Yıldırım öne geçemedi ve en sonunda 17 Nisan 2019 günü Ekrem İmamoğlu’na mecburen İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı olduğuna dair Mazbata’yı vermek zorunda kaldılar. (Olağanüstü itiraz ile ilgili hukuki süreç hâlâ devam ediyor. Her an her şey olabilir.) Bu arada, olur da İstanbul seçimleri yenilenir ve İmamoğlu’nun mazbatası elinden alınırsa bu kez İstanbul, İmamoğlu lehine tabiri caiz ise tulum çıkarır. Bizden söylemesi…2023 ‘deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ne olur orasını da Allah bilir…

31 Mart seçimleri Türkiye’ye bir lider kazandırdı. Belki de 50 yıl sonra ilk kez böyle bir lider ortaya çıktı. Kucaklayıcı ve birleştirici, gözlerinin içi gülen Ekrem İmamoğlu; kararlı ve bir o kadar da çetin ceviz…

“Binali Yıldırım’ı Türkiye tanıyor, dünyayı tanıyor, biliyor. Bay Ekrem, sen nereyi tanıyorsun ya!” demişlerdi ama 17 gündür mazbatayı vermemek için yaptıklarıyla Ekrem İmamoğlu’nu bizzat kendi elleriyle önce Türkiye’ye sonra da tüm dünyaya tanıttılar. Her türlü hakareti yağdırdıkları ÇYDD Derneği Başkanı Türkân Saylan’ın adını taşıyan salonda İstanbul’u kaybettiler. İlahi adalet bu olsa gerek… Artık yeni bir döneme girdik. Türkiye’nin kaybedecek bir ânı bile yoktur. Çok zaman kaybedildi. Artık rant belediyeciliği değil, ülke menfaatlerinin korunduğu dürüst ve şeffaf belediyecilik dönemi başlamalıdır. Mümkünse belediye binalarına bilançolarını gösteren tablolar asılmalı, vatandaş, yaşadıkları belediyelerin, gelir-gider ve borç durumlarını bilmelidir. Belediye meclislerindeki tartışmalar ekranlardan canlı olarak yayınlanmalıdır.

Türkiye’de yıllardır ayrıştıran ve aşağılayan bir siyaset diline maruz kalarak büyük gönül kırgınlıkları yaşandı. Artık nefret değil sevgi sözcüklerini duymak, herkesi kucaklayan bir siyasi yapı ile yaşamak istiyoruz. Bu konuda İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun başı çekeceğinden hiç şüphemiz yok.

Bir şeyi daha eklemeden geçemeyeceğim; Bugüne kadar AKP’li belediyeleri nasıl eleştirdiysek, Millet İttifakı’nın belediyelerini de olası bir yanlışlıkları durumunda aynen eleştireceğimizi bildirmek isteriz. Zira bizler, “bizim belediye başkanımızdır, ne yaparsa kabulümüzdür” zihniyetini reddediyoruz. Doğrunun yanında duracağız…

Bu vesileyle başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere ayrım yapmadan tüm belediye başkanlarımıza yeni görevlerinde başarılar diliyoruz. Hepsinden dürüstlük ve şeffaflık bekliyoruz. Bu ülke hepimizin…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 18 Nisan 2019


Çanakkale gerçeği

 

“1915 yılına gelindiğinde Türk askeri pek çok cephede savaşmaktadır. Kafkas (Doğu) cephesi, Filistin cephesi, Hicaz cephesi, Yemen cephesi ve Irak cephesi… Avrupa’da ise Galiçya, Makedonya ve Romanya cephelerinde, Anadolu evladının kanı akmaya devam etmektedir. Bir cephe daha vardır ki, hem önemlidir hem de özeldir; Çanakkale cephesi. Önemlidir çünkü Emperyalist ülkelerin Türkiye üzerindeki planlarının ilk bozulduğu yerdir; özeldir çünkü Mustafa Kemal’in,  tarih sahnesinde adını duyurduğu ilk cephedir.

‘18 Mart’ta, Çanakkale Boğazı’nı geçmeye teşebbüs eden İngiliz donanması, ağır bir zayiat vererek geri çekilir. Çanakkale’nin geçilemeyeceği anlaşılır. 25 Nisan’da ise İngilizler, Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinde çıkarma hareketine başlarlar. Mustafa Kemal, düşmanın Kocabağ ile Kabatepe’yi ele geçirerek, Eceabat ve Kilitbahir yolunu açmak oradan da İstanbul’a ulaşmak için Arıburnu’na asker çıkardığını anlamıştır. Haritada Kocadağ’ı göstererek,  “Bu kütle Gelibolu Yarımadası’nın kilididir. Burası ele geçerse savaş daha başlamadan biter!” der ve tarihin akışını değiştirecek kararını verir. Arıburnu’na yetişecek, düşmana taarruz edecektir. Suçlu görülebilir, mesleğinden uzaklaştırılabilir, hatta idam bile edilebilirdi. Ama o aldırmaz; hareket eder ve 27. Alay’ın sağ yanının gerisine yetişir. Yalnız 27. Alay değil, yalnız Arıburnu değil, Boğaz; dolayısıyla da İstanbul kurtulmuştur. Alman Komutan Limon Von Sanders, izinsiz hareket eden Mustafa Kemal’in ne korkunç bir felaketi önlediğini, kendisini bir gün içinde, yenilen bir ordunun komutanı olmaktan kurtardığını unutmayacaktır.’

Düşman kuvvetleri, Mustafa Kemal komutasındaki 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edilir. Düşman çıkarması 26 ve 27 Nisan günleri de devam eder; ne var ki Mustafa Kemal komutasındaki Türk askerinin destan yazan savunması karşısında başarısız olurlar.

Düşmanın 6 Ağustos’ta takviyeli kuvvetlerle başlattığı taarruzlar ve Anafartalar bölgesine asker çıkararak bu bölgeden ilerleme girişimleri de Mustafa Kemal’in o eşsiz askerî dehası ile aldığı önlemler sayesinde gelişme imkânı bulamaz. 9 ve 10 Ağustos’ta, Anafartalar bölgesinde ve Conkbayırı’nda İngilizlere taarruz edilerek düşmana ilerleme fırsatı verilmez ve tekrar, çıkarma yaptığı kıyılara geri itilir. Nihayetinde ise İngilizler, 19/20 Aralık gecesi sessiz sedasız Çanakkale’yi tahliye ederler.

Çanakkale geçilememiştir…

Çanakkale zaferleri sonrasında albaylığa terfi eden Mustafa Kemal, Anafartalar’da gösterdiği üstün başarıdan dolayı General Liman Von Sanders’in emri ile “Anafartalar Grubu Komutanlığı”na getirilir. “Harp Madalyası”  Anafartalar Grubu Komutanlığı’ndaki benzersiz başarıları nedeniyle “Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası” ve “Muharebe Altın Liyakat Madalyası” na layık görülür.

Çanakkale’de elde edilen kara ve deniz zaferleri ile büyük emperyalist plan sekteye uğramış; Boğazlar, dolayısıyla da İstanbul ve Anadolu’nun kapıları emperyalist devletlere kapanmıştır. Ne zamana kadar? Mondros Mütarekesi (Ateşkes Anlaşması)’ ne kadar…

1918 yılı Osmanlı İmparatorluğu’nun tam teslimiyet fermanı olan Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı uğursuz bir yıldır. Anlaşma, 30 Ekim 1918 tarihinde, İtilaf Devletleri adına İngiliz Akdeniz Filosu komutanı Amiral Sir Somerset Arthur Gouch Calthorpe ile Osmanlı Devleti adına Rauf, Reşat Hikmet ve Sadullah Beyler tarafından imzalanır. İmparatorluğun başında, son padişah VI. Mehmet Vahdettin bulunmaktadır. İngilizler hiç vakit kaybetmeden, Musul’u işgal ederler. (3 Kasım 1918) Ortadoğu petrollerinin ele geçirilmesi için ilk adım atılmış, petrol zengini Musul ele geçirilmiştir.

Almanya I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıktığı için Osmanlı Devleti de “yenilmiş!” sayılmıştır.

…Liman Von Sanders Paşa’nın; “Yenildik, bizim için her şey bitti!” sözüne karşılık, yetkiyi teslim alan Mustafa Kemal Paşa; “Savaş müttefikler için bitmiş olabilir ama bizi ilgilendiren savaş, kendi istiklalimizin savaşı, ancak şimdi başlıyor.” karşılığını verir.  İşte bu sözler, Adana’ da Kurtuluş Savaşı’nın ilk emri olarak kabul edilmiş ve tarihe geçmiştir. Mustafa Kemal haklıdır; Türk kurtuluş savaşı yeni başlamaktadır.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın 7. ve 24. Maddeleri gereği Türk toprakları işgal edilir. Türk’ü Çanakkale’de teslim alamayanlartek bir adamın, padişahın attığı imza ile masa başında teslim alma başarısını gösterirler. Mütarekeye en sert tepki, o tarihte Adana’da bulunan Mustafa Kemal’den gelir. Mustafa Kemal, bu hükümler aynen uygulandığı takdirde vatanın işgal ve istila edileceğini bildirerek yetkilileri uyarır. İngilizlerin Musul’dan sonra İskenderun’a da asker çıkaracağını öğrenince, İngiliz kuvvetlerine karşı mücadele edeceğini bildirir. Bunun üzerine telaşlanan hükümet, Yıldırım Ordu grubunu lağvederek, Mustafa Kemal’i İstanbul’a çağırır. Mondros Antlaşması gereği itilaf devletlerine ait büyük bir filo İstanbul boğazına girerek şehri işgal eder. İngiliz donanmasına ait zırhlılar toplarını Dolmabahçe Sarayı’na çevirirler. Bu duruma bizzat şahit olan Mustafa Kemal yaverine, “Geldikleri gibi giderler!” diyecek ve haklı çıkacaktır.

… Sonuç olarak Lozan’da Türkiye’nin hemen tüm istekleri kabul edilerek anlaşma imzalanır. Öncelikle İstanbul ve Çanakkale’nin boşaltılması konusu İstanbul’daki yüksek komiserliklere bildirilir. İşgalcilerin en geç altı hafta içinde Türkiye’yi terk etmeleri gerekmektedir.”[

Öyle de olur…

*

18 Mart 1915, tarihte bir dönüm noktasıdır. Çanakkale zaferleri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti henüz kurulmadığı için, birileri tarafından Türk ordusunun değil, Osmanlı ordusunun emperyalist ülkelere karşı kazandığı bir zafer olarak kabul edilmektedir. Hatta bazı kafalara göre Osmanlı’nın son zaferidir.  Çanakkale’den sonraki zaferler kabul edilmez. İstiklâl Savaşı ise bunlara göre “yok” hükmündedir. Oysaki burada tarih sahnesine çıkan Osmanlı paşası, bir Türk subayıdır ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuracak olan isimdir; Mustafa Kemal Atatürk… Bunu kabul etmezler.

Tarihi saptırmak, tarihten Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını çıkartmak ya da üstlerini örtmek isteyenlere inat, tarihi gerçekleri yazmaya devam edeceğiz; bıkmadan ve usanmadan…

18 Mart 1915, Çanakkale Deniz Zaferimiz kutlu olsun!

Bize bu vatanı emanet eden, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

Tülay Hergünlü

İstanbul, 16 Mart 2019


Tanzim

İstanbul’da Çok “M” lerle dolu market domates, biber, salatalık, patlıcan, patates ve soğan’da, tanzim uygulamasına gitmiş. Bakmış ki müşteriler meydanlarda kurulan tanzim çadırlarında, yağmur, kar, dondurucu soğuk demeden ucuz sebze almak için sıraya giriyor,  ne yapsın çaresiz; müşterilerini geri kazanmak için bu yola başvurmuş.

Sebze reyonlarını geziyorum; tanzim dışındaki ürünlerde fiyatlar adeta tavan yapmış. İndirimli ürünlerden patlıcan ve salatalıktan 1’ er kilo diğerlerinden 3’er kilo alınabiliyor. Söz konusu ürünlerin üzerinde detaylı açıklamalar bulunan birer etiket asmışlar. Domates ilgimi çekiyor. Satın alma fiyatı 5,25 TL… Üzerine nakliye ve mağaza giderleri de eklenince fiyat 6 TL’ yi geçmiş. Bu durumda firma 3 TL civarında bir zararla satış yapıyor. Büyük market olduğu için buradaki zararlarını nasılsa diğer ürünlerden telafi eder düşüncesiyle kendi ihtiyaçlarımın bulunduğu reyonlara yöneliyorum.

Alışverişimi tamamladıktan sonra ödeme yapmak üzere kasaya geçtim. Önümde birkaç kişi daha var. Beklerken kasiyerin bir kadın müşteri ile hafif bir şekilde tartışması dikkatimi çekiyor:

Kadın: Bu ürünlerin fiyatı indirimli, dikkat ediyorsunuz değil mi?

Kasa da ki kız: Evet, yalnız domatesi fazla almışsınız.

Kadın: Görevliye sordum, üç kilo alabileceğimi söyledi.

Kız: Bir kiloya kadar alabiliyorsunuz.

Kadın: Görevliyi çağırıp sorun!

Kız: Neyse sorun değil.

Kadın bana dönüyor ve: “Bizi düşürdükleri duruma bakın! Kendi memleketimizde dilenci olduk...” diyor.

Ben yaşım gereği çok kuyruklara şahit oldum. Hatta kendim yağ ve tüp kuyruğunda beklemişimdir. O yılları araştırdığımız zaman bu kuyrukların makul bir nedeni olduğunu anlayabiliyoruz. Örnek: Dünyadaki petrol krizinin Türkiye’ye yansımaları, ABD’ nin Kıbrıs konusunda Türkiye’ye uyguladığı ekonomik yaptırımlar sonucunda yaşanan krizler gibi… Bir de benim yetişemediğim “ekmeğin karneyle verilmesi” olayı var. Hani son günlerde birilerinin “bu ülkede ekmek karneyle veriliyordu, karneyle!” tarzındaki suçlamaları ile yeniden gündeme gelen olay… O yıllarda İkinci Dünya Savaşı’nın sürdüğünü, İsmet İnönü’nün olası bir kıtlık ya da Türkiye’nin savaşa girme ihtimaline karşılık Konya ovasına gömdürdüğü buğdayları düşünecek olursak, bu suçlamaların geçerli hiçbir dayanağı yok… Üstelik o yıllarda Türkiye’nin bir buğday ambarı ve kendi kendisini besleyebilen yedi ülkeden birisi olduğunu da unutmamak gerek.

Evet, dedim ya ben yaşım gereği çok kuyruklara şahit oldum ama patates ve soğan kuyruğuna girildiğine hiç şahit olmadım… Böyle bir olayı rüyamda görsem hayra yormazdım.

Hadi son yılların indirimli giyim-kuşam çadırları gibi sebze çadırları da oluşturuldu diyelim. Ucuz sebze almak için vatandaşın kuyruğa girmesini de bir yerde normal karşılayalım ki sonuçta bu ülkenin dokuz milyondan fazla çalışanı asgari ücretle geçinmek zorunda- peki, bu kısıtlama ne oluyor? Bu kuyruklar “yokluk” kuyruğu ve vatandaş zaten zar-zor geçinirken evine çuvalla erzak götürecek hali mi var? Siz bakmayın birilerinin “bu kuyruklar varlık kuyruğu” demesini. Bu kuyruklar bal gibi de “darlık ve yokluk” kuyruğu…

Biz de vatandaş olarak soralım; Bu tanzim kuyrukları 17 yıllık AKP iktidarının, tarım ülkesi Türkiye’yi getirdiği durumun çarpıcı bir özeti değil midir?

Marketteki kadın, “Bizi düşürdükleri duruma bakın! Kendi memleketimizde dilenci olduk...” derken, haksız mı?

Tülay Hergünlü

İstanbul, 11 Mart 2019

 



N
efret söylemleri bırakılmalı

Seçim nedeniyle artık dini mekânlar da siyasete alet edilir oldu. Camilerde her fırsatta AKP genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları için dualar ediliyor. Bu zincire İstanbul, Eyüp Sultan Camii imamı da katıldı ve İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkan adayı Binali Yıldırım için şöyle dua etti. “Allah rızası için... Binali başkanımızın başarılı olması için... El Fatiha.”

İmamlar elbette dua edebilirler ama imam şöyle dua etseydi daha birleştirici ve kucaklaştırıcı olmaz mıydı? “Allah rızası için… Yaklaşan seçimlerin ülkemize, milletimize hayırlar getirmesi için… El Fatiha.”  Ama imam ne yapıyor, biraz da safını belli etmek için AKP adayına adını da zikrederek dua ediyor, ayrımcılık yapıyor. Oysaki ibadethanelerde Allah’ın adının dışında bir ad zikredilemez. İbadethaneler yalnızca Allah’a ibadet etmek için vardır, siyaset yapmak için değil.

Eyüp Sultan imamını geçtik de birkaç gündür sosyal medyada dolaşan bir video var ki, insanın kanını donduruyor. Burada dua eden imam kılıklı biri, sözleriyle bölücülüğün en tehlikelisini sergileyerek AKP’ ye oy vermeyenleri kâfir ilan ederek şöyle dua ediyor:

“Ya Rabbi, seçim vardır. Hak ile Bâtılın savaşıdır. Fazlı Kereminle reisimiz ve cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarına yardım et ya Rabbi! Bu seçimlerden zaferle çıkmamıza yardım et ya Rabbi! Her türlü eşyanın şerrinden kendisini muhafaza eyle!”

Kerameti kendinden menkul şahsa göre “Hak” dediğinin Erdoğan, arkadaşları ve onlara oy verenler,” “Bâtıl” dediğinin ise en başta CHP olmak üzere muhalefet partileri ve bu partilerin mensupları olan vatandaşlar olduğu anlaşılıyor.

İmam, duasının devamında hem “ümmete birlik ve beraberlik” diliyor hem de Erdoğan’a oy vermeyenleri üstü kapalı olarak “yanlış yola sapmakla” itham ediyor. Ve duanın en can alıcı ve tehditkâr noktası da işte bundan sonra başlıyor:

“Biz biliyoruz ki bu İslam’la küfrün savaşıdır. Fazlı Kereminle bu savaşta İslam’ın galip gelmesini nasip eyle!”

Bu kişiye göre Erdoğan ve taraftarları İslam yani Müslüman, diğerleri, yukarıda belirttiğimiz kesim küffar yani “Müslüman olmayanlar, kâfirler”…Neredeyse yüz 99’u Müslüman olan ülkenin yarısını “İslam dininden olmamakla” itham ediyor.

İmam hızını alamıyor ve duasına devam ederek, işi iyice azıtma noktasına getiriyor:

“Ya Rabbi, kâfir gûruha fırsat verme! Onlara bir başkanlık, bir muhtarlık dahi nasip etme!”

Kâfir: “Tanrı'nın varlığını ve birliğini inkâr eden kimse” demektir. Yani bu fikri sapkına göre bu ülkenin Erdoğan’a oy vermeyen kısmı, Tanrı’nın varlığını ve birliğini hâşâ inkâr ediyor. Onu dinleyenler de bu duaya canı gönülden “âmin” diyor. Bir kişi de çıkıp demiyor ki, “Ya hoca, sen ne dersin? Bu insanlara iftira atmaktasın? Nereden biliyorsun bu insanların kâfir, küffar olduğunu? “ Dinleyenler de belli ki zulüm karşısında susan “dilsiz şeytan”…

İmam burada iki türlü bölücülük yapıyor: 

Birincisi İslam adına bölücülük ki PKK teröründen daha tehlikelidir. İnsanları “kâfir-müslüman” olarak ayrıştırıp, Allah korusun, birbirlerine saldıracak hale getirir ki, İslam adına saldırdıklarını zannedenler kendilerinin “cihad” yaptığı zannına kapılıp, en ufak bir pişmanlık ve vicdan azabı dahi duymazlar.

İkincisi ise insanın özgür iradesine yapılan bölücülüktür ki burada insanlar, iktidar dışındaki partili kimliklerini dışa vurmaktan, bu konuda siyasi fikir beyan etmekten çekinirler. Hatta korkudan iktidar partisine oy verirler ki bu insanın özgür iradesine vurulan acımasız bir darbedir.

Bu imam 40 yıl tövbe edip, 40 hamamda yuğunsa da attığı iftiranın vebalinden kurtulamaz. Milyonlarca insanın hakkına girmiştir ve her birisinden tek tek helallik almak durumundadır…

Biz işin bu tarafıyla ilgilenmiyor kendisini Allah’a havale ediyoruz. Ancak bu ülkenin Cumhuriyet Savcıları’nı da göreve davet ediyoruz. Bu şahıs, halkı kin ve nefrete teşvik edip bölücülük yapmaktadır ve bu tarz bölücülüğün sonucu şiddet içeren eylemlere kapı aralar. Kim bilir bu şekilde medyaya yansımayan daha kaç olay vardır bilmiyoruz.  Bildiğimiz bir şey var ki o da bu şahsın yargılanıp, adalete teslim edilmesi gerekmektedir. Biz eminiz ki bu tarz kişilerden Cumhurbaşkanı’ da rahatsızdır.  

Burada elbette en büyük görev Diyanet’e düşüyor. Diyanet gariban emeklinin promosyonuyla uğraşana kadar camilerde ki söylemlere dikkat etmelidir. Camiler, nefret değil sevgi söylemlerinin yaygınlaştırıldığı bir eğitim kurumlarına dönüştürülmelidir. Ama bu Diyanet ile ne yazık ki bu çok da mümkün görünmemektedir.

Yazıyı rahmetli Prof. Salih Akdemir’in bir cümlesi ile bitirmek istiyorum:

“…Yeryüzünden barış ve kardeşliğin hüküm sürmesini istiyorsak, bütün çabalarımız,  sevgiyi insanların kalplerinde egemen kılmaya yönelik olmalıdır.”

Sonuçta bu bir seçimdir. Kim kazanırsa bu ülkeye hayır getirsin demekten başka bir sözümüz olamaz. Ama İslam bir sevgi dinidir. Nefret dini değildir. Ve Allah, yeryüzünde bozgunculuk ve fesatlık çıkartanları, din kardeşlerine iftira atanları sevmez.

Tülay Hergünlü

İstanbul, 26 Şubat 2019
 


Domates, biber, patlıcan ekonomisi

Rahmetli Barış Manço’nun o meşhur şarkısı “Domates, biber, patlıcan”  bugünlerde hayli revaçta. Nedeni ise şarkının içinde geçen ürünlerdeki fiyatların önlenemez yükselişi.  İki-üç ay önce 3-5 lira aralığında seyreden bu sebzelerin fiyatı ne oldu da 15-20 lira civarına yükseldi, bilemiyoruz.  Turfanda desek, değil. Bu sebzeler artık yaz-kış hem üretiliyor hem de ithal ediliyor.  Hadi sırf bu sebzelerde yükseliş olsa diyeceğiz ki; “kar yağdı, sel bastı, aracılar fiyat yükseltti”  falan, filan.  Ama öyle değil. Tüm gıda ürünlerinde fiyatlar tavan yaptı. Çarşı- pazar adeta yangın yerine döndü. Et-süt, sebze, meyve, şarküteri, sakatat… Aklınıza ne gelirse tamamında anormal bir fiyat yükselişi var ve ne yazık ki önlenemiyor. İnsanların alım gücü tamamen düştü, yoksulluk had safhada. Ve ne yazık Türkiye yine, yeni, yeniden bir seçim telaşına düştü. Varsa yoksa siyaset, varsa yoksa koltuk… Vatandaşı düşünen yok.

Biz tekrar domates, biber ve patlıcana dönecek olursak; Bu sebzeler esasında yaz sebzesi. Domates üretimi, Mayıs ayında başlıyor ve Eylül ayında sona eriyor.  Patlıcan ve sivri biber de üretim Haziran ayında başlıyor ve aynı domates gibi Eylül ayında sona eriyor. Diğer sebzelerden salatalık, taze fasulye, ıspanak, kabak, dolmalık biber ve çalı fasulyesi ile taze fasulye de Mayıs-Eylül aylarında üretiliyor. Eylül’den sonra tarlalarda bu sebzeleri bulamazsınız.  Bu ayların dışında tezgâhlarda yer alan söz konusu sebzelerin tamamı ya ithal yani yabancı üründür ya da sera ürünüdür. Bu durum meyvelerde de aynı şekildedir. Yani şu anda fiyatları coşan domates, biber ve de patlıcan da mevsimin sebzesi değil…

Uzmanlar mevsiminde tüketilen sebze ve meyvenin insan ve doğa sağlığı açısından daha uygun olduğunu belirtiyor. Buna göre;

“Mevsiminde yenen meyve ve sebzenin besleyici değeri daha fazladır: Mevsiminde yetişmemiş meyve-sebze, doğa şartlarıyla işbirliği yapılarak değil, doğayla mücadele ederek üretildiğinden, üretiminde hibrid  (melez-kısır) tohum, böcek ilacı ve kimyasal gübre kullanım oranı daha fazladır. Mevsimsel besinlerin, antioksidan özellikleri daha fazladır. O mevsimde insan vücudunun ihtiyacı neyse onu karşılayacak vitamin ve mineralleri bünyesinde bulundurur.

Doğa için daha iyidir: Mevsimsel beslenerek, yerel gıdayla beslenme şansınızı artırırsınız. Gıdanız uzak mesafelerden gelmiyorsa, karbon ayak izide düşük olur.

Daha ekonomik: Mevsiminde ekilen ve üretilen meyve ve sebzeler, doğanın katkısıyla büyür, doğaya rağmen değil. Üretilmeleri daha az girdiyle sağlanabildiğinden, daha az maliyetlidir.”

Bu açıklamada dikkatimi çeken en önemli unsur, mevsimsel ürünlere doğanın verdiği olumlu katkının yanı sıra yerel gıdayla beslenmede oluşacak olan düşük maliyet ve daha az zehirlenecek olmamız.  Peki, hal böyle iken, neden ülkemizde seracılık ve ithal gıda girişlerinde anormal bir yükseliş söz konusu? Neden dört mevsimde raflarımızı ithal ve sera ürünleri istila ediyor? İşte bu sorunun yanıtı geçmişten günümüze bizim iktidarların hatalı tarım politikalarında, küresel sermaye ve liberal (serbest piyasa) ekonomisinde, ABD ve İsrail ile imzalanan ikili tarım anlaşmalarında ve de AB ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması’nda yatıyor. Kısaca, “Siz üretmeyin/üretemezsiniz biz size satalım/satarız” anlaşmaları Türk tarımını yok ediyor.

Türk insanının bulduğu her yeşil alana bina dikmek gibi bir merakı vardır. Hele de bu alanlar ekilebilir tarım arazileri ise tadından yenmez. Hepsini imara açar, gelecek paranın ya da oturulacak modern dairenin hayalini kurar. Patates tarlalarına bina diker, depremde tarumar oluruz. Yüzlerce yıllık zeytin ağaçlarını söker, yazlık siteler kondururuz.  Ne yapacağını bilemeyen zavallı Türk çiftçisi sütünü sokaklara, sebzelerini dereye döker; fıstık ağaçlarını elleriyle keser. Hayvanına yedirecek ot bulamayan yetiştirici, samanını, bu yetmezmiş gibi gübresini de yabancı ülkelerden ithal eder.  Şeker fabrikaları satılan pancar üreticisinin ürünü, alıcısı olmadığından kar altında mahsur kalır. Pancar üreticisi yok edilen ülkede Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) ithalinde kota önce yüzde 10’a çıkartılır sonra da müjde verir gibi yüzde 2,5’a indirilir. İndirilir indirilmesine de ne pancar üreticisi ne de yeterli şeker fabrikası kalmamıştır artık.  Bir ithalat cenneti olan Türkiye’de fıstık, fındık, üzüm, kayısı ile narenciye dışında her şey ithal edilmektedir. Tabi canlı hayvan ve karkas et de…

Geçmişte kendi kendisini besleyen yedi ülkeden birisi ve bir tarım ambarı iken, tarım arazileri günden güne yok edilen Türkiye, Sudan’dan tarım arazisi kiralıyor. Tarım Bakanı “Sudan’da kiralanan tarım arazilerinin uzun vadede ihtiyaçtan kaynaklandığını” belirtiyor ve bu acayip duruma kendince bakın nasıl bir açıklık getirmeye çalışıyor:  

“"Eğer biz Türkiye olarak, Türkiye’de tarım yapacaksak ufka da bakacağız. Sudan’da bize tahsis edilen arazi tüm Türkiye’deki sulanabilir dâhil arazilerimizin yüzde 10’u ve bedelsizdir. ABD, Fransa, Çin bunu kullanıyor da neden biz kullanmayalım. Şimdi belki yok ama 50 yıl sonra kıtlık, yokluk olabilir.”

Sen kendi tarım arazilerini bir şekilde yok et, çiftçiyi borçlandır ve iflas ettir, sonra da git Sudan’da tarım arazisi kirala… Sudan da tarım arazisi ücretsiz de Türkiye’de ücretli mi? Devletin tarım arazilerine ne oldu? Bu nasıl bir mantıktır, anlayan varsa beri gelsin!

Tarım’da Türkiye’nin durumu budur.  Hal böyle olunca da domates, biber ve patlıcanın fiyatlarının füze gibi fırlaması da normaldir. Peki, vatandaş olarak bizim yapabileceğimiz bir şeyler yok mudur? Vardır elbette…

Yerli üretimi desteklemek, sebze ve meyveleri mevsiminde tüketmek, ithal mallara itibar etmemek… Biraz da ayağımızı yorganımıza göre uzatmak. Unutmayalım ki biz almazsak, satamazlar. Gerisi Allah’a kalmış.

Tülay Hergünlü

İstanbul, 31 Ocak 2019
 


Borçlanmanın dayanılmaz hafifliği

 Cumhurbaşkanı Erdoğan açıkladı;

“Çok önemli bir sosyal devlet adımı atıyoruz; Ziraat Bankası, vatandaşın kredi kartı borçları için kredi verecek.”

Cumhurbaşkanının açıklamasını iktidara yakın haber kanalları “Son dakika” başlığı altında şöyle manşetlere taşıdılar: 

“Kredi kartı borcu olanlara büyük müjde! Başkan Erdoğan açıkladı... Kredi kartı borcunu ödeme güçlüğü çekenler Ziraat Bankası’ndan alacağı kredi ile uygun taksitlerle ödeme yapabilecek”

“Birleştiren İhtiyaç Kredisi” adı verilen sistemde ödeme güçlüğü yaşayan vatandaşlarımızın kredi kartı borçları tek bir çatı altında toplanacak ve hangi bankaya borcu olursa olsun, Ziraat Bankası'ndan alacağı krediyle bu borcu ödeyebilecekmiş.  

Ancak Ziraat’ de bir banka ve o da elbette kâr edecek. Nasıl mı, işte şöyle;

Banka, vatandaşın borcunu 24 aya kadar aylık yüzde 1,10, 60 aya kadar yüzde 1,20 faiz karşılığında yapılandıracak.  Kısaca bir borç, başka bir borçla kapatılacak; üzerine faiz yükü binerek... Örnek; 4 bin lira kredi kartı borcu için Ziraat Bankası’na 24 ay borçlanacak olan bir vatandaşın borcu yaklaşık olarak 5.100 liraya yükselecektir.

Bir meslek mensubu ve vatandaş olarak bugüne kadar şahit olduklarımdan yola çıkarsam; en kötü ekonomik çözümün  “borcun, borçla kapatılması” olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.    İşletmelerde,  uzun vade de firmayı rahatlatması açısından iyi bir çözüm olabilir ancak vatandaşlar da ağır bir borç sarmalı olarak kendini gösterecektir. Asgari ücretle geçinemediği ve biraz da ayağını yorganına göre uzatmadığı için her fırsatta cebindeki kredi kartlarına yüklenen vatandaş, yüksek ihtimalle borç taksitlerini de ödeyemeyecektir. Hadi ödediğini farz edelim, elinde para kalmayacağı için yine kredi kartlarına müracaat etmek zorunda kalacaktır. Bir taraftan Ziraat Bankası taksitlerini ödemeye çalışırken diğer taraftan da borcunu sıfırladığı kredi kartları ile yeniden borçlanacak ve yeni borcunun asgari tutarını ödemeye çalışacaktır. Böyle bir borç sarmalından kurtulabilecek vatandaşın sayısı çok az olacaktır.

2019 yılında iğneden ipliğe her şeye yüzde 30 ile yüzde 120 arasında zam gelmiştir. Resmi enflasyon son 20 yılın en yüksek seviyesine yükselmiştir. Sokaktaki enflasyon en az yüzde 30-50 arasındadır. Buna karşılık asgari ücrete yüzde 26, emekliye yüzde 10 zam yapılmıştır. Ağır bir zam bombardımanı altında inleyen vatandaş, “müjde” gibi verilen yüzde 10 indirimler ile ne yazık ki rahatlamamıştır. Beyaz eşya, mobilya, otomobil, konut ve benzerlerine getirilen KDV, ÖTV gibi vergi indirimleri sadece, kirasını, elektriğini, suyunu, doğalgazını ödeyip, tenceresini kaynatmak ve çocuğunun okul masraflarını karşılamak zorunda olan çaresiz yığınları ilgilendirmemiştir. “Enflasyonla topyekûn mücadele” hareketi ise bir “bindirimden indirim hareketi” olarak hafif bir esinti olmaktan öteye geçememiştir.

***

“Bu kadar ahkâm kestin ama bir çözümün var mı?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim: Var elbette… Mademki “Çok önemli bir sosyal devlet adımı atılıyor”  o halde bankalar alacaklarının bir kısmından vazgeçsinler ve kalan borçlar da  (geçmişte müteahhitlere yapıldığı gibi) yüzde 1’ in altında bir faiz oranıyla taksitlendirilsin. Zamanında kaldırımlara kurdukları tezgâhlarda vatandaşa, kazancına bakmaksızın peynir-ekmek gibi kredi kartı dağıtan ve her yıl binlerce lira “kredi kartı aidatını” haksız yere ceplerine indiren bankalar da biraz fedakârlık yapsın. Onlar da kârlarından indirim yaparak devlete yardımcı olsunlar. Devlet yaptırım gücüyle bunu pekâlâ gerçekleştirebilir. Hadi bankaların çoğu yabancı, kabul etmediler diyelim o zaman da devlet vatandaşın borcunun bir kısmını üstlensin. Olamaz mı? Olur tabii… Cumhurbaşkanı’nın bir “ Eyyyy bankalar!” demesine bakar.

Bankalara ya da birilerine kaynak yaratmak için değil, vatandaşı gerçekten de rahatlatacak müjdelere ihtiyaç var… Ancak en önemlisi de kredi kartlarından vazgeçip, “ayağımızı yorganımıza göre uzatmamız” gerekiyor. Yoksa tatlı tatlı yemenin acı acı geğirmesi olacak!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 8 Ocak 2019

 


 

Dilimize, paramıza, malımıza ihanet ettik

Türk siyasi tarihinde belli kırılma noktaları vardır. İlki,  Atatürk’ün vefat yılı olan 1938’ dir. Siyaset şaşkına dönmüştür. Cumhuriyet’in emniyet kilidi olan İsmet İnönü işbaşındadır ancak onun varlığı da yeterli olmayacaktır. 1945 yılından itibaren ABD ve diğer batılı ülkelerle flört etmeye başlayan siyaset, ufaktan ufaktan yalpalamaya başlamıştır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) içi cadı kazanı gibi kaynamaktadır. İkinci kırılma 1950 yılında gerçekleşir.  Tek partili dönem, yerini Adnan Menderes’in Demokrat Parti’sine bırakır. Atatürk’ün “ekonomik bağımsızlık”  politikalarını yavaş yavaş terk eden Menderes hükûmeti, dışa bağımlı bir siyaset izlemeye başlar. Amerika, “siz üretmeyin biz size satarız” demiş, bir de üstüne yardım göndermiştir. Amerikan yardımıyla birlikte yabancı mallar da piyasaya hâkim olmaya başlamıştır. Menderes, kalkınmanın önemli bir koşulu olarak kabul ettiği “kredili yatırımı” benimsemekte ve ülke hızla borçlanmaktadır. Halk ise Atatürk’ün ısrarla üzerinde durduğu “Muasır Medeniyet” hedefini,  Batı taklitçiliği olarak anlamakta; kültür, sanat ve pek çok konuda Batı hayranlığı ön plana çıkmaktadır. Atatürk’ün “Türk, öğün, çalış, güven” özdeyişi ise yerini Batılı ülkelere karşı bir aşağılık duygusunun oluşmasına bırakmaktadır. “Avrupa’da olsaydı şöyle olurdu, Amerika da olsaydı böyle olurdu”

Atatürk’ün “…Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır” sözleri ve en büyük devrimlerinden biri olan Türk Dil Devrimi’ de rafa kaldırılmış, Türkçe konuşurken araya yabancı kelimeler alınması moda haline gelmiştir. Türk malları da giderek yerlerini yabancı mallara bırakmaktadır.    

On yıllık Demokrat Parti iktidarında Cumhuriyet’in ilk iflası yaşanmış, 1958 yılında borç erteleme isteyen ve elini kolunu IMF, Dünya Bankası ve ABD’ ye kaptıran Türkiye’ de 1960 ihtilâli ile üçüncü kırılma gerçekleşmiştir. Demokrasiye kısa bir ara verilmiş ancak yeni Anayasa ile Cumhuriyet’in değerleri büyük ölçüde koruma altına alınmıştır. Alınmıştır alınmasına da ülkede artık halk “köylü, şehirli” ya da “ memur-işçi” olarak çoktan bölünmüştür. Paranız olsa bile eğer halktan biriyseniz şehir kulüplerinden içeriye adımınızı atamazsınız…

Sonraki yirmi yılda da siyasi hayat ve ekonomi bir türlü düze çıkamaz. Artık Türkiye tam bağımsız değildir. Ekonomisi bütünüyle dışa bağımlıdır. Türk gençleri ise “sağcı-solcu”, komünist-kapitalist”, “dinci- dinsiz” olarak bölünmüş ve birbirlerini düşman ilan etmişlerdir.      Nihayet Türk siyasi hayatının en büyük kırılmalarından biri daha gerçekleşir; 1980 ihtilâli... Ordu yine yönetimi ele almıştır…

1980 ihtilâlinin ardından Turgut Özal iktidarı- Anavatan Partisi- iş başındadır. Dünyada Liberal (Serbest Piyasa) rüzgârları esmektedir. Türkiye’deki siyasi iktidar hemen kolları sıvar ve ithalat kapıları ardına kadar açılır. Menderes döneminde yabancılara petrol arama konusunda verilen imtiyazlar bu dönem daha da artırılır. Döviz (yabancı para) kullanımı ve taşınması serbest bırakılır.  İğneden ipliğe her şey dışarıdan alınmaktadır. Halk, yeni tanıştığı yabancı mallara büyük bir iştahla saldırmakta, Çikita muz, Anamur muzunu piyasadan silmektedir. Köylü artık “milletin efendisi” değildir. Dövizle alış-veriş ise çok sevilmektedir.  Atatürk’ün kurdurduğu fabrikalarda yerli üretim yavaş yavaş durdurulmakta, Batının “özelleştirin” dayatması ile dev fabrikalar ve Kamu İktisadi Kuruluşları özelleştirilme kapsamına alınmaktadır.

Gayrimenkul alım-satım ve kiralama işlemlerinde Amerikan Doları ile Alman Markı başı çekmektedir. Sıradan vatandaşın bile cebinde Türk lirasından çok yabancı para bulunmaktadır. Yaygın kanı şudur; Tonton Özal, Türkiye’nin bakış açısını medeni dünyaya yani Batı’ya çevirmekte ve Türkiye’ye “çağ atlatmakta” dır... 1958, 1980 ve 1986 yılı ekonomik iflaslarında yaşananlar ise çoktan unutulmuştur.

Özal vefat etmiş, ekonomi tıkanmıştır.  5 Nisan 1994 ekonomik kararları ile Türk ekonomisi bir kez daha iflas bayrağını çeker. Türkiye, koalisyon hükûmetleri ile tarumar edilirken, ithalat çılgınlığı da hız kesmemektedir. Dolar karşısında adeta yerlerde süründürülen Türk lirası kendi ülkesinde bile rağbet görmemektedir. Ekonomik kararların ardından ağır iflaslara neden olan dövizli borçlanmaya dayalı ticaretten ne iş dünyası ne de vatandaş bir türlü vazgeçememektedir. Halk, kendi parasına asla ve asla güvenmemektedir…

1998 yılında uygulamaya konulan sıkı para politikası ve enflasyonu düşürme programı ekonomik daralmayı önlemeye yetmez. 1999 yılının Aralık ayında hükûmet ile IMF arasında yeni bir anlaşma imzalanır ancak bu da yeterli olmaz. Zaten bıçak sırtında duran ekonomi, siyasilerin birbirlerine Anayasa kitapçığı fırlatması ile çığırından çıkar. Tarih, 21 Şubat 2001’ dir. Adına “Kara Çarşamba”  denilen günde borsa çakılır, faiz fırlar, firmalar iflas eder ve ABD’ den ithal edilen Kemal Derviş ile IMF’ nin yeni bir “güçlü ekonomiye geçiş” programı uygulamaya konulur.

Türk siyasetinin en büyük kırılması “karşı devrim” 3 Kasım 2002 seçimleri ile gerçekleşir. Erken seçim sonucunda siyasi iktidar değişir ve muhafazakâr görüşlü Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iş başına gelir. IMF’ nin “güçlü ekonomiye geçiş” programı yeni hükûmet tarafından da aynen uygulanmaya devam edilir.

AKP döneminde Cumhuriyet rejimi değişmiş, yerini tek adamlığa dayalı Cumhurbaşkanlığı sistemine bırakmıştır. (Türk tipi başkanlık sistemi). Başbakanlık tarihe karışmış, Parlamenter sistem büyük ölçüde devre dışı bırakılmıştır. TBMM’ nin içi konu mankeni olmaktan öte geçemeyen 600 vekil ile dolmuştur.

AKP’ nin 16 yıllık ekonomik uygulamaları da Türkiye’yi düze çıkartmaya yetmemiştir.  İnşaat sektörüne dayalı ekonomide paralar adeta betona gömülür, müteahhitler zengin edilir. Dış borç inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. IMF’ ye olan borç ödenmiş ve bir daha kapısı çalınmamıştır ancak bu dönemde IMF’ nin yerini uluslararası finans kuruluşları almıştır.  

2018 yılı geldiğinde 3 Kasım 2002 seçimlerinden önce 1.687, 268 TL olan Amerikan doları, Cumhuriyet tarihinde görülmeyecek bir hızla yükselerek 12 Ağustos 2018 tarihinde 7,0970 TL’ ye ulaşır.  Alman Markı’nın yerine benimsenen Avrupa para birimi Euro’da dolara paralel olarak 8 TL sınırını aşar… Piyasalar yangın yerine döner, fiyatlar baş döndürücü bir hızla yükselir.  Olan yine vatandaşa olmuştur.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Elinizdeki dövizlerinizi bozdurun, kira sözleşmelerinizi döviz cinsinden değil TL cinsinden yapın” çağrısı ve hatta bununla ilgili bir de Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkartılması işe yaramaz. Dolar ilerleyen aylarda ancak 6 TL’ nin altına düşebilmiştir.  

Cumhuriyet döneminin tüm ekonomik değerleri şeker fabrikaları da dâhil olmak üzere “babalar gibi” satılmış,  üretime dayalı ekonomik sistem tamamen terk edilmiştir. Türkiye, samanını ve etini bile dışarıdan ithal eder hale gelmiştir. İşsizlik kronik bir hale dönüşmüş, Enflasyon canavarı ise yüzde 25’lere yaklaşarak yeniden “merhaba” demiştir.

Geçen yıllarla birlikte soyluların dili olan Fransızca önemini kaybetmiş yerini İngilizce almıştır. Sokaklar İngilizce tabelalarla donatılmakta, firmalar hatta isimler bile yabancılaşmakta, tabelalarda Türkçenin yanı sıra İngilizce de yer almaktadır. Konuşma dilinde bu kez İngilizce kelimeler araya sıkıştırılmaktadır.  Türkçe sevdalısı bilim insanlarının uyarıları fayda vermemekte, özel okullarda ve üniversitelerde “yabancı dilde” eğitim furyası hızla yayılmaktadır. Türk çocuklarını, yabancı dilde düşünmeye zorlayan eğitim sistemi giderek tehlikeli bir zihinsel dönüşüme yol açmaktadır.

Arap ülkelerinin Türkiye’de çok sayıda gayrimenkul alması ile nüfusu beş milyona yaklaşan Suriyeli mültecilerin de etkisiyle Arapça her yerde ağırlığını hissettirmeye başlamıştır. Artık tabelalar üç dilde oluşturulmaktadır; Türkçe, İngilizce ve Arapça. Bu arada özellikle Güneydoğu’da, “açılım” sürecinde başlatılan Kürtçe tabela asılması konusundaki serbestliği de ekleyecek olursak Türkiye’ de resmi Dil olan Türkçenin yanında üç yabancı dilin daha yer aldığı gerçeğini görmezden gelemeyiz.   

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ısrarla işaret ettiği “muasır medeniyet” seviyesinin “yabancı hayranlığı” ve “yabancıları taklit etmek” olduğunu zanneden Türk insanı ne yazık ki diline,  parasına ve yerli malına ihanet etmiş, etmeye de devam etmektedir. Millet olarak, ekonomideki yeniden dirilişin,  kendi öz değerlerimize sahip çıkmakla gerçekleşeceğine inanmak, topyekûn bir millî uyanışı gerçekleştirmek zorundayız. Aksi takdirde gelecek günlerin neler getireceğini tahmin etmek çok da zor değildir.  

Tülay Hergünlü

İstanbul, 5 Aralık 2018

 


 

Bindirimden indirim

Dövizin anormal yükselişi sonucunda iğneden ipliğe her ürüne zam geldi. Öyle böyle zam da değil; ortalama yüzde 50... Hatta bazı ürünlerde zamlar yüzde 100’ü geçiyor.
Burada zam detayına girmeyeceğim. Zaten vatandaş gelen zamların farkında… Ancak, "Enflasyonla topyekûn mücadele" adı altında sergilenen “Ali-Cengiz oyununun” farkında mı, işte onda şüpheliyim.
Oyun şöyle sergileniyor;

Önce ürünlere yüzde 50-100 arasında zam yapılıyor, sonra “Enflasyonla topyekûn mücadele” çerçevesinde bazı yerlerde yüzde 10, bazı yerlerde yüzde 10+ yüzde 30 ya da yüzde 30+ yüzde 10 indirime gidiliyor.
Geçtiğimiz günlerde kendimizi tutamayarak güldüğümüz bir olayı anlatayım: Büyük ve çok ünlü bir süpermarketteyiz. Önceki fiyatının 1,25 TL olduğunu bildiğimiz simit tezgâhındaki etiketin üzerinde 1,75 TL’nin üzeri çizilmiş, altına da 1,50 TL yazılmış. Yani önce simide yüzde 40 zam yapılmış, sonra da 25 kuruş indirime gidilip fiyatı, 1,50 TL’ ye çekilmiş. Sonuç olarak simide yüzde 20 zam gelmiş.
Keza peynirde de öyle… Yaz başında 25 TL’ ye yediğimiz peynirin fiyatının 45 TL’ ye çıkartılıp ardından da 38 TL’ ye satılması aldatmacadan başka bir şey değildir.

Önce yüzde 40-50 hatta yüzde 100 bindirim, sonra da bindirimden indirim... Kısaca kârdan, zarar etme…
Yersen yani...
İşin en ilginci ise elektrik, su, doğalgaz ve benzeri tüketimlerde dövizin iniyor olmasının bir etkisi bulunmuyor. Yani bu sektörlerde vatandaştan fatura bedelleri bağırta bağırta tahsil ediliyor. Sıkıysa ödeme…
Örnekleri çoğaltabilirim ancak, sayfalara sığmaz.
Bu durum sadece gıda ürünlerinde değil elbette. Mobilya, beyaz eşya v.b. tüm ürünlerde de durum aynı. Devletin Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) ya da Katma Değer Vergisi (KDV)’ den vazgeçmesi sadece satıcıya yarar. Zira ürünlerde fiyat aynı kalacak, ÖTV ve KDV, satıcının cebine girecektir.

Bu ülkede 12 TL’ ye limon, 7-8 TL’ ye patates ve soğan satılmıştır. Hadi doğa ana cömert davranmadı diyelim, ürünü satın alınmadığı için karlar altında kalan şeker pancarının ve pancar üreticisi çiftçinin suçu ne?
10 TL’ ye satılan limonun fiyatı daha sonra nasıl olmuş da 2-3 TL’ ye inmiştir? Aynı şekilde soğan ve patates de…
Bugün karşı karşıya kaldığımız fahiş fiyat tablosu Türkiye’de karaborsacılığın önlenemez boyutlara yükseldiğinin de bir göstergesidir. Tarım ve hayvancılığı bitirilmiş, bankaları ve AVM’ leri yabancıların eline geçmiş bir ülkede faiz kazançları ve fahiş kârlar vatandaş üzerinden küresel efendilerin cebine transfer edilmektedir. Geçinemeyen vatandaşın, kredi kartlarına yüklenmesi, uzun vadeli bireysel kredilere yönelmesi, yeni doğan bebeklerin bile borç yüküyle dünyaya gelmesi yanlış ve öngörülemez ekonomik politikaların bir sonucudur.
Her durumda vatandaş zarardadır…

Vatandaşın cebinden çıkmayan eller kırılmadıkça, Türkiye rahat bir nefes alamayacak; borç sarmalından kurtulamayacaktır.
“Enflasyonla topyekûn mücadele” filan bir “Ali-Cengiz” oyunudur.
Vatandaş “indirime” gitmedikçe, kendisine çok daha fazla bindirileceği kesindir…
Topyekûn kandırılıyoruz...

Tülay Hergünlü
İstanbul, 26 Kasım 2018
 


Atatürk ve umut

 

10 Kasım 1938. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ebediyete intikal edişinin üzerinden tam 80 yıl geçti. O, ölümünün ardından iktisadi açıdan denk bir bütçe, sıfır enflasyon ve dış ticaret açığı olmayan bir ülke, onlarca fabrika, kurum ve benzeri işletmeler bıraktı. Cumhuriyet’in ilanından ölümüne kadar (1923-1938) tam 246.431 aileye, toplam 9.983.750 dekar toprak dağıtıldı. Ne yazık ki hayata erken veda ettiği için devrimleri yarım kalmış, arkasından gelen iktidarlar da devrimlerini onun öngördüğü şekilde hayata geçirmemiş/ geçirememişlerdir…
Atatürk’ün ölümünden sonra iş başına gelen hükûmetler, Atatürk aleyhine bir cereyan başlatmışlardır. İlk icraatları; yakın çalışma arkadaşlarından önde gelen isimleri hükûmetten ve Meclis’ten uzaklaştırmak olmuştur.

 

İkinci icraatları ise “barış politikası” bahanesiyle Atatürk döneminde, bizzat Atatürk ile olan anlaşmazlıkları sonucunda, siyasetten tamamen uzaklaştırılmış kişi ve gruplardan kim varsa ki buna Halifeci, Terakkiperverci ve manda taraftarları da dâhildir, hepsini geri çağırmışlardır. Atatürk ile her fırsatta çatışan ve yarışan, bazı durumlarda Atatürk karşıtlığını düşmanlığa kadar vardıran muhafazakâr görüşlü Kâzım Karabekir ile Ali Fethi Okyar, Hüseyin Cahit Yalçın gibi Atatürk dönemi küskünleri milletvekili yapılmışlardır.

 

İşte bu ilk icraatlar, bugünün Türkiye’sinin yaratılmasının başlangıcı olmuştur. Neler olmuş kısaca bir göz atalım:
Atatürk’ün ölümünün hemen ardından Atatürk’ün bağımsızlık ilkesinden ayrılmaya, Batı’ya odaklı bir politika izlenmeye başlanmıştır. Henüz Atatürk’ün vefatının üzerinden altı ay bile geçmeden Nisan 1939’da ABD ile bir anlaşma imzalanır. Bu anlaşma ile ABD’ye, ticarî hayatta en fazla kayırılacak ülke statüsü tanınır. ABD mallarına ciddi oranlarda gümrük indirimleri sağlanır. Anlaşma sonucunda “yerli sanayi ile yerli mal kullanımına büyük bir darbe vurulmuştur” demek yanlış olmaz sanırız. ABD ile yapılan bu anlaşmanın yanı sıra İngiltere ve Fransa ile ittifak anlaşmaları yapılır.
 

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, İngiltere Büyükelçisine, “Türkiye, bütün nüfuzunu Batı devletlerinin hizmetine vermiştir!” der. Saraçoğlu çok haklıdır. O günlerde mahşerin üç atlısı, ABD, İngiltere ve Fransa’ya verilen bu imtiyazlar, günümüze kadar Türkiye’de istedikleri gibi at koşturmalarına imkân sağlamıştır. Atatürk’ün vefatının ilk senesi bile dolmadan Türkiye, Batı devletlerinin kucağına itilmiş, “Siz üretmeyin, biz size satarız” dayatmasıyla, sanayisi, tarımı, hayvancılığı bitirilmiştir. Hepsinden önemlisi de 1946 yılından itibaren Türkiye ile “yakından” ilgilenmeye başlayan ABD ile 1949 yılında imzalanan “Fulbright” Antlaşması neticesinde Türk Millî Eğitim Sistemi’nin temeline âdeta dinamit konulmuş, Türk çocuklarının eğitimi ABD’ nin kucağına bırakılmıştır.
“Küçük Amerika olacağız” hezeyanları savuran o günlerin liderlerinin bugünlere hazırladığı Türkiye, hiçbir zaman Atatürk’ün işaret ettiği “Çağdaş Medeniyet” seviyesine ulaşamamıştır. Çağdaş medeniyeti “Batıcı“ olarak algılamış, dünyada diline, dinine ve parasına sahip çıkamayan bir ülke konumuna getirilmiştir.
 

Bugün geldiğimiz noktada; Atatürk’ün dev fabrikaları satılmış, enflasyon fırlamış, Türkiye yüksek dış ticaret açığıyla nefes alamaz hale getirilmiş, küresel ekonomik güçler tarafından kuşatılmıştır. Modern görünümünün altında halk, işsizlik, yoksulluk ve cehaletle savaşmaktadır. Doğmamış çocuklar bile borçludur. Türkiye özgür değildir. İğneden ipliğe, samanına kadar yabancı ülkelere bağımlıdır. Buğday üretememekte, pamuk ve pirinç tarlaları birer birer yok olmaktadır. Eğitimi, çapsız bakanların elinde delik deşik edilmiştir. PKK terörü, Türkiye’nin başına bela edilmiştir. Ekranlardan 24 saat din anlatılan ülkede korkunç bir ahlâki çöküş yaşanmaktadır. TÜİK ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre Yolsuzluk, hırsızlık, fuhuş, çocuk tacizi, uyuşturucu kullanımı artmış, kadın cinayetlerinde patlamalar yaşanmaktadır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, yine ABD eliyle sürdürülen Türkiye’ nin bölünmesi (BOP) projesi de hız kesmeden devam etmekte, Türkiye Suriye bataklığından çıkamamaktadır.
 

İşte Atatürk’ün ölümünün sonra 80 yılda Türkiye’nin getirildiği durum budur. Hani o “karanlık dönem” diye nitelendirdikleri Cumhuriyet döneminde “karşı devrimcilerin” sürdürdükleri politikaların bir sonucudur. “Karanlık dönem” bizzat kendi elleriyle inşa edilmiştir.
Sözün özü; “Kral çıplaktır!” ve maalesef halkın yarıdan fazlası bu gerçeğe gözlerini kapatmaktadır. Gerçeğin farkında olanlar ise her 10 Kasım’da hayatı bir dakika durdurmakta ve gözyaşları ile Atasına koşmaktadır. 80 yıldır, hiç bitmeyen bir özlem ve umut ile…
Evet, umut… Bizim hâlâ umudumuz var. Atatürk, devrimleri ile bu ülkeye umut vermeye devam etmektedir. “Karşı devrimcilerin” korktukları ise işte bu umut’ tur… Sürekli olarak Atatürk’e saldırmalarının nedeni de işte bu bitmeyen umut’tur…
 

Cumhuriyetimizin kurucusu, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ruhun şâd, mekânın cennet olsun! Vatan sana minnettardır.
 

Tülay Hergünlü
İstanbul, 8 Kasım 2018

 


Cumhuriyet nedir?

Cumhuriyetimizin 95. Yılını kutlayacağız. Bu yazıda Cumhuriyet’in ilanından, bu günlere nasıl geldiğimizden filan bahsetmeyeceğim.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerinden yola çıkarak “Cumhuriyet nedir? “ sorusunun cevabını vermeye çalışacağım.

 “Cumhuriyet;

Demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir.

Doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilâtı ve hükûmet şeklidir.

Demokrasi ilkesinin en yeni ve akılcı uygulamasını sağlayan hükûmet biçimidir.

Özgürlüktür, bağımsızlıktır.

Dayanağı, Türk milliyetçiliği ve Türk topluluğudur.

Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare şeklidir.

Temeli büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlâtlarından mürekkep büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuştur.

Etnik kökeni ne olursa olsun tüm yurttaşlarını Türk ulusu çatı kimliğinde birleştirmiştir.

Ulusal birliğimizin, huzurun ve toplumsal barışın en önemli güvencesidir.

Yeni ve sağlam esaslara dayanır.

Milletin efendi olması esastır.

Yeni bir hayatın müjdecisidir.

Hükûmetin millet, milletin hükûmet olduğu bir yönetim şeklidir.

Erdeme dayanan bir yönetimdir.

Fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre hürmet edilir.

Düşünce, beden ve bilim bakımından güçlü koruyucular ister.

Türk milletini, emin ve sağlam bir istikbal yoluna koyar.

Fikirlerde ve ruhlarda güvenlik yaratır.

İçinde, çürümüş bir hanedan ve halife unvanını yaşatmak mümkün değildir.   

İşgal ettiği mevkiye lâyık olduğunu eserleriyle ispat eder.

Milletin haiz olduğu özelliklerini ve liyakatini medeniyet dünyasına kolaylıkla gösterir.

Zayıf değildir. Bedava da kazanılmış değildir.

Elde etmek için kan döktüğümüz, her tarafta kırmızı kanımızı akıttığımız, icabında kurumlarımızı müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazır olduğumuz bir sistemdir. “

Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

Yükselen yeni nesle ve Türk gençliğine emanet edilmiştir.”

Ve son olarak Cumhuriyet;

“ Bilhassa kimsesizlerin, kimsesidir.”

*

Elbette Atatürk, gelecekte Cumhuriyet’in başına neler geleceğini de tahmin edebilen bir liderdi. Bakın daha o yıllarda nasıl bir tespitte bulunmuş: 

“Gelecek nesillerin Türkiye de Cumhuriyetin ilanı günü, ona en merhametsizce hücum edenlerin başında, ‘cumhuriyetçiyim’ iddiasında bulunanların yer aldığını görerek şaşıracaklarını asla farz etmeyiniz! Bilâkis, Türkiye’nin münevver ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların hakikî zihniyetlerini tahlil ve tespitte hiç de tereddüde düşmeyeceklerdir. “

Ve Atatürk, bu tarihi tespitinin yanı sıra “Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır” diyerek, ona olan güvenini de vurgulamıştır.

Rahat uyu!

Türkiye Cumhuriyeti yaşanan ve yaşanabilecek her türlü olumsuzluğa rağmen mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır; buna mecburdur.

*

Cumhuriyetimizin 95. Yılı kutlu olsun!

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere geçmiş ve günümüzün tüm şehit ve gazilerimize rahmet diliyoruz.

Vatan size minnettardır.

Tülay Hergünlü

İstanbul, 27 Ekim 2018


Büyük Taarruz ve Malazgirt – Türkler Anadolu’ya ne zaman geldi?

Bugün 26 Ağustos 1922. Büyük Taarruz’un 96. Yıldönümünü kutluyoruz. Anadolu elimizden çıkmak üzereyken, Türk milleti neredeyse son Türk yurdunda tutsak olacak iken, makûs talihimizin dönüşünün ve Büyük Zafer’e gidişin başlangıç noktası… Kısaca bahsedelim:
26 Ağustos 1922’ de Afyon’da başlayan ve Başkomutan Mustafa Kemal’in bizzat yönettiği Büyük Taarruz dört gün sürdü. Bu sürede Afyon ve Kütahya geri alındı. Zaferlerin ardından Türk askeri Mustafa Kemal’in “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” emriyle şaha kalktı ve Uşak, Eskişehir, Balıkesir, Bilecik, Aydın ve Manisa’yı geri aldı. İşgalci Yunan askerlerine son darbe 9 Eylül’de İzmir’de vuruldu ve Afyon’dan itibaren kovalanan düşman, İzmir’de denize döküldü.

26 Ağustos tarihi Türkler için başka bir zaferin daha yıl dönümüdür; 1071’de gerçekleşen Malazgirt Zaferi’nin… Birkaç yıldır AKP iktidarının Osmanlıcı dayatmasıyla İstiklâl Savaşı’nı yok sayan Atatürk ve Türklük düşmanı zihniyet, Büyük Taarruz’un gölgelenmesi için Malazgirt Savaşı’nı öne çıkartıyor. Malazgirt’ten Osmanlı’ya oradan da Osmanlı’nın son zaferleri olarak benimsediği Çanakkale savaşlarına geçiyor. Çanakkale savaşlarının ardından Cumhuriyet dönemini “reklam arası” olarak kabul ettiği için direkt olarak AKP’ nin iktidar olduğu yıla atlıyor ve tarihe 2002 yılından devam ediyor. Ama tarih hiç unutmuyor ve de affetmiyor…

İlkokuldan itibaren bizlere Türklerin Anadolu’ya 1071 yılında Malazgirt Zaferi ile geldiği öğretildi. Buna göre 26 Ağustos’ta Türklerin, Anadolu’ya gelişlerinin 947. Yıldönümü kutlanıyor. Yani geleneksel tarihçiler yıllardır böyle diyor. Hal böyle olunca da günümüzün medyasında Malazgirt Savaşı, “26 Ağustos 1071’de Malazgirt ovasında meydana gelmiş, Selçuklu Sultanı Alparslan ve Doğu Roma İmparatoru Romen Diyojen arasında gerçekleşmiş, Anadolu’nun Türk’lere yeni yurt olmasını sağlamış olan meydan savaşıdır” şeklinde yer alıyor. Sanki Alparslan’dan önce Anadolu’da hiç Türk yokmuş gibi… Oysaki bilim insanları tarafından yapılan yeni araştırmalar Türklerin Anadolu’ya ilk olarak M.Ö.7. ve 6. yüzyılda geldiklerini gösteriyor. Nasıl mı? İşte şöyle;

DYAP (Doğu Anadolu Yüzey Araştırmaları Projesi)’nin proje Başkanı Doç. Dr. Alpaslan Ceylan, bu tezi savunanlardan birisi ve verdiği bir demeçte şu açıklamayı yapıyor: “... Erzurum’un Karayazı ilçesindeki Cuni mağarasındaki kaya resimlerinde Oğuz boylarına ait bazı damga mühürler yer alıyor. Kars’ın Kağızman ilçesinde de geçen yıl ortaya çıkardığımız ve Milattan sonra 4. ya da 5. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen kaya resimleri, runik harfler de Türk tarihi açısından çok önemli bulgular. Ayrıca Hakkâri stelleri gibi onlarca tarihî ve kültürel bulgu, Türklerin Anadolu’ya geliş tarihiyle ilgi önemli ipuçları veriyor. Atalarımız M.Ö 7. ve 6. yüzyıllardan itibaren geldikleri Anadolu’da kalıcı olmuşlardır.”

Göktürk Devleti’nin “ilk Türk adını taşıyan devlet” olduğu tezini çürüten, Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ekrem Memiş’in açıklamaları da aynı doğrultuda: “Anadolu Türklerin ikinci yurdu değildir. Anadolu Türklerin anayurdudur. Anadolu’da bundan 8 bin yıl önce de Türk devletinin varlığı belgelerle kendini gösteriyor. Bu yanlış, öğrencilere öğretiliyor. Elimizdeki metinler M.Ö.2200’lere ait bir olayı anlatıyor. Akat Kralı Mezapotamya’dan gelmiş. Fırat nehrini aşarak Anadolu’ya geçmiş. Anadolu’da o zaman küçük küçük şehir devletleri var. Bu küçük şehir devletlerinden 17’si Hatti Kralı Pampa’nın önderliğinde bir araya gelmişler ve Akat Kralı’na karşı vatanlarını korumak için mücadele etmişler. Bu 17 kraldan biri de çivi yazılı metnin 15. satırında geçen Türki Kralı İlşu-Nail’di. Burada geçen Türki kelimesinin Türk olduğuna şüphe yok. 2 bin yıl da buradan koyduğumuzda 4 bin 250 yıl önce Anadolu’da Türk kavmi olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor.” Prof. Memiş, Anadolu’nun en eski sahiplerinden Hurriler’in devamı olan ve milattan önce binlerde yaşayan Türki Krallığı’nın “Türk adını taşıyan ilk devlet” olduğunu vurguluyor.

Dünya tarihini TÜRK ile başlatan Prof Dr. Kâzım Mirşan’a göre de Türklerin Anadolu’ya giriş tarihi 1071’den çok önce. Şöyle diyor Mirşan; “Türklerin Anadolu’ya gelmeleri 1071’e değil, M.Ö. 7000 yıllarına kadar gidiyor. Çevresi denizle çevrili Anadolu’yu sürekli besleyen Türk göçleri buraya sıkışmışlar ve Türk varlığını tesis etmişlerdir. Oğuzlar Anadolu’ya geldiklerinde karşılarında aynı dili konuşan pek çok Türk grubu ile karşılaşmış.” Kazım Mirşan ayrıca Türk Tarihinin, M.Ö 16.000’li yıllara dayandığını, Başkurdistan’da Şölgentaş Mağarası’nda 16 bin yıllık Türk damgaları olduğunu iddia ederek bir adım daha ileriye gidiyor ve yazının M.Ö 16.000 yılında Türkler tarafından icat edildiğini, tüm dünya alfabelerinin kökeninin Türk alfabesi olduğunu savunuyor.

Anadolu’nun, esasında binlerce yıllık Türk yurdu olduğunu Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerinden de öğreniyoruz.
“Bu memleket, (ANADOLU) dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin ‘Yüksek tecellisine’ sahne oldu. Bu sahne en aşağı yedi bin senelik öz Türk yurdu ve Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı. Onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğun tabiatı oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır Türk; Dünya’yı aydınlatan güneştir.”

Demek ki neymiş; Türkler Anadolu’ya 1071 yılında değil, binlerce yıl önce gelmişler ve burayı kendilerine yurt bellemişler. Defalarca işgale uğrayan yurtları için can vermişler, kan dökmüşler. Ve nihayetinde de 26 ağustos 1922’ de son Türk Atası, kurtarıcısı, Mustafa Kemal Atatürk’ün başkomutanlığında yine can vererek, kan dökerek bu müstesna toprakları, Anadolu’yu bu kez de Yunan’dan ve ona destek veren yedi düvelden geri almışlar.

Bugün basında yer alan bir habere göre, “atlı birliğin liderliğinde, mehter takımı eşliğinde yürüyecek olan gençler, Malazgirt kahramanlarıyla 947 yıl sonra aynı coğrafyada Anadolu’ ya adım atma duygusunu yaşayacaklar” mış! Hadi canım hadi… Büyük Taarruz ve Büyük Zafer olmasaydı, senin kutlayacak bir Malazgirt zaferin olacak mıydı? Sen kendi vatanında sömürge halinde yaşarken, Malazgirt’te kazandığın zaferin bir önemi kalacak mıydı? Bugün Malazgirt zaferini kutlayabilmeni de Atatürk’e borçlusun! Senin Malazgirt Ovasında değil Afyon Ovasında olman gerekirdi. Sana binlerce yıl yurt olan bu topraklar orada geri kazanıldı Tarihini bilmezsen sana dayatılan ve Batı eliyle kotarılan çakma tarihçiler seni işte böyle uyuturlar.

Uyan Türk! Sen bu topraklarda binlerce yıldır varsın. Tarihine bir bak!
Ata’nın dediğini unutma; “Türk; Dünya’yı aydınlatan güneştir.”
Silkelen ve kendine gel!

***
Bu yurdu bize geri veren ve emanet eden Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile binlerce yıldır bu toprağın altında kefensiz yatan şehitlerimize, gazilerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Vatan size minnettardır.

Tülay Hergünlü
Çanakkale, 26 Ağustos 2018


Kurban konusu

Yine bir Kurban Bayramını kutlamaya hazırlanıyoruz. Kurban kesmenin nesi bayram oluyor onu da anlayabilmiş değilim. Kurban ibadeti kişiyi Allah’a yaklaştırabiliyorsa şüphesiz o kişi için büyük bir mutluluk ve bayramdır ama her yıl yaşanan hayvan eziyetine baktığımız zaman bunun öyle bayram edilecek bir tarafının olmadığı da belli oluyor. Yine her taraf kan gölüne dönecek, İstanbul Boğazı kırmızıya boyanacak, alınan tüm tedbirlere rağmen vatandaş yine kurbanını uluorta kesmeye devam edecek. Vücuduna saplanmış bıçaklarla kan revan içinde kaçan danalar, araç arkasında paket halinde taşınan kurbanlıklar ki yıllar önce dünya basınında bile yer alan dana Ferhat’ın taksi içindeki görüntüsünü hâlâ hatırlayanlarımız vardır. Kurbanlıkları keserken orasını burasını budayan acemi kasaplar…

Bendeniz bu Kurban konusunu bazı ilahiyat bilginlerinin açıklamalarından hareket ederek naçizane oturup araştırdım ve şu bilgileri elde ettim:

Kurban ibadetinin farz olup olmadığı konusunda İslam âlimleri arasında tam bir ittifak bulunmamaktadır. Kur’ân çevirileri ya da meallerinde farklılıklar görünmektedir. Günümüzde bazı ilahiyat bilginleri kurban konusunda farklı görüşler sergilemektedirler. Rahmetli Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ e göre Kurban kesmek farz bir ibadet değildir. Bu noktada şöyle diyor Öztürk; “Kurban kesmek, geleneksel fıkha göre sünnet veya vacip bir ibadettir. İttifak edilen nokta, kurban kesmenin farz olmadığıdır. Ülkemizde bu, göz ardı ediliyor ve kurban farz ibadet gibi algılanıyor. Bu yanlış algılama doğal olarak art arda birçok yanlışı da beraberinde getiriyor.” Kuran’da “kan akıtın”emri olmadığının altını çizen Yaşar Nuri Öztürk ilave olarak “Kurban farz değil sünnettir. Maddi durumu yerinde olan kişilere sünnet olan kurban, fakirlere yardım için kesilmektedir. Kuran'da 'Hayvan kes' diye bir emir yoktur. Yoksula yardımdan söz edilmektedir” demekte, bir kişinin kurban sünnetini yerine getirmesi için mali bakımdan zekât verecek, Hac’a gidecek nitelikte olması gerektiğini belirtmektedir.

Günümüz ilahiyatçı yazarlarından R. İhsan Eliaçık kurban konusundaki görüşlerini şu sözlerle dile getirmektedir; “İslam’da kurban üç mezhebe göre Haca gidenler tarafından yerine getirilir. Hanefi mezhebinin içindeki küçük bir gruba göre herkes tarafından kesilmesi gerekir. Kevser Suresinde ‘namaz kıl, kurban kes’ dendiği iddia edilir, onun namaz kılmak kurban kesmekle alakası yoktur. ‘Allah’tan destek iste ve güçlüklere karşı göğüs ger’ demektir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tercih ettiği görüş, İslam’da Hanefi mezhebinin içindeki küçük, azınlık, marjinal bir görüştür. Asıl çoğunluğun görüşü benim savunduğum görüştür. Türkiye üzerinde kurbanın bu kadar yaygın olmasının sebebi Kur’ân’ı Kerim’den ve İslam’ dan kaynaklanmıyor, Şaman kültüründen kaynaklanıyor. Kurban kesmek isteyenler ki Hac’a gitmesi gerekenlerin yapması gerekiyor ama illa ‘ben de onlara katılmak istiyorum’ diyorsa kurbanın parasını yoksula, garibe bizatihi kendi eliyle vermelidir.İhsan Eliaçık bir başka konuşmasında ise şu açıklamalarda bulunuyor; “Kurban kelimesi, meallere orijinal Arapça metninde olmadığı halde sonradan sokuşturuluyor.  ‘Kurban’ kelimesi, ‘kurban kes!’ kelimesi ayetlere sokuşturulmuştur. Kur’ân’ın orijinal metninde ‘Müslümanlar her yıl Allah için hayvan kanı akıtmalı, kurban kesmeli’ diye bir emir yoktur.

Prof. Dr. Edip Yüksel ise; “Kuran’a göre kurban diye bir ibadet yoktur. Sadece, Hac (uluslararası sorunları tartışma konferansı) süresince konferanstaki yasakları (avlanma, hırçınlık ve kavgacılık, kadınlarla cinsel ilişki) çiğneyenler için öngörülen bir cezadır. Yani konferansa katılanlar içinde günah işleyenlerin mali bir ceza olarak halkı doyurması olayından ibarettir. Kurban edilecek hayvanın cinsi bildirilmemiştir. Duruma göre tavuk bile yeterli olabilir” görüşünü savunmaktadır.

Kuran araştırıcısı Hakkı Yılmaz’ a göre kurban; “kişiyi amacına yaklaştıran şey” demektir.  İlave olarak Hakkı Yılmaz şu görüşü savunmaktadır: “Kurban sözcüğü Türkçe dışında hayvan kesmeye verilen ad değildir. Hiçbir zaman Hak dinde hayvan keserek, insan keserek kurban diye bir şey yoktur. Peygamberin hayvan kesimiyle ilgili nakiller vardır. Onların hepsi de Hac döneminde Hac görevi içerisindeykendir.  26 tane rivayet vardır hepsi de Hac’a yöneliktir ve o da hediyedir. Hediye ise Hac görevi yapan Müslümanların yemesi içmesi için gönderilen hayvan demektir

Akademisyen Yrd. Doç. Dr. Emre Dorman’a göre ise kurban, hac vazifesi yerine getirilirken kesilmesi gereken bir şeydir.

Prof. Dr. Süleyman Ateş; “Farz değildir ama vaciptir. Kur’an’ı Kerim’de kurban kesmenin farz olduğunu söyleyen hüküm bulunmamaktadır” demekte, Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’ nun ise; “Kesin hüküm bulunmamaktadır. Kurbanla ilgili açık bir hüküm yoktur... İslam bilginlerinin büyük çoğunluğu sünnettir demiştir. Sırf farz olduğu şeklinde yanlış anlama olmasın diye kurban kesmeyen büyük sahabeler vardır. Hz. Ömer, Hz. Ebubekir gibi. Durumu iyi olanlar keser. Bu da sünnet namazı gibi, vitr namazı gibi algılanır” tarzında açıklamaları bulunmaktadır.

Prof. Bayraktar Bayraklı, Prof. Abdülaziz Bayındır ve Prof. Mehmet Okuyan gibi ilahiyatçılar  ise kurban kesmenin farz bir ibadet olduğu görüşünü savunmaktadırlar.

Diyanet İşleri Başkanlığı ise, “Kurban, Kur'an-ı Kerim, Sünnet ve icma ile sabit bir ibadettir. Kurbanın meşru bir ibadet olduğuna dair Kur'an-ı Kerim'de deliller mevcuttur. Et ve kanların Allah'a ulaşamayacağının, asıl olanın ihlâs ve takva olduğunun bizzat âyetin metninde yer alması bunu açıkça ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, kurbanı bir ibadet olarak kabul etmiş ve bizzat kendisi de kurban kesmiştir” görüşündedir.

Burada anlayamadığım bir şey var; Vahyin sahibi Yüce Allah, “Yemin olsun ki, biz, Kur’an'ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?” (Kamer 54) derken, neden yıllarını Kur’an araştırmalarına vermiş İslam düşünürleri kurban konusunu (başkası da var; örnek: başörtüsü) kolaylaştırmak yerine içinden çıkılmaz hale getiriyorlar? Neden ittifak edemiyorlar? 

Ben kurban konusunu kendi akıl süzgecimden geçirerek şu sonuca varıyorum:

Kurban kesmek farz bir ibadet değildir. Şartların oluşması durumunda Hac’da yerine getirilmesi gereken bir yükümlülüktür. Bunun yanı sıra isteyen maddi durumu müsait ise istediği kadar kesebilir. İnsanların illâ da kurban keseceğim diye kendilerini zora sokmaları, kredi kartı ya da banka kredisi ile kurban kesmeye çalışmaları doğru değildir.  Mâli durumu iyi olanların kurban kesmek yerine bir yoksulun hastane masraflarını, kirasını ya da ne bileyim çocuklarının eğitim giderlerini karşılamalarının takva yönünden Allah’ın daha fazla hoşuna gideceği bir davranış olacağını düşünüyorum. Ülke ekonomisi yönünden düşünecek olursak; hayvancılığın ölmeye mahkûm edildiği Türkiye’de her yıl binlerce hayvanın kurban uğruna yok edilmesi ibadetin amacına hizmet eder mi sorgulamak gerekir. Kurban derilerinin iştah kabartan bir rant yaratan piyasasını ve cemaatler ile kime ya da neye hizmet ettiği belirsiz bir takım türedi vakıflar tarafından istismar edilmesini de gözardı etmemek gerekir.  Son olarak, Kurban bayramının amacına uygun bir bayram olarak kutlanmasının, bizim samimi ve Allah’ın hoşnutluk duyacağı eylemlerimiz ile mümkün olabileceği kanısındayım. Bu vesileyle herkese gerçek bayramlar diliyorum.

Kurban bayramınız kutlu olsun!

Tülay Hergünlü

Çanakkale, 20 Ağustos 2018