BURASI ÇANAKKALE İNTERNET MEDYA & Tv

 

 

 

PAYLAŞ

 

 

 

 

 



İ
stanbul kazandı, Türkiye kazandı

31 Mart yerel seçimlerinde Cumhur İttifakı (AKP-MHP) başta Ankara ve İstanbul olmak üzere elindeki büyük şehirlerin belediye başkanlıklarını kaybetti. Seçim kampanyasında özellikle İstanbul ve Ankara adaylarının üzerine, Cumhurbaşkanı ve bakanları boyutunda, arkalarına devletin tüm imkânlarını da alarak bütün güçleriyle yüklendiler. İzmir adayı Tunç Soyer’e babasının üzerinden vurmaya çalıştılar, tutmadı. Ankara adayı Mansur Yavaş’a “sahte senetle tahsilât yapmaya çalıştı” iddiasıyla acımasızca vurmaya çalıştılar, olmadı. İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu’na atacak çamur bulamadılar. “Kenar-köşe bir ilçenin belediye başkanı” diyerek küçümsemeye çalıştılar, tersi oldu; İmamoğlu büyüdükçe büyüdü. O küçümsedikleri Beylikdüzü ilçesi, İstanbul’a belediye başkanı çıkardı. Sonuç olarak 25 yıl sonra İstanbul ve Ankara el değiştirerek Millet İttifakı’na (CHP-İyi Parti-SP) geçti.

31 Mart seçimlerinin en önemli özelliği, hiçbir adayın, Cumhurbaşkanı’nın sert ve kırıcı sözlerinin yörüngesine girmemesiydi. Erdoğan’ın o sert üslubunun yarattığı çekişmeci ve kavgacı kulvara hiçbir Millet İttifakı adayı prim vermedi. Bu kez hesap tutmadı. Seçimlere çok iyi hazırlanmış ve sandıklara hâkim bir CHP, kazanmalarına izin vermedi. Oylarına sahip çıkan Ekrem İmamoğlu ve binlerce Millet İttifakı mensubu, oy çuvallarının başında günlerce nöbet bekledi. CHP, İstanbul’a gönderdiği 120 milletvekili ile adeta çıkarma yaptı. Tüm bunların yanı sıra seçim kampanyası boyunca sergilenen sakin ve kucaklayıcı bir üslup, dürüstlük, edep, kararlılık ve güleryüz ile verilen mücadele ile seçimler kazanıldı. Devasa pankartlar değil, mütevazı afişler gönülleri fethetti. Kibir değil, tevazu kazandı.  

AKP seçimleri kaybetti kaybetmesine ama bir türlü kabullenemedi. İstanbul adayı Binali Yıldırım daha sandık sayımları bitmeden “3 bin 870 oyla biz kazandık” dedi. Anadolu Ajansı’nın yaptıklarını yazmaya kalksak sayfalar dolar. 17 gün boyunca küçük ortağı MHP ile yapmadıklarını bırakmadılar. Cumhurbaşkanı, “Bunlar topal ördek”, “ilçe seçim kurulları bizim elimizde, ben daha 4,5 yıl görevimin başındayım”  diyerek, yeni seçilen başkanlara adeta “sizi çalıştırmayacağım” mesajı verirken, AKP tabanına da moral enjekte etmeye çalıştı. Oysaki bir Cumhurbaşkanı partili bile olsa tarafsız olmalı ve tüm Türkiye’nin cumhurbaşkanı olduğunu dosta düşmana göstermeliydi ama olmadı...

İstanbul’u vermemek için her yolu denediler. Maltepe ilçesinin oylarını tekrar tekrar saydırdılar. Ekrem İmamoğlu’nun kazandığının açıklanmaması için Maltepe’deki sayımı ağırdan aldılar. AKP ve MHP’ liler birlik olup salon bastılar ve iki kez sayımı durdurdular. Seçim öncesinde muhalif basında neredeyse hergün çıkan “sahte seçmen kaydı” uyarısına kulak tıkamışlardı. Seçimleri kaybedince polis marifetiyle Büyükçekmece’de sahte seçmen avına çıktılar. Evlerde arama yapıp, vatandaşları tedirgin ettiler. Çocuklara bile oy kullanıp kullanmadıkları sorusunu sordular. Bu iddia tutmayınca bu kez “kısıtlı seçmenlere, hükümlülere ve ölülere oy kullandırıldı” iddiasıyla üç bavul dolusu evrak ile İstanbul seçimlerinin iptali için YSK’ ya olağanüstü itirazda bulundular.  Oysaki YSK Başkanı Sadi Güven, Ocak ayında “Mükerrer seçmen de sahte seçmen de hayali seçmen de yok” diye açıklama yapmıştı.

Ne yaptılarsa Binali Yıldırım öne geçemedi ve en sonunda 17 Nisan 2019 günü Ekrem İmamoğlu’na mecburen İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı olduğuna dair Mazbata’yı vermek zorunda kaldılar. (Olağanüstü itiraz ile ilgili hukuki süreç hâlâ devam ediyor. Her an her şey olabilir.) Bu arada, olur da İstanbul seçimleri yenilenir ve İmamoğlu’nun mazbatası elinden alınırsa bu kez İstanbul, İmamoğlu lehine tabiri caiz ise tulum çıkarır. Bizden söylemesi…2023 ‘deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ne olur orasını da Allah bilir…

31 Mart seçimleri Türkiye’ye bir lider kazandırdı. Belki de 50 yıl sonra ilk kez böyle bir lider ortaya çıktı. Kucaklayıcı ve birleştirici, gözlerinin içi gülen Ekrem İmamoğlu; kararlı ve bir o kadar da çetin ceviz…

“Binali Yıldırım’ı Türkiye tanıyor, dünyayı tanıyor, biliyor. Bay Ekrem, sen nereyi tanıyorsun ya!” demişlerdi ama 17 gündür mazbatayı vermemek için yaptıklarıyla Ekrem İmamoğlu’nu bizzat kendi elleriyle önce Türkiye’ye sonra da tüm dünyaya tanıttılar. Her türlü hakareti yağdırdıkları ÇYDD Derneği Başkanı Türkân Saylan’ın adını taşıyan salonda İstanbul’u kaybettiler. İlahi adalet bu olsa gerek… Artık yeni bir döneme girdik. Türkiye’nin kaybedecek bir ânı bile yoktur. Çok zaman kaybedildi. Artık rant belediyeciliği değil, ülke menfaatlerinin korunduğu dürüst ve şeffaf belediyecilik dönemi başlamalıdır. Mümkünse belediye binalarına bilançolarını gösteren tablolar asılmalı, vatandaş, yaşadıkları belediyelerin, gelir-gider ve borç durumlarını bilmelidir. Belediye meclislerindeki tartışmalar ekranlardan canlı olarak yayınlanmalıdır.

Türkiye’de yıllardır ayrıştıran ve aşağılayan bir siyaset diline maruz kalarak büyük gönül kırgınlıkları yaşandı. Artık nefret değil sevgi sözcüklerini duymak, herkesi kucaklayan bir siyasi yapı ile yaşamak istiyoruz. Bu konuda İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun başı çekeceğinden hiç şüphemiz yok.

Bir şeyi daha eklemeden geçemeyeceğim; Bugüne kadar AKP’li belediyeleri nasıl eleştirdiysek, Millet İttifakı’nın belediyelerini de olası bir yanlışlıkları durumunda aynen eleştireceğimizi bildirmek isteriz. Zira bizler, “bizim belediye başkanımızdır, ne yaparsa kabulümüzdür” zihniyetini reddediyoruz. Doğrunun yanında duracağız…

Bu vesileyle başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere ayrım yapmadan tüm belediye başkanlarımıza yeni görevlerinde başarılar diliyoruz. Hepsinden dürüstlük ve şeffaflık bekliyoruz. Bu ülke hepimizin…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 18 Nisan 2019


Çanakkale gerçeği

 

“1915 yılına gelindiğinde Türk askeri pek çok cephede savaşmaktadır. Kafkas (Doğu) cephesi, Filistin cephesi, Hicaz cephesi, Yemen cephesi ve Irak cephesi… Avrupa’da ise Galiçya, Makedonya ve Romanya cephelerinde, Anadolu evladının kanı akmaya devam etmektedir. Bir cephe daha vardır ki, hem önemlidir hem de özeldir; Çanakkale cephesi. Önemlidir çünkü Emperyalist ülkelerin Türkiye üzerindeki planlarının ilk bozulduğu yerdir; özeldir çünkü Mustafa Kemal’in,  tarih sahnesinde adını duyurduğu ilk cephedir.

‘18 Mart’ta, Çanakkale Boğazı’nı geçmeye teşebbüs eden İngiliz donanması, ağır bir zayiat vererek geri çekilir. Çanakkale’nin geçilemeyeceği anlaşılır. 25 Nisan’da ise İngilizler, Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinde çıkarma hareketine başlarlar. Mustafa Kemal, düşmanın Kocabağ ile Kabatepe’yi ele geçirerek, Eceabat ve Kilitbahir yolunu açmak oradan da İstanbul’a ulaşmak için Arıburnu’na asker çıkardığını anlamıştır. Haritada Kocadağ’ı göstererek,  “Bu kütle Gelibolu Yarımadası’nın kilididir. Burası ele geçerse savaş daha başlamadan biter!” der ve tarihin akışını değiştirecek kararını verir. Arıburnu’na yetişecek, düşmana taarruz edecektir. Suçlu görülebilir, mesleğinden uzaklaştırılabilir, hatta idam bile edilebilirdi. Ama o aldırmaz; hareket eder ve 27. Alay’ın sağ yanının gerisine yetişir. Yalnız 27. Alay değil, yalnız Arıburnu değil, Boğaz; dolayısıyla da İstanbul kurtulmuştur. Alman Komutan Limon Von Sanders, izinsiz hareket eden Mustafa Kemal’in ne korkunç bir felaketi önlediğini, kendisini bir gün içinde, yenilen bir ordunun komutanı olmaktan kurtardığını unutmayacaktır.’

Düşman kuvvetleri, Mustafa Kemal komutasındaki 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edilir. Düşman çıkarması 26 ve 27 Nisan günleri de devam eder; ne var ki Mustafa Kemal komutasındaki Türk askerinin destan yazan savunması karşısında başarısız olurlar.

Düşmanın 6 Ağustos’ta takviyeli kuvvetlerle başlattığı taarruzlar ve Anafartalar bölgesine asker çıkararak bu bölgeden ilerleme girişimleri de Mustafa Kemal’in o eşsiz askerî dehası ile aldığı önlemler sayesinde gelişme imkânı bulamaz. 9 ve 10 Ağustos’ta, Anafartalar bölgesinde ve Conkbayırı’nda İngilizlere taarruz edilerek düşmana ilerleme fırsatı verilmez ve tekrar, çıkarma yaptığı kıyılara geri itilir. Nihayetinde ise İngilizler, 19/20 Aralık gecesi sessiz sedasız Çanakkale’yi tahliye ederler.

Çanakkale geçilememiştir…

Çanakkale zaferleri sonrasında albaylığa terfi eden Mustafa Kemal, Anafartalar’da gösterdiği üstün başarıdan dolayı General Liman Von Sanders’in emri ile “Anafartalar Grubu Komutanlığı”na getirilir. “Harp Madalyası”  Anafartalar Grubu Komutanlığı’ndaki benzersiz başarıları nedeniyle “Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası” ve “Muharebe Altın Liyakat Madalyası” na layık görülür.

Çanakkale’de elde edilen kara ve deniz zaferleri ile büyük emperyalist plan sekteye uğramış; Boğazlar, dolayısıyla da İstanbul ve Anadolu’nun kapıları emperyalist devletlere kapanmıştır. Ne zamana kadar? Mondros Mütarekesi (Ateşkes Anlaşması)’ ne kadar…

1918 yılı Osmanlı İmparatorluğu’nun tam teslimiyet fermanı olan Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı uğursuz bir yıldır. Anlaşma, 30 Ekim 1918 tarihinde, İtilaf Devletleri adına İngiliz Akdeniz Filosu komutanı Amiral Sir Somerset Arthur Gouch Calthorpe ile Osmanlı Devleti adına Rauf, Reşat Hikmet ve Sadullah Beyler tarafından imzalanır. İmparatorluğun başında, son padişah VI. Mehmet Vahdettin bulunmaktadır. İngilizler hiç vakit kaybetmeden, Musul’u işgal ederler. (3 Kasım 1918) Ortadoğu petrollerinin ele geçirilmesi için ilk adım atılmış, petrol zengini Musul ele geçirilmiştir.

Almanya I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıktığı için Osmanlı Devleti de “yenilmiş!” sayılmıştır.

…Liman Von Sanders Paşa’nın; “Yenildik, bizim için her şey bitti!” sözüne karşılık, yetkiyi teslim alan Mustafa Kemal Paşa; “Savaş müttefikler için bitmiş olabilir ama bizi ilgilendiren savaş, kendi istiklalimizin savaşı, ancak şimdi başlıyor.” karşılığını verir.  İşte bu sözler, Adana’ da Kurtuluş Savaşı’nın ilk emri olarak kabul edilmiş ve tarihe geçmiştir. Mustafa Kemal haklıdır; Türk kurtuluş savaşı yeni başlamaktadır.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın 7. ve 24. Maddeleri gereği Türk toprakları işgal edilir. Türk’ü Çanakkale’de teslim alamayanlartek bir adamın, padişahın attığı imza ile masa başında teslim alma başarısını gösterirler. Mütarekeye en sert tepki, o tarihte Adana’da bulunan Mustafa Kemal’den gelir. Mustafa Kemal, bu hükümler aynen uygulandığı takdirde vatanın işgal ve istila edileceğini bildirerek yetkilileri uyarır. İngilizlerin Musul’dan sonra İskenderun’a da asker çıkaracağını öğrenince, İngiliz kuvvetlerine karşı mücadele edeceğini bildirir. Bunun üzerine telaşlanan hükümet, Yıldırım Ordu grubunu lağvederek, Mustafa Kemal’i İstanbul’a çağırır. Mondros Antlaşması gereği itilaf devletlerine ait büyük bir filo İstanbul boğazına girerek şehri işgal eder. İngiliz donanmasına ait zırhlılar toplarını Dolmabahçe Sarayı’na çevirirler. Bu duruma bizzat şahit olan Mustafa Kemal yaverine, “Geldikleri gibi giderler!” diyecek ve haklı çıkacaktır.

… Sonuç olarak Lozan’da Türkiye’nin hemen tüm istekleri kabul edilerek anlaşma imzalanır. Öncelikle İstanbul ve Çanakkale’nin boşaltılması konusu İstanbul’daki yüksek komiserliklere bildirilir. İşgalcilerin en geç altı hafta içinde Türkiye’yi terk etmeleri gerekmektedir.”[

Öyle de olur…

*

18 Mart 1915, tarihte bir dönüm noktasıdır. Çanakkale zaferleri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti henüz kurulmadığı için, birileri tarafından Türk ordusunun değil, Osmanlı ordusunun emperyalist ülkelere karşı kazandığı bir zafer olarak kabul edilmektedir. Hatta bazı kafalara göre Osmanlı’nın son zaferidir.  Çanakkale’den sonraki zaferler kabul edilmez. İstiklâl Savaşı ise bunlara göre “yok” hükmündedir. Oysaki burada tarih sahnesine çıkan Osmanlı paşası, bir Türk subayıdır ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuracak olan isimdir; Mustafa Kemal Atatürk… Bunu kabul etmezler.

Tarihi saptırmak, tarihten Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını çıkartmak ya da üstlerini örtmek isteyenlere inat, tarihi gerçekleri yazmaya devam edeceğiz; bıkmadan ve usanmadan…

18 Mart 1915, Çanakkale Deniz Zaferimiz kutlu olsun!

Bize bu vatanı emanet eden, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

Tülay Hergünlü

İstanbul, 16 Mart 2019


Tanzim

İstanbul’da Çok “M” lerle dolu market domates, biber, salatalık, patlıcan, patates ve soğan’da, tanzim uygulamasına gitmiş. Bakmış ki müşteriler meydanlarda kurulan tanzim çadırlarında, yağmur, kar, dondurucu soğuk demeden ucuz sebze almak için sıraya giriyor,  ne yapsın çaresiz; müşterilerini geri kazanmak için bu yola başvurmuş.

Sebze reyonlarını geziyorum; tanzim dışındaki ürünlerde fiyatlar adeta tavan yapmış. İndirimli ürünlerden patlıcan ve salatalıktan 1’ er kilo diğerlerinden 3’er kilo alınabiliyor. Söz konusu ürünlerin üzerinde detaylı açıklamalar bulunan birer etiket asmışlar. Domates ilgimi çekiyor. Satın alma fiyatı 5,25 TL… Üzerine nakliye ve mağaza giderleri de eklenince fiyat 6 TL’ yi geçmiş. Bu durumda firma 3 TL civarında bir zararla satış yapıyor. Büyük market olduğu için buradaki zararlarını nasılsa diğer ürünlerden telafi eder düşüncesiyle kendi ihtiyaçlarımın bulunduğu reyonlara yöneliyorum.

Alışverişimi tamamladıktan sonra ödeme yapmak üzere kasaya geçtim. Önümde birkaç kişi daha var. Beklerken kasiyerin bir kadın müşteri ile hafif bir şekilde tartışması dikkatimi çekiyor:

Kadın: Bu ürünlerin fiyatı indirimli, dikkat ediyorsunuz değil mi?

Kasa da ki kız: Evet, yalnız domatesi fazla almışsınız.

Kadın: Görevliye sordum, üç kilo alabileceğimi söyledi.

Kız: Bir kiloya kadar alabiliyorsunuz.

Kadın: Görevliyi çağırıp sorun!

Kız: Neyse sorun değil.

Kadın bana dönüyor ve: “Bizi düşürdükleri duruma bakın! Kendi memleketimizde dilenci olduk...” diyor.

Ben yaşım gereği çok kuyruklara şahit oldum. Hatta kendim yağ ve tüp kuyruğunda beklemişimdir. O yılları araştırdığımız zaman bu kuyrukların makul bir nedeni olduğunu anlayabiliyoruz. Örnek: Dünyadaki petrol krizinin Türkiye’ye yansımaları, ABD’ nin Kıbrıs konusunda Türkiye’ye uyguladığı ekonomik yaptırımlar sonucunda yaşanan krizler gibi… Bir de benim yetişemediğim “ekmeğin karneyle verilmesi” olayı var. Hani son günlerde birilerinin “bu ülkede ekmek karneyle veriliyordu, karneyle!” tarzındaki suçlamaları ile yeniden gündeme gelen olay… O yıllarda İkinci Dünya Savaşı’nın sürdüğünü, İsmet İnönü’nün olası bir kıtlık ya da Türkiye’nin savaşa girme ihtimaline karşılık Konya ovasına gömdürdüğü buğdayları düşünecek olursak, bu suçlamaların geçerli hiçbir dayanağı yok… Üstelik o yıllarda Türkiye’nin bir buğday ambarı ve kendi kendisini besleyebilen yedi ülkeden birisi olduğunu da unutmamak gerek.

Evet, dedim ya ben yaşım gereği çok kuyruklara şahit oldum ama patates ve soğan kuyruğuna girildiğine hiç şahit olmadım… Böyle bir olayı rüyamda görsem hayra yormazdım.

Hadi son yılların indirimli giyim-kuşam çadırları gibi sebze çadırları da oluşturuldu diyelim. Ucuz sebze almak için vatandaşın kuyruğa girmesini de bir yerde normal karşılayalım ki sonuçta bu ülkenin dokuz milyondan fazla çalışanı asgari ücretle geçinmek zorunda- peki, bu kısıtlama ne oluyor? Bu kuyruklar “yokluk” kuyruğu ve vatandaş zaten zar-zor geçinirken evine çuvalla erzak götürecek hali mi var? Siz bakmayın birilerinin “bu kuyruklar varlık kuyruğu” demesini. Bu kuyruklar bal gibi de “darlık ve yokluk” kuyruğu…

Biz de vatandaş olarak soralım; Bu tanzim kuyrukları 17 yıllık AKP iktidarının, tarım ülkesi Türkiye’yi getirdiği durumun çarpıcı bir özeti değil midir?

Marketteki kadın, “Bizi düşürdükleri duruma bakın! Kendi memleketimizde dilenci olduk...” derken, haksız mı?

Tülay Hergünlü

İstanbul, 11 Mart 2019

 



N
efret söylemleri bırakılmalı

Seçim nedeniyle artık dini mekânlar da siyasete alet edilir oldu. Camilerde her fırsatta AKP genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları için dualar ediliyor. Bu zincire İstanbul, Eyüp Sultan Camii imamı da katıldı ve İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkan adayı Binali Yıldırım için şöyle dua etti. “Allah rızası için... Binali başkanımızın başarılı olması için... El Fatiha.”

İmamlar elbette dua edebilirler ama imam şöyle dua etseydi daha birleştirici ve kucaklaştırıcı olmaz mıydı? “Allah rızası için… Yaklaşan seçimlerin ülkemize, milletimize hayırlar getirmesi için… El Fatiha.”  Ama imam ne yapıyor, biraz da safını belli etmek için AKP adayına adını da zikrederek dua ediyor, ayrımcılık yapıyor. Oysaki ibadethanelerde Allah’ın adının dışında bir ad zikredilemez. İbadethaneler yalnızca Allah’a ibadet etmek için vardır, siyaset yapmak için değil.

Eyüp Sultan imamını geçtik de birkaç gündür sosyal medyada dolaşan bir video var ki, insanın kanını donduruyor. Burada dua eden imam kılıklı biri, sözleriyle bölücülüğün en tehlikelisini sergileyerek AKP’ ye oy vermeyenleri kâfir ilan ederek şöyle dua ediyor:

“Ya Rabbi, seçim vardır. Hak ile Bâtılın savaşıdır. Fazlı Kereminle reisimiz ve cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarına yardım et ya Rabbi! Bu seçimlerden zaferle çıkmamıza yardım et ya Rabbi! Her türlü eşyanın şerrinden kendisini muhafaza eyle!”

Kerameti kendinden menkul şahsa göre “Hak” dediğinin Erdoğan, arkadaşları ve onlara oy verenler,” “Bâtıl” dediğinin ise en başta CHP olmak üzere muhalefet partileri ve bu partilerin mensupları olan vatandaşlar olduğu anlaşılıyor.

İmam, duasının devamında hem “ümmete birlik ve beraberlik” diliyor hem de Erdoğan’a oy vermeyenleri üstü kapalı olarak “yanlış yola sapmakla” itham ediyor. Ve duanın en can alıcı ve tehditkâr noktası da işte bundan sonra başlıyor:

“Biz biliyoruz ki bu İslam’la küfrün savaşıdır. Fazlı Kereminle bu savaşta İslam’ın galip gelmesini nasip eyle!”

Bu kişiye göre Erdoğan ve taraftarları İslam yani Müslüman, diğerleri, yukarıda belirttiğimiz kesim küffar yani “Müslüman olmayanlar, kâfirler”…Neredeyse yüz 99’u Müslüman olan ülkenin yarısını “İslam dininden olmamakla” itham ediyor.

İmam hızını alamıyor ve duasına devam ederek, işi iyice azıtma noktasına getiriyor:

“Ya Rabbi, kâfir gûruha fırsat verme! Onlara bir başkanlık, bir muhtarlık dahi nasip etme!”

Kâfir: “Tanrı'nın varlığını ve birliğini inkâr eden kimse” demektir. Yani bu fikri sapkına göre bu ülkenin Erdoğan’a oy vermeyen kısmı, Tanrı’nın varlığını ve birliğini hâşâ inkâr ediyor. Onu dinleyenler de bu duaya canı gönülden “âmin” diyor. Bir kişi de çıkıp demiyor ki, “Ya hoca, sen ne dersin? Bu insanlara iftira atmaktasın? Nereden biliyorsun bu insanların kâfir, küffar olduğunu? “ Dinleyenler de belli ki zulüm karşısında susan “dilsiz şeytan”…

İmam burada iki türlü bölücülük yapıyor: 

Birincisi İslam adına bölücülük ki PKK teröründen daha tehlikelidir. İnsanları “kâfir-müslüman” olarak ayrıştırıp, Allah korusun, birbirlerine saldıracak hale getirir ki, İslam adına saldırdıklarını zannedenler kendilerinin “cihad” yaptığı zannına kapılıp, en ufak bir pişmanlık ve vicdan azabı dahi duymazlar.

İkincisi ise insanın özgür iradesine yapılan bölücülüktür ki burada insanlar, iktidar dışındaki partili kimliklerini dışa vurmaktan, bu konuda siyasi fikir beyan etmekten çekinirler. Hatta korkudan iktidar partisine oy verirler ki bu insanın özgür iradesine vurulan acımasız bir darbedir.

Bu imam 40 yıl tövbe edip, 40 hamamda yuğunsa da attığı iftiranın vebalinden kurtulamaz. Milyonlarca insanın hakkına girmiştir ve her birisinden tek tek helallik almak durumundadır…

Biz işin bu tarafıyla ilgilenmiyor kendisini Allah’a havale ediyoruz. Ancak bu ülkenin Cumhuriyet Savcıları’nı da göreve davet ediyoruz. Bu şahıs, halkı kin ve nefrete teşvik edip bölücülük yapmaktadır ve bu tarz bölücülüğün sonucu şiddet içeren eylemlere kapı aralar. Kim bilir bu şekilde medyaya yansımayan daha kaç olay vardır bilmiyoruz.  Bildiğimiz bir şey var ki o da bu şahsın yargılanıp, adalete teslim edilmesi gerekmektedir. Biz eminiz ki bu tarz kişilerden Cumhurbaşkanı’ da rahatsızdır.  

Burada elbette en büyük görev Diyanet’e düşüyor. Diyanet gariban emeklinin promosyonuyla uğraşana kadar camilerde ki söylemlere dikkat etmelidir. Camiler, nefret değil sevgi söylemlerinin yaygınlaştırıldığı bir eğitim kurumlarına dönüştürülmelidir. Ama bu Diyanet ile ne yazık ki bu çok da mümkün görünmemektedir.

Yazıyı rahmetli Prof. Salih Akdemir’in bir cümlesi ile bitirmek istiyorum:

“…Yeryüzünden barış ve kardeşliğin hüküm sürmesini istiyorsak, bütün çabalarımız,  sevgiyi insanların kalplerinde egemen kılmaya yönelik olmalıdır.”

Sonuçta bu bir seçimdir. Kim kazanırsa bu ülkeye hayır getirsin demekten başka bir sözümüz olamaz. Ama İslam bir sevgi dinidir. Nefret dini değildir. Ve Allah, yeryüzünde bozgunculuk ve fesatlık çıkartanları, din kardeşlerine iftira atanları sevmez.

Tülay Hergünlü

İstanbul, 26 Şubat 2019
 


Domates, biber, patlıcan ekonomisi

Rahmetli Barış Manço’nun o meşhur şarkısı “Domates, biber, patlıcan”  bugünlerde hayli revaçta. Nedeni ise şarkının içinde geçen ürünlerdeki fiyatların önlenemez yükselişi.  İki-üç ay önce 3-5 lira aralığında seyreden bu sebzelerin fiyatı ne oldu da 15-20 lira civarına yükseldi, bilemiyoruz.  Turfanda desek, değil. Bu sebzeler artık yaz-kış hem üretiliyor hem de ithal ediliyor.  Hadi sırf bu sebzelerde yükseliş olsa diyeceğiz ki; “kar yağdı, sel bastı, aracılar fiyat yükseltti”  falan, filan.  Ama öyle değil. Tüm gıda ürünlerinde fiyatlar tavan yaptı. Çarşı- pazar adeta yangın yerine döndü. Et-süt, sebze, meyve, şarküteri, sakatat… Aklınıza ne gelirse tamamında anormal bir fiyat yükselişi var ve ne yazık ki önlenemiyor. İnsanların alım gücü tamamen düştü, yoksulluk had safhada. Ve ne yazık Türkiye yine, yeni, yeniden bir seçim telaşına düştü. Varsa yoksa siyaset, varsa yoksa koltuk… Vatandaşı düşünen yok.

Biz tekrar domates, biber ve patlıcana dönecek olursak; Bu sebzeler esasında yaz sebzesi. Domates üretimi, Mayıs ayında başlıyor ve Eylül ayında sona eriyor.  Patlıcan ve sivri biber de üretim Haziran ayında başlıyor ve aynı domates gibi Eylül ayında sona eriyor. Diğer sebzelerden salatalık, taze fasulye, ıspanak, kabak, dolmalık biber ve çalı fasulyesi ile taze fasulye de Mayıs-Eylül aylarında üretiliyor. Eylül’den sonra tarlalarda bu sebzeleri bulamazsınız.  Bu ayların dışında tezgâhlarda yer alan söz konusu sebzelerin tamamı ya ithal yani yabancı üründür ya da sera ürünüdür. Bu durum meyvelerde de aynı şekildedir. Yani şu anda fiyatları coşan domates, biber ve de patlıcan da mevsimin sebzesi değil…

Uzmanlar mevsiminde tüketilen sebze ve meyvenin insan ve doğa sağlığı açısından daha uygun olduğunu belirtiyor. Buna göre;

“Mevsiminde yenen meyve ve sebzenin besleyici değeri daha fazladır: Mevsiminde yetişmemiş meyve-sebze, doğa şartlarıyla işbirliği yapılarak değil, doğayla mücadele ederek üretildiğinden, üretiminde hibrid  (melez-kısır) tohum, böcek ilacı ve kimyasal gübre kullanım oranı daha fazladır. Mevsimsel besinlerin, antioksidan özellikleri daha fazladır. O mevsimde insan vücudunun ihtiyacı neyse onu karşılayacak vitamin ve mineralleri bünyesinde bulundurur.

Doğa için daha iyidir: Mevsimsel beslenerek, yerel gıdayla beslenme şansınızı artırırsınız. Gıdanız uzak mesafelerden gelmiyorsa, karbon ayak izide düşük olur.

Daha ekonomik: Mevsiminde ekilen ve üretilen meyve ve sebzeler, doğanın katkısıyla büyür, doğaya rağmen değil. Üretilmeleri daha az girdiyle sağlanabildiğinden, daha az maliyetlidir.”

Bu açıklamada dikkatimi çeken en önemli unsur, mevsimsel ürünlere doğanın verdiği olumlu katkının yanı sıra yerel gıdayla beslenmede oluşacak olan düşük maliyet ve daha az zehirlenecek olmamız.  Peki, hal böyle iken, neden ülkemizde seracılık ve ithal gıda girişlerinde anormal bir yükseliş söz konusu? Neden dört mevsimde raflarımızı ithal ve sera ürünleri istila ediyor? İşte bu sorunun yanıtı geçmişten günümüze bizim iktidarların hatalı tarım politikalarında, küresel sermaye ve liberal (serbest piyasa) ekonomisinde, ABD ve İsrail ile imzalanan ikili tarım anlaşmalarında ve de AB ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması’nda yatıyor. Kısaca, “Siz üretmeyin/üretemezsiniz biz size satalım/satarız” anlaşmaları Türk tarımını yok ediyor.

Türk insanının bulduğu her yeşil alana bina dikmek gibi bir merakı vardır. Hele de bu alanlar ekilebilir tarım arazileri ise tadından yenmez. Hepsini imara açar, gelecek paranın ya da oturulacak modern dairenin hayalini kurar. Patates tarlalarına bina diker, depremde tarumar oluruz. Yüzlerce yıllık zeytin ağaçlarını söker, yazlık siteler kondururuz.  Ne yapacağını bilemeyen zavallı Türk çiftçisi sütünü sokaklara, sebzelerini dereye döker; fıstık ağaçlarını elleriyle keser. Hayvanına yedirecek ot bulamayan yetiştirici, samanını, bu yetmezmiş gibi gübresini de yabancı ülkelerden ithal eder.  Şeker fabrikaları satılan pancar üreticisinin ürünü, alıcısı olmadığından kar altında mahsur kalır. Pancar üreticisi yok edilen ülkede Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) ithalinde kota önce yüzde 10’a çıkartılır sonra da müjde verir gibi yüzde 2,5’a indirilir. İndirilir indirilmesine de ne pancar üreticisi ne de yeterli şeker fabrikası kalmamıştır artık.  Bir ithalat cenneti olan Türkiye’de fıstık, fındık, üzüm, kayısı ile narenciye dışında her şey ithal edilmektedir. Tabi canlı hayvan ve karkas et de…

Geçmişte kendi kendisini besleyen yedi ülkeden birisi ve bir tarım ambarı iken, tarım arazileri günden güne yok edilen Türkiye, Sudan’dan tarım arazisi kiralıyor. Tarım Bakanı “Sudan’da kiralanan tarım arazilerinin uzun vadede ihtiyaçtan kaynaklandığını” belirtiyor ve bu acayip duruma kendince bakın nasıl bir açıklık getirmeye çalışıyor:  

“"Eğer biz Türkiye olarak, Türkiye’de tarım yapacaksak ufka da bakacağız. Sudan’da bize tahsis edilen arazi tüm Türkiye’deki sulanabilir dâhil arazilerimizin yüzde 10’u ve bedelsizdir. ABD, Fransa, Çin bunu kullanıyor da neden biz kullanmayalım. Şimdi belki yok ama 50 yıl sonra kıtlık, yokluk olabilir.”

Sen kendi tarım arazilerini bir şekilde yok et, çiftçiyi borçlandır ve iflas ettir, sonra da git Sudan’da tarım arazisi kirala… Sudan da tarım arazisi ücretsiz de Türkiye’de ücretli mi? Devletin tarım arazilerine ne oldu? Bu nasıl bir mantıktır, anlayan varsa beri gelsin!

Tarım’da Türkiye’nin durumu budur.  Hal böyle olunca da domates, biber ve patlıcanın fiyatlarının füze gibi fırlaması da normaldir. Peki, vatandaş olarak bizim yapabileceğimiz bir şeyler yok mudur? Vardır elbette…

Yerli üretimi desteklemek, sebze ve meyveleri mevsiminde tüketmek, ithal mallara itibar etmemek… Biraz da ayağımızı yorganımıza göre uzatmak. Unutmayalım ki biz almazsak, satamazlar. Gerisi Allah’a kalmış.

Tülay Hergünlü

İstanbul, 31 Ocak 2019
 


Borçlanmanın dayanılmaz hafifliği

 Cumhurbaşkanı Erdoğan açıkladı;

“Çok önemli bir sosyal devlet adımı atıyoruz; Ziraat Bankası, vatandaşın kredi kartı borçları için kredi verecek.”

Cumhurbaşkanının açıklamasını iktidara yakın haber kanalları “Son dakika” başlığı altında şöyle manşetlere taşıdılar: 

“Kredi kartı borcu olanlara büyük müjde! Başkan Erdoğan açıkladı... Kredi kartı borcunu ödeme güçlüğü çekenler Ziraat Bankası’ndan alacağı kredi ile uygun taksitlerle ödeme yapabilecek”

“Birleştiren İhtiyaç Kredisi” adı verilen sistemde ödeme güçlüğü yaşayan vatandaşlarımızın kredi kartı borçları tek bir çatı altında toplanacak ve hangi bankaya borcu olursa olsun, Ziraat Bankası'ndan alacağı krediyle bu borcu ödeyebilecekmiş.  

Ancak Ziraat’ de bir banka ve o da elbette kâr edecek. Nasıl mı, işte şöyle;

Banka, vatandaşın borcunu 24 aya kadar aylık yüzde 1,10, 60 aya kadar yüzde 1,20 faiz karşılığında yapılandıracak.  Kısaca bir borç, başka bir borçla kapatılacak; üzerine faiz yükü binerek... Örnek; 4 bin lira kredi kartı borcu için Ziraat Bankası’na 24 ay borçlanacak olan bir vatandaşın borcu yaklaşık olarak 5.100 liraya yükselecektir.

Bir meslek mensubu ve vatandaş olarak bugüne kadar şahit olduklarımdan yola çıkarsam; en kötü ekonomik çözümün  “borcun, borçla kapatılması” olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.    İşletmelerde,  uzun vade de firmayı rahatlatması açısından iyi bir çözüm olabilir ancak vatandaşlar da ağır bir borç sarmalı olarak kendini gösterecektir. Asgari ücretle geçinemediği ve biraz da ayağını yorganına göre uzatmadığı için her fırsatta cebindeki kredi kartlarına yüklenen vatandaş, yüksek ihtimalle borç taksitlerini de ödeyemeyecektir. Hadi ödediğini farz edelim, elinde para kalmayacağı için yine kredi kartlarına müracaat etmek zorunda kalacaktır. Bir taraftan Ziraat Bankası taksitlerini ödemeye çalışırken diğer taraftan da borcunu sıfırladığı kredi kartları ile yeniden borçlanacak ve yeni borcunun asgari tutarını ödemeye çalışacaktır. Böyle bir borç sarmalından kurtulabilecek vatandaşın sayısı çok az olacaktır.

2019 yılında iğneden ipliğe her şeye yüzde 30 ile yüzde 120 arasında zam gelmiştir. Resmi enflasyon son 20 yılın en yüksek seviyesine yükselmiştir. Sokaktaki enflasyon en az yüzde 30-50 arasındadır. Buna karşılık asgari ücrete yüzde 26, emekliye yüzde 10 zam yapılmıştır. Ağır bir zam bombardımanı altında inleyen vatandaş, “müjde” gibi verilen yüzde 10 indirimler ile ne yazık ki rahatlamamıştır. Beyaz eşya, mobilya, otomobil, konut ve benzerlerine getirilen KDV, ÖTV gibi vergi indirimleri sadece, kirasını, elektriğini, suyunu, doğalgazını ödeyip, tenceresini kaynatmak ve çocuğunun okul masraflarını karşılamak zorunda olan çaresiz yığınları ilgilendirmemiştir. “Enflasyonla topyekûn mücadele” hareketi ise bir “bindirimden indirim hareketi” olarak hafif bir esinti olmaktan öteye geçememiştir.

***

“Bu kadar ahkâm kestin ama bir çözümün var mı?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim: Var elbette… Mademki “Çok önemli bir sosyal devlet adımı atılıyor”  o halde bankalar alacaklarının bir kısmından vazgeçsinler ve kalan borçlar da  (geçmişte müteahhitlere yapıldığı gibi) yüzde 1’ in altında bir faiz oranıyla taksitlendirilsin. Zamanında kaldırımlara kurdukları tezgâhlarda vatandaşa, kazancına bakmaksızın peynir-ekmek gibi kredi kartı dağıtan ve her yıl binlerce lira “kredi kartı aidatını” haksız yere ceplerine indiren bankalar da biraz fedakârlık yapsın. Onlar da kârlarından indirim yaparak devlete yardımcı olsunlar. Devlet yaptırım gücüyle bunu pekâlâ gerçekleştirebilir. Hadi bankaların çoğu yabancı, kabul etmediler diyelim o zaman da devlet vatandaşın borcunun bir kısmını üstlensin. Olamaz mı? Olur tabii… Cumhurbaşkanı’nın bir “ Eyyyy bankalar!” demesine bakar.

Bankalara ya da birilerine kaynak yaratmak için değil, vatandaşı gerçekten de rahatlatacak müjdelere ihtiyaç var… Ancak en önemlisi de kredi kartlarından vazgeçip, “ayağımızı yorganımıza göre uzatmamız” gerekiyor. Yoksa tatlı tatlı yemenin acı acı geğirmesi olacak!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 8 Ocak 2019

 


 

Dilimize, paramıza, malımıza ihanet ettik

Türk siyasi tarihinde belli kırılma noktaları vardır. İlki,  Atatürk’ün vefat yılı olan 1938’ dir. Siyaset şaşkına dönmüştür. Cumhuriyet’in emniyet kilidi olan İsmet İnönü işbaşındadır ancak onun varlığı da yeterli olmayacaktır. 1945 yılından itibaren ABD ve diğer batılı ülkelerle flört etmeye başlayan siyaset, ufaktan ufaktan yalpalamaya başlamıştır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) içi cadı kazanı gibi kaynamaktadır. İkinci kırılma 1950 yılında gerçekleşir.  Tek partili dönem, yerini Adnan Menderes’in Demokrat Parti’sine bırakır. Atatürk’ün “ekonomik bağımsızlık”  politikalarını yavaş yavaş terk eden Menderes hükûmeti, dışa bağımlı bir siyaset izlemeye başlar. Amerika, “siz üretmeyin biz size satarız” demiş, bir de üstüne yardım göndermiştir. Amerikan yardımıyla birlikte yabancı mallar da piyasaya hâkim olmaya başlamıştır. Menderes, kalkınmanın önemli bir koşulu olarak kabul ettiği “kredili yatırımı” benimsemekte ve ülke hızla borçlanmaktadır. Halk ise Atatürk’ün ısrarla üzerinde durduğu “Muasır Medeniyet” hedefini,  Batı taklitçiliği olarak anlamakta; kültür, sanat ve pek çok konuda Batı hayranlığı ön plana çıkmaktadır. Atatürk’ün “Türk, öğün, çalış, güven” özdeyişi ise yerini Batılı ülkelere karşı bir aşağılık duygusunun oluşmasına bırakmaktadır. “Avrupa’da olsaydı şöyle olurdu, Amerika da olsaydı böyle olurdu”

Atatürk’ün “…Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır” sözleri ve en büyük devrimlerinden biri olan Türk Dil Devrimi’ de rafa kaldırılmış, Türkçe konuşurken araya yabancı kelimeler alınması moda haline gelmiştir. Türk malları da giderek yerlerini yabancı mallara bırakmaktadır.    

On yıllık Demokrat Parti iktidarında Cumhuriyet’in ilk iflası yaşanmış, 1958 yılında borç erteleme isteyen ve elini kolunu IMF, Dünya Bankası ve ABD’ ye kaptıran Türkiye’ de 1960 ihtilâli ile üçüncü kırılma gerçekleşmiştir. Demokrasiye kısa bir ara verilmiş ancak yeni Anayasa ile Cumhuriyet’in değerleri büyük ölçüde koruma altına alınmıştır. Alınmıştır alınmasına da ülkede artık halk “köylü, şehirli” ya da “ memur-işçi” olarak çoktan bölünmüştür. Paranız olsa bile eğer halktan biriyseniz şehir kulüplerinden içeriye adımınızı atamazsınız…

Sonraki yirmi yılda da siyasi hayat ve ekonomi bir türlü düze çıkamaz. Artık Türkiye tam bağımsız değildir. Ekonomisi bütünüyle dışa bağımlıdır. Türk gençleri ise “sağcı-solcu”, komünist-kapitalist”, “dinci- dinsiz” olarak bölünmüş ve birbirlerini düşman ilan etmişlerdir.      Nihayet Türk siyasi hayatının en büyük kırılmalarından biri daha gerçekleşir; 1980 ihtilâli... Ordu yine yönetimi ele almıştır…

1980 ihtilâlinin ardından Turgut Özal iktidarı- Anavatan Partisi- iş başındadır. Dünyada Liberal (Serbest Piyasa) rüzgârları esmektedir. Türkiye’deki siyasi iktidar hemen kolları sıvar ve ithalat kapıları ardına kadar açılır. Menderes döneminde yabancılara petrol arama konusunda verilen imtiyazlar bu dönem daha da artırılır. Döviz (yabancı para) kullanımı ve taşınması serbest bırakılır.  İğneden ipliğe her şey dışarıdan alınmaktadır. Halk, yeni tanıştığı yabancı mallara büyük bir iştahla saldırmakta, Çikita muz, Anamur muzunu piyasadan silmektedir. Köylü artık “milletin efendisi” değildir. Dövizle alış-veriş ise çok sevilmektedir.  Atatürk’ün kurdurduğu fabrikalarda yerli üretim yavaş yavaş durdurulmakta, Batının “özelleştirin” dayatması ile dev fabrikalar ve Kamu İktisadi Kuruluşları özelleştirilme kapsamına alınmaktadır.

Gayrimenkul alım-satım ve kiralama işlemlerinde Amerikan Doları ile Alman Markı başı çekmektedir. Sıradan vatandaşın bile cebinde Türk lirasından çok yabancı para bulunmaktadır. Yaygın kanı şudur; Tonton Özal, Türkiye’nin bakış açısını medeni dünyaya yani Batı’ya çevirmekte ve Türkiye’ye “çağ atlatmakta” dır... 1958, 1980 ve 1986 yılı ekonomik iflaslarında yaşananlar ise çoktan unutulmuştur.

Özal vefat etmiş, ekonomi tıkanmıştır.  5 Nisan 1994 ekonomik kararları ile Türk ekonomisi bir kez daha iflas bayrağını çeker. Türkiye, koalisyon hükûmetleri ile tarumar edilirken, ithalat çılgınlığı da hız kesmemektedir. Dolar karşısında adeta yerlerde süründürülen Türk lirası kendi ülkesinde bile rağbet görmemektedir. Ekonomik kararların ardından ağır iflaslara neden olan dövizli borçlanmaya dayalı ticaretten ne iş dünyası ne de vatandaş bir türlü vazgeçememektedir. Halk, kendi parasına asla ve asla güvenmemektedir…

1998 yılında uygulamaya konulan sıkı para politikası ve enflasyonu düşürme programı ekonomik daralmayı önlemeye yetmez. 1999 yılının Aralık ayında hükûmet ile IMF arasında yeni bir anlaşma imzalanır ancak bu da yeterli olmaz. Zaten bıçak sırtında duran ekonomi, siyasilerin birbirlerine Anayasa kitapçığı fırlatması ile çığırından çıkar. Tarih, 21 Şubat 2001’ dir. Adına “Kara Çarşamba”  denilen günde borsa çakılır, faiz fırlar, firmalar iflas eder ve ABD’ den ithal edilen Kemal Derviş ile IMF’ nin yeni bir “güçlü ekonomiye geçiş” programı uygulamaya konulur.

Türk siyasetinin en büyük kırılması “karşı devrim” 3 Kasım 2002 seçimleri ile gerçekleşir. Erken seçim sonucunda siyasi iktidar değişir ve muhafazakâr görüşlü Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iş başına gelir. IMF’ nin “güçlü ekonomiye geçiş” programı yeni hükûmet tarafından da aynen uygulanmaya devam edilir.

AKP döneminde Cumhuriyet rejimi değişmiş, yerini tek adamlığa dayalı Cumhurbaşkanlığı sistemine bırakmıştır. (Türk tipi başkanlık sistemi). Başbakanlık tarihe karışmış, Parlamenter sistem büyük ölçüde devre dışı bırakılmıştır. TBMM’ nin içi konu mankeni olmaktan öte geçemeyen 600 vekil ile dolmuştur.

AKP’ nin 16 yıllık ekonomik uygulamaları da Türkiye’yi düze çıkartmaya yetmemiştir.  İnşaat sektörüne dayalı ekonomide paralar adeta betona gömülür, müteahhitler zengin edilir. Dış borç inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. IMF’ ye olan borç ödenmiş ve bir daha kapısı çalınmamıştır ancak bu dönemde IMF’ nin yerini uluslararası finans kuruluşları almıştır.  

2018 yılı geldiğinde 3 Kasım 2002 seçimlerinden önce 1.687, 268 TL olan Amerikan doları, Cumhuriyet tarihinde görülmeyecek bir hızla yükselerek 12 Ağustos 2018 tarihinde 7,0970 TL’ ye ulaşır.  Alman Markı’nın yerine benimsenen Avrupa para birimi Euro’da dolara paralel olarak 8 TL sınırını aşar… Piyasalar yangın yerine döner, fiyatlar baş döndürücü bir hızla yükselir.  Olan yine vatandaşa olmuştur.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Elinizdeki dövizlerinizi bozdurun, kira sözleşmelerinizi döviz cinsinden değil TL cinsinden yapın” çağrısı ve hatta bununla ilgili bir de Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkartılması işe yaramaz. Dolar ilerleyen aylarda ancak 6 TL’ nin altına düşebilmiştir.  

Cumhuriyet döneminin tüm ekonomik değerleri şeker fabrikaları da dâhil olmak üzere “babalar gibi” satılmış,  üretime dayalı ekonomik sistem tamamen terk edilmiştir. Türkiye, samanını ve etini bile dışarıdan ithal eder hale gelmiştir. İşsizlik kronik bir hale dönüşmüş, Enflasyon canavarı ise yüzde 25’lere yaklaşarak yeniden “merhaba” demiştir.

Geçen yıllarla birlikte soyluların dili olan Fransızca önemini kaybetmiş yerini İngilizce almıştır. Sokaklar İngilizce tabelalarla donatılmakta, firmalar hatta isimler bile yabancılaşmakta, tabelalarda Türkçenin yanı sıra İngilizce de yer almaktadır. Konuşma dilinde bu kez İngilizce kelimeler araya sıkıştırılmaktadır.  Türkçe sevdalısı bilim insanlarının uyarıları fayda vermemekte, özel okullarda ve üniversitelerde “yabancı dilde” eğitim furyası hızla yayılmaktadır. Türk çocuklarını, yabancı dilde düşünmeye zorlayan eğitim sistemi giderek tehlikeli bir zihinsel dönüşüme yol açmaktadır.

Arap ülkelerinin Türkiye’de çok sayıda gayrimenkul alması ile nüfusu beş milyona yaklaşan Suriyeli mültecilerin de etkisiyle Arapça her yerde ağırlığını hissettirmeye başlamıştır. Artık tabelalar üç dilde oluşturulmaktadır; Türkçe, İngilizce ve Arapça. Bu arada özellikle Güneydoğu’da, “açılım” sürecinde başlatılan Kürtçe tabela asılması konusundaki serbestliği de ekleyecek olursak Türkiye’ de resmi Dil olan Türkçenin yanında üç yabancı dilin daha yer aldığı gerçeğini görmezden gelemeyiz.   

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ısrarla işaret ettiği “muasır medeniyet” seviyesinin “yabancı hayranlığı” ve “yabancıları taklit etmek” olduğunu zanneden Türk insanı ne yazık ki diline,  parasına ve yerli malına ihanet etmiş, etmeye de devam etmektedir. Millet olarak, ekonomideki yeniden dirilişin,  kendi öz değerlerimize sahip çıkmakla gerçekleşeceğine inanmak, topyekûn bir millî uyanışı gerçekleştirmek zorundayız. Aksi takdirde gelecek günlerin neler getireceğini tahmin etmek çok da zor değildir.  

Tülay Hergünlü

İstanbul, 5 Aralık 2018

 


 

Bindirimden indirim

Dövizin anormal yükselişi sonucunda iğneden ipliğe her ürüne zam geldi. Öyle böyle zam da değil; ortalama yüzde 50... Hatta bazı ürünlerde zamlar yüzde 100’ü geçiyor.
Burada zam detayına girmeyeceğim. Zaten vatandaş gelen zamların farkında… Ancak, "Enflasyonla topyekûn mücadele" adı altında sergilenen “Ali-Cengiz oyununun” farkında mı, işte onda şüpheliyim.
Oyun şöyle sergileniyor;

Önce ürünlere yüzde 50-100 arasında zam yapılıyor, sonra “Enflasyonla topyekûn mücadele” çerçevesinde bazı yerlerde yüzde 10, bazı yerlerde yüzde 10+ yüzde 30 ya da yüzde 30+ yüzde 10 indirime gidiliyor.
Geçtiğimiz günlerde kendimizi tutamayarak güldüğümüz bir olayı anlatayım: Büyük ve çok ünlü bir süpermarketteyiz. Önceki fiyatının 1,25 TL olduğunu bildiğimiz simit tezgâhındaki etiketin üzerinde 1,75 TL’nin üzeri çizilmiş, altına da 1,50 TL yazılmış. Yani önce simide yüzde 40 zam yapılmış, sonra da 25 kuruş indirime gidilip fiyatı, 1,50 TL’ ye çekilmiş. Sonuç olarak simide yüzde 20 zam gelmiş.
Keza peynirde de öyle… Yaz başında 25 TL’ ye yediğimiz peynirin fiyatının 45 TL’ ye çıkartılıp ardından da 38 TL’ ye satılması aldatmacadan başka bir şey değildir.

Önce yüzde 40-50 hatta yüzde 100 bindirim, sonra da bindirimden indirim... Kısaca kârdan, zarar etme…
Yersen yani...
İşin en ilginci ise elektrik, su, doğalgaz ve benzeri tüketimlerde dövizin iniyor olmasının bir etkisi bulunmuyor. Yani bu sektörlerde vatandaştan fatura bedelleri bağırta bağırta tahsil ediliyor. Sıkıysa ödeme…
Örnekleri çoğaltabilirim ancak, sayfalara sığmaz.
Bu durum sadece gıda ürünlerinde değil elbette. Mobilya, beyaz eşya v.b. tüm ürünlerde de durum aynı. Devletin Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) ya da Katma Değer Vergisi (KDV)’ den vazgeçmesi sadece satıcıya yarar. Zira ürünlerde fiyat aynı kalacak, ÖTV ve KDV, satıcının cebine girecektir.

Bu ülkede 12 TL’ ye limon, 7-8 TL’ ye patates ve soğan satılmıştır. Hadi doğa ana cömert davranmadı diyelim, ürünü satın alınmadığı için karlar altında kalan şeker pancarının ve pancar üreticisi çiftçinin suçu ne?
10 TL’ ye satılan limonun fiyatı daha sonra nasıl olmuş da 2-3 TL’ ye inmiştir? Aynı şekilde soğan ve patates de…
Bugün karşı karşıya kaldığımız fahiş fiyat tablosu Türkiye’de karaborsacılığın önlenemez boyutlara yükseldiğinin de bir göstergesidir. Tarım ve hayvancılığı bitirilmiş, bankaları ve AVM’ leri yabancıların eline geçmiş bir ülkede faiz kazançları ve fahiş kârlar vatandaş üzerinden küresel efendilerin cebine transfer edilmektedir. Geçinemeyen vatandaşın, kredi kartlarına yüklenmesi, uzun vadeli bireysel kredilere yönelmesi, yeni doğan bebeklerin bile borç yüküyle dünyaya gelmesi yanlış ve öngörülemez ekonomik politikaların bir sonucudur.
Her durumda vatandaş zarardadır…

Vatandaşın cebinden çıkmayan eller kırılmadıkça, Türkiye rahat bir nefes alamayacak; borç sarmalından kurtulamayacaktır.
“Enflasyonla topyekûn mücadele” filan bir “Ali-Cengiz” oyunudur.
Vatandaş “indirime” gitmedikçe, kendisine çok daha fazla bindirileceği kesindir…
Topyekûn kandırılıyoruz...

Tülay Hergünlü
İstanbul, 26 Kasım 2018
 


Atatürk ve umut

 

10 Kasım 1938. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ebediyete intikal edişinin üzerinden tam 80 yıl geçti. O, ölümünün ardından iktisadi açıdan denk bir bütçe, sıfır enflasyon ve dış ticaret açığı olmayan bir ülke, onlarca fabrika, kurum ve benzeri işletmeler bıraktı. Cumhuriyet’in ilanından ölümüne kadar (1923-1938) tam 246.431 aileye, toplam 9.983.750 dekar toprak dağıtıldı. Ne yazık ki hayata erken veda ettiği için devrimleri yarım kalmış, arkasından gelen iktidarlar da devrimlerini onun öngördüğü şekilde hayata geçirmemiş/ geçirememişlerdir…
Atatürk’ün ölümünden sonra iş başına gelen hükûmetler, Atatürk aleyhine bir cereyan başlatmışlardır. İlk icraatları; yakın çalışma arkadaşlarından önde gelen isimleri hükûmetten ve Meclis’ten uzaklaştırmak olmuştur.

 

İkinci icraatları ise “barış politikası” bahanesiyle Atatürk döneminde, bizzat Atatürk ile olan anlaşmazlıkları sonucunda, siyasetten tamamen uzaklaştırılmış kişi ve gruplardan kim varsa ki buna Halifeci, Terakkiperverci ve manda taraftarları da dâhildir, hepsini geri çağırmışlardır. Atatürk ile her fırsatta çatışan ve yarışan, bazı durumlarda Atatürk karşıtlığını düşmanlığa kadar vardıran muhafazakâr görüşlü Kâzım Karabekir ile Ali Fethi Okyar, Hüseyin Cahit Yalçın gibi Atatürk dönemi küskünleri milletvekili yapılmışlardır.

 

İşte bu ilk icraatlar, bugünün Türkiye’sinin yaratılmasının başlangıcı olmuştur. Neler olmuş kısaca bir göz atalım:
Atatürk’ün ölümünün hemen ardından Atatürk’ün bağımsızlık ilkesinden ayrılmaya, Batı’ya odaklı bir politika izlenmeye başlanmıştır. Henüz Atatürk’ün vefatının üzerinden altı ay bile geçmeden Nisan 1939’da ABD ile bir anlaşma imzalanır. Bu anlaşma ile ABD’ye, ticarî hayatta en fazla kayırılacak ülke statüsü tanınır. ABD mallarına ciddi oranlarda gümrük indirimleri sağlanır. Anlaşma sonucunda “yerli sanayi ile yerli mal kullanımına büyük bir darbe vurulmuştur” demek yanlış olmaz sanırız. ABD ile yapılan bu anlaşmanın yanı sıra İngiltere ve Fransa ile ittifak anlaşmaları yapılır.
 

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, İngiltere Büyükelçisine, “Türkiye, bütün nüfuzunu Batı devletlerinin hizmetine vermiştir!” der. Saraçoğlu çok haklıdır. O günlerde mahşerin üç atlısı, ABD, İngiltere ve Fransa’ya verilen bu imtiyazlar, günümüze kadar Türkiye’de istedikleri gibi at koşturmalarına imkân sağlamıştır. Atatürk’ün vefatının ilk senesi bile dolmadan Türkiye, Batı devletlerinin kucağına itilmiş, “Siz üretmeyin, biz size satarız” dayatmasıyla, sanayisi, tarımı, hayvancılığı bitirilmiştir. Hepsinden önemlisi de 1946 yılından itibaren Türkiye ile “yakından” ilgilenmeye başlayan ABD ile 1949 yılında imzalanan “Fulbright” Antlaşması neticesinde Türk Millî Eğitim Sistemi’nin temeline âdeta dinamit konulmuş, Türk çocuklarının eğitimi ABD’ nin kucağına bırakılmıştır.
“Küçük Amerika olacağız” hezeyanları savuran o günlerin liderlerinin bugünlere hazırladığı Türkiye, hiçbir zaman Atatürk’ün işaret ettiği “Çağdaş Medeniyet” seviyesine ulaşamamıştır. Çağdaş medeniyeti “Batıcı“ olarak algılamış, dünyada diline, dinine ve parasına sahip çıkamayan bir ülke konumuna getirilmiştir.
 

Bugün geldiğimiz noktada; Atatürk’ün dev fabrikaları satılmış, enflasyon fırlamış, Türkiye yüksek dış ticaret açığıyla nefes alamaz hale getirilmiş, küresel ekonomik güçler tarafından kuşatılmıştır. Modern görünümünün altında halk, işsizlik, yoksulluk ve cehaletle savaşmaktadır. Doğmamış çocuklar bile borçludur. Türkiye özgür değildir. İğneden ipliğe, samanına kadar yabancı ülkelere bağımlıdır. Buğday üretememekte, pamuk ve pirinç tarlaları birer birer yok olmaktadır. Eğitimi, çapsız bakanların elinde delik deşik edilmiştir. PKK terörü, Türkiye’nin başına bela edilmiştir. Ekranlardan 24 saat din anlatılan ülkede korkunç bir ahlâki çöküş yaşanmaktadır. TÜİK ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre Yolsuzluk, hırsızlık, fuhuş, çocuk tacizi, uyuşturucu kullanımı artmış, kadın cinayetlerinde patlamalar yaşanmaktadır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, yine ABD eliyle sürdürülen Türkiye’ nin bölünmesi (BOP) projesi de hız kesmeden devam etmekte, Türkiye Suriye bataklığından çıkamamaktadır.
 

İşte Atatürk’ün ölümünün sonra 80 yılda Türkiye’nin getirildiği durum budur. Hani o “karanlık dönem” diye nitelendirdikleri Cumhuriyet döneminde “karşı devrimcilerin” sürdürdükleri politikaların bir sonucudur. “Karanlık dönem” bizzat kendi elleriyle inşa edilmiştir.
Sözün özü; “Kral çıplaktır!” ve maalesef halkın yarıdan fazlası bu gerçeğe gözlerini kapatmaktadır. Gerçeğin farkında olanlar ise her 10 Kasım’da hayatı bir dakika durdurmakta ve gözyaşları ile Atasına koşmaktadır. 80 yıldır, hiç bitmeyen bir özlem ve umut ile…
Evet, umut… Bizim hâlâ umudumuz var. Atatürk, devrimleri ile bu ülkeye umut vermeye devam etmektedir. “Karşı devrimcilerin” korktukları ise işte bu umut’ tur… Sürekli olarak Atatürk’e saldırmalarının nedeni de işte bu bitmeyen umut’tur…
 

Cumhuriyetimizin kurucusu, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ruhun şâd, mekânın cennet olsun! Vatan sana minnettardır.
 

Tülay Hergünlü
İstanbul, 8 Kasım 2018

 


Cumhuriyet nedir?

Cumhuriyetimizin 95. Yılını kutlayacağız. Bu yazıda Cumhuriyet’in ilanından, bu günlere nasıl geldiğimizden filan bahsetmeyeceğim.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerinden yola çıkarak “Cumhuriyet nedir? “ sorusunun cevabını vermeye çalışacağım.

 “Cumhuriyet;

Demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir.

Doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilâtı ve hükûmet şeklidir.

Demokrasi ilkesinin en yeni ve akılcı uygulamasını sağlayan hükûmet biçimidir.

Özgürlüktür, bağımsızlıktır.

Dayanağı, Türk milliyetçiliği ve Türk topluluğudur.

Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare şeklidir.

Temeli büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlâtlarından mürekkep büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuştur.

Etnik kökeni ne olursa olsun tüm yurttaşlarını Türk ulusu çatı kimliğinde birleştirmiştir.

Ulusal birliğimizin, huzurun ve toplumsal barışın en önemli güvencesidir.

Yeni ve sağlam esaslara dayanır.

Milletin efendi olması esastır.

Yeni bir hayatın müjdecisidir.

Hükûmetin millet, milletin hükûmet olduğu bir yönetim şeklidir.

Erdeme dayanan bir yönetimdir.

Fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre hürmet edilir.

Düşünce, beden ve bilim bakımından güçlü koruyucular ister.

Türk milletini, emin ve sağlam bir istikbal yoluna koyar.

Fikirlerde ve ruhlarda güvenlik yaratır.

İçinde, çürümüş bir hanedan ve halife unvanını yaşatmak mümkün değildir.   

İşgal ettiği mevkiye lâyık olduğunu eserleriyle ispat eder.

Milletin haiz olduğu özelliklerini ve liyakatini medeniyet dünyasına kolaylıkla gösterir.

Zayıf değildir. Bedava da kazanılmış değildir.

Elde etmek için kan döktüğümüz, her tarafta kırmızı kanımızı akıttığımız, icabında kurumlarımızı müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazır olduğumuz bir sistemdir. “

Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

Yükselen yeni nesle ve Türk gençliğine emanet edilmiştir.”

Ve son olarak Cumhuriyet;

“ Bilhassa kimsesizlerin, kimsesidir.”

*

Elbette Atatürk, gelecekte Cumhuriyet’in başına neler geleceğini de tahmin edebilen bir liderdi. Bakın daha o yıllarda nasıl bir tespitte bulunmuş: 

“Gelecek nesillerin Türkiye de Cumhuriyetin ilanı günü, ona en merhametsizce hücum edenlerin başında, ‘cumhuriyetçiyim’ iddiasında bulunanların yer aldığını görerek şaşıracaklarını asla farz etmeyiniz! Bilâkis, Türkiye’nin münevver ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların hakikî zihniyetlerini tahlil ve tespitte hiç de tereddüde düşmeyeceklerdir. “

Ve Atatürk, bu tarihi tespitinin yanı sıra “Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır” diyerek, ona olan güvenini de vurgulamıştır.

Rahat uyu!

Türkiye Cumhuriyeti yaşanan ve yaşanabilecek her türlü olumsuzluğa rağmen mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır; buna mecburdur.

*

Cumhuriyetimizin 95. Yılı kutlu olsun!

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere geçmiş ve günümüzün tüm şehit ve gazilerimize rahmet diliyoruz.

Vatan size minnettardır.

Tülay Hergünlü

İstanbul, 27 Ekim 2018


Büyük Taarruz ve Malazgirt – Türkler Anadolu’ya ne zaman geldi?

Bugün 26 Ağustos 1922. Büyük Taarruz’un 96. Yıldönümünü kutluyoruz. Anadolu elimizden çıkmak üzereyken, Türk milleti neredeyse son Türk yurdunda tutsak olacak iken, makûs talihimizin dönüşünün ve Büyük Zafer’e gidişin başlangıç noktası… Kısaca bahsedelim:
26 Ağustos 1922’ de Afyon’da başlayan ve Başkomutan Mustafa Kemal’in bizzat yönettiği Büyük Taarruz dört gün sürdü. Bu sürede Afyon ve Kütahya geri alındı. Zaferlerin ardından Türk askeri Mustafa Kemal’in “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” emriyle şaha kalktı ve Uşak, Eskişehir, Balıkesir, Bilecik, Aydın ve Manisa’yı geri aldı. İşgalci Yunan askerlerine son darbe 9 Eylül’de İzmir’de vuruldu ve Afyon’dan itibaren kovalanan düşman, İzmir’de denize döküldü.

26 Ağustos tarihi Türkler için başka bir zaferin daha yıl dönümüdür; 1071’de gerçekleşen Malazgirt Zaferi’nin… Birkaç yıldır AKP iktidarının Osmanlıcı dayatmasıyla İstiklâl Savaşı’nı yok sayan Atatürk ve Türklük düşmanı zihniyet, Büyük Taarruz’un gölgelenmesi için Malazgirt Savaşı’nı öne çıkartıyor. Malazgirt’ten Osmanlı’ya oradan da Osmanlı’nın son zaferleri olarak benimsediği Çanakkale savaşlarına geçiyor. Çanakkale savaşlarının ardından Cumhuriyet dönemini “reklam arası” olarak kabul ettiği için direkt olarak AKP’ nin iktidar olduğu yıla atlıyor ve tarihe 2002 yılından devam ediyor. Ama tarih hiç unutmuyor ve de affetmiyor…

İlkokuldan itibaren bizlere Türklerin Anadolu’ya 1071 yılında Malazgirt Zaferi ile geldiği öğretildi. Buna göre 26 Ağustos’ta Türklerin, Anadolu’ya gelişlerinin 947. Yıldönümü kutlanıyor. Yani geleneksel tarihçiler yıllardır böyle diyor. Hal böyle olunca da günümüzün medyasında Malazgirt Savaşı, “26 Ağustos 1071’de Malazgirt ovasında meydana gelmiş, Selçuklu Sultanı Alparslan ve Doğu Roma İmparatoru Romen Diyojen arasında gerçekleşmiş, Anadolu’nun Türk’lere yeni yurt olmasını sağlamış olan meydan savaşıdır” şeklinde yer alıyor. Sanki Alparslan’dan önce Anadolu’da hiç Türk yokmuş gibi… Oysaki bilim insanları tarafından yapılan yeni araştırmalar Türklerin Anadolu’ya ilk olarak M.Ö.7. ve 6. yüzyılda geldiklerini gösteriyor. Nasıl mı? İşte şöyle;

DYAP (Doğu Anadolu Yüzey Araştırmaları Projesi)’nin proje Başkanı Doç. Dr. Alpaslan Ceylan, bu tezi savunanlardan birisi ve verdiği bir demeçte şu açıklamayı yapıyor: “... Erzurum’un Karayazı ilçesindeki Cuni mağarasındaki kaya resimlerinde Oğuz boylarına ait bazı damga mühürler yer alıyor. Kars’ın Kağızman ilçesinde de geçen yıl ortaya çıkardığımız ve Milattan sonra 4. ya da 5. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen kaya resimleri, runik harfler de Türk tarihi açısından çok önemli bulgular. Ayrıca Hakkâri stelleri gibi onlarca tarihî ve kültürel bulgu, Türklerin Anadolu’ya geliş tarihiyle ilgi önemli ipuçları veriyor. Atalarımız M.Ö 7. ve 6. yüzyıllardan itibaren geldikleri Anadolu’da kalıcı olmuşlardır.”

Göktürk Devleti’nin “ilk Türk adını taşıyan devlet” olduğu tezini çürüten, Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ekrem Memiş’in açıklamaları da aynı doğrultuda: “Anadolu Türklerin ikinci yurdu değildir. Anadolu Türklerin anayurdudur. Anadolu’da bundan 8 bin yıl önce de Türk devletinin varlığı belgelerle kendini gösteriyor. Bu yanlış, öğrencilere öğretiliyor. Elimizdeki metinler M.Ö.2200’lere ait bir olayı anlatıyor. Akat Kralı Mezapotamya’dan gelmiş. Fırat nehrini aşarak Anadolu’ya geçmiş. Anadolu’da o zaman küçük küçük şehir devletleri var. Bu küçük şehir devletlerinden 17’si Hatti Kralı Pampa’nın önderliğinde bir araya gelmişler ve Akat Kralı’na karşı vatanlarını korumak için mücadele etmişler. Bu 17 kraldan biri de çivi yazılı metnin 15. satırında geçen Türki Kralı İlşu-Nail’di. Burada geçen Türki kelimesinin Türk olduğuna şüphe yok. 2 bin yıl da buradan koyduğumuzda 4 bin 250 yıl önce Anadolu’da Türk kavmi olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor.” Prof. Memiş, Anadolu’nun en eski sahiplerinden Hurriler’in devamı olan ve milattan önce binlerde yaşayan Türki Krallığı’nın “Türk adını taşıyan ilk devlet” olduğunu vurguluyor.

Dünya tarihini TÜRK ile başlatan Prof Dr. Kâzım Mirşan’a göre de Türklerin Anadolu’ya giriş tarihi 1071’den çok önce. Şöyle diyor Mirşan; “Türklerin Anadolu’ya gelmeleri 1071’e değil, M.Ö. 7000 yıllarına kadar gidiyor. Çevresi denizle çevrili Anadolu’yu sürekli besleyen Türk göçleri buraya sıkışmışlar ve Türk varlığını tesis etmişlerdir. Oğuzlar Anadolu’ya geldiklerinde karşılarında aynı dili konuşan pek çok Türk grubu ile karşılaşmış.” Kazım Mirşan ayrıca Türk Tarihinin, M.Ö 16.000’li yıllara dayandığını, Başkurdistan’da Şölgentaş Mağarası’nda 16 bin yıllık Türk damgaları olduğunu iddia ederek bir adım daha ileriye gidiyor ve yazının M.Ö 16.000 yılında Türkler tarafından icat edildiğini, tüm dünya alfabelerinin kökeninin Türk alfabesi olduğunu savunuyor.

Anadolu’nun, esasında binlerce yıllık Türk yurdu olduğunu Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerinden de öğreniyoruz.
“Bu memleket, (ANADOLU) dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin ‘Yüksek tecellisine’ sahne oldu. Bu sahne en aşağı yedi bin senelik öz Türk yurdu ve Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı. Onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğun tabiatı oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır Türk; Dünya’yı aydınlatan güneştir.”

Demek ki neymiş; Türkler Anadolu’ya 1071 yılında değil, binlerce yıl önce gelmişler ve burayı kendilerine yurt bellemişler. Defalarca işgale uğrayan yurtları için can vermişler, kan dökmüşler. Ve nihayetinde de 26 ağustos 1922’ de son Türk Atası, kurtarıcısı, Mustafa Kemal Atatürk’ün başkomutanlığında yine can vererek, kan dökerek bu müstesna toprakları, Anadolu’yu bu kez de Yunan’dan ve ona destek veren yedi düvelden geri almışlar.

Bugün basında yer alan bir habere göre, “atlı birliğin liderliğinde, mehter takımı eşliğinde yürüyecek olan gençler, Malazgirt kahramanlarıyla 947 yıl sonra aynı coğrafyada Anadolu’ ya adım atma duygusunu yaşayacaklar” mış! Hadi canım hadi… Büyük Taarruz ve Büyük Zafer olmasaydı, senin kutlayacak bir Malazgirt zaferin olacak mıydı? Sen kendi vatanında sömürge halinde yaşarken, Malazgirt’te kazandığın zaferin bir önemi kalacak mıydı? Bugün Malazgirt zaferini kutlayabilmeni de Atatürk’e borçlusun! Senin Malazgirt Ovasında değil Afyon Ovasında olman gerekirdi. Sana binlerce yıl yurt olan bu topraklar orada geri kazanıldı Tarihini bilmezsen sana dayatılan ve Batı eliyle kotarılan çakma tarihçiler seni işte böyle uyuturlar.

Uyan Türk! Sen bu topraklarda binlerce yıldır varsın. Tarihine bir bak!
Ata’nın dediğini unutma; “Türk; Dünya’yı aydınlatan güneştir.”
Silkelen ve kendine gel!

***
Bu yurdu bize geri veren ve emanet eden Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile binlerce yıldır bu toprağın altında kefensiz yatan şehitlerimize, gazilerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Vatan size minnettardır.

Tülay Hergünlü
Çanakkale, 26 Ağustos 2018


Kurban konusu

Yine bir Kurban Bayramını kutlamaya hazırlanıyoruz. Kurban kesmenin nesi bayram oluyor onu da anlayabilmiş değilim. Kurban ibadeti kişiyi Allah’a yaklaştırabiliyorsa şüphesiz o kişi için büyük bir mutluluk ve bayramdır ama her yıl yaşanan hayvan eziyetine baktığımız zaman bunun öyle bayram edilecek bir tarafının olmadığı da belli oluyor. Yine her taraf kan gölüne dönecek, İstanbul Boğazı kırmızıya boyanacak, alınan tüm tedbirlere rağmen vatandaş yine kurbanını uluorta kesmeye devam edecek. Vücuduna saplanmış bıçaklarla kan revan içinde kaçan danalar, araç arkasında paket halinde taşınan kurbanlıklar ki yıllar önce dünya basınında bile yer alan dana Ferhat’ın taksi içindeki görüntüsünü hâlâ hatırlayanlarımız vardır. Kurbanlıkları keserken orasını burasını budayan acemi kasaplar…

Bendeniz bu Kurban konusunu bazı ilahiyat bilginlerinin açıklamalarından hareket ederek naçizane oturup araştırdım ve şu bilgileri elde ettim:

Kurban ibadetinin farz olup olmadığı konusunda İslam âlimleri arasında tam bir ittifak bulunmamaktadır. Kur’ân çevirileri ya da meallerinde farklılıklar görünmektedir. Günümüzde bazı ilahiyat bilginleri kurban konusunda farklı görüşler sergilemektedirler. Rahmetli Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ e göre Kurban kesmek farz bir ibadet değildir. Bu noktada şöyle diyor Öztürk; “Kurban kesmek, geleneksel fıkha göre sünnet veya vacip bir ibadettir. İttifak edilen nokta, kurban kesmenin farz olmadığıdır. Ülkemizde bu, göz ardı ediliyor ve kurban farz ibadet gibi algılanıyor. Bu yanlış algılama doğal olarak art arda birçok yanlışı da beraberinde getiriyor.” Kuran’da “kan akıtın”emri olmadığının altını çizen Yaşar Nuri Öztürk ilave olarak “Kurban farz değil sünnettir. Maddi durumu yerinde olan kişilere sünnet olan kurban, fakirlere yardım için kesilmektedir. Kuran'da 'Hayvan kes' diye bir emir yoktur. Yoksula yardımdan söz edilmektedir” demekte, bir kişinin kurban sünnetini yerine getirmesi için mali bakımdan zekât verecek, Hac’a gidecek nitelikte olması gerektiğini belirtmektedir.

Günümüz ilahiyatçı yazarlarından R. İhsan Eliaçık kurban konusundaki görüşlerini şu sözlerle dile getirmektedir; “İslam’da kurban üç mezhebe göre Haca gidenler tarafından yerine getirilir. Hanefi mezhebinin içindeki küçük bir gruba göre herkes tarafından kesilmesi gerekir. Kevser Suresinde ‘namaz kıl, kurban kes’ dendiği iddia edilir, onun namaz kılmak kurban kesmekle alakası yoktur. ‘Allah’tan destek iste ve güçlüklere karşı göğüs ger’ demektir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tercih ettiği görüş, İslam’da Hanefi mezhebinin içindeki küçük, azınlık, marjinal bir görüştür. Asıl çoğunluğun görüşü benim savunduğum görüştür. Türkiye üzerinde kurbanın bu kadar yaygın olmasının sebebi Kur’ân’ı Kerim’den ve İslam’ dan kaynaklanmıyor, Şaman kültüründen kaynaklanıyor. Kurban kesmek isteyenler ki Hac’a gitmesi gerekenlerin yapması gerekiyor ama illa ‘ben de onlara katılmak istiyorum’ diyorsa kurbanın parasını yoksula, garibe bizatihi kendi eliyle vermelidir.İhsan Eliaçık bir başka konuşmasında ise şu açıklamalarda bulunuyor; “Kurban kelimesi, meallere orijinal Arapça metninde olmadığı halde sonradan sokuşturuluyor.  ‘Kurban’ kelimesi, ‘kurban kes!’ kelimesi ayetlere sokuşturulmuştur. Kur’ân’ın orijinal metninde ‘Müslümanlar her yıl Allah için hayvan kanı akıtmalı, kurban kesmeli’ diye bir emir yoktur.

Prof. Dr. Edip Yüksel ise; “Kuran’a göre kurban diye bir ibadet yoktur. Sadece, Hac (uluslararası sorunları tartışma konferansı) süresince konferanstaki yasakları (avlanma, hırçınlık ve kavgacılık, kadınlarla cinsel ilişki) çiğneyenler için öngörülen bir cezadır. Yani konferansa katılanlar içinde günah işleyenlerin mali bir ceza olarak halkı doyurması olayından ibarettir. Kurban edilecek hayvanın cinsi bildirilmemiştir. Duruma göre tavuk bile yeterli olabilir” görüşünü savunmaktadır.

Kuran araştırıcısı Hakkı Yılmaz’ a göre kurban; “kişiyi amacına yaklaştıran şey” demektir.  İlave olarak Hakkı Yılmaz şu görüşü savunmaktadır: “Kurban sözcüğü Türkçe dışında hayvan kesmeye verilen ad değildir. Hiçbir zaman Hak dinde hayvan keserek, insan keserek kurban diye bir şey yoktur. Peygamberin hayvan kesimiyle ilgili nakiller vardır. Onların hepsi de Hac döneminde Hac görevi içerisindeykendir.  26 tane rivayet vardır hepsi de Hac’a yöneliktir ve o da hediyedir. Hediye ise Hac görevi yapan Müslümanların yemesi içmesi için gönderilen hayvan demektir

Akademisyen Yrd. Doç. Dr. Emre Dorman’a göre ise kurban, hac vazifesi yerine getirilirken kesilmesi gereken bir şeydir.

Prof. Dr. Süleyman Ateş; “Farz değildir ama vaciptir. Kur’an’ı Kerim’de kurban kesmenin farz olduğunu söyleyen hüküm bulunmamaktadır” demekte, Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’ nun ise; “Kesin hüküm bulunmamaktadır. Kurbanla ilgili açık bir hüküm yoktur... İslam bilginlerinin büyük çoğunluğu sünnettir demiştir. Sırf farz olduğu şeklinde yanlış anlama olmasın diye kurban kesmeyen büyük sahabeler vardır. Hz. Ömer, Hz. Ebubekir gibi. Durumu iyi olanlar keser. Bu da sünnet namazı gibi, vitr namazı gibi algılanır” tarzında açıklamaları bulunmaktadır.

Prof. Bayraktar Bayraklı, Prof. Abdülaziz Bayındır ve Prof. Mehmet Okuyan gibi ilahiyatçılar  ise kurban kesmenin farz bir ibadet olduğu görüşünü savunmaktadırlar.

Diyanet İşleri Başkanlığı ise, “Kurban, Kur'an-ı Kerim, Sünnet ve icma ile sabit bir ibadettir. Kurbanın meşru bir ibadet olduğuna dair Kur'an-ı Kerim'de deliller mevcuttur. Et ve kanların Allah'a ulaşamayacağının, asıl olanın ihlâs ve takva olduğunun bizzat âyetin metninde yer alması bunu açıkça ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, kurbanı bir ibadet olarak kabul etmiş ve bizzat kendisi de kurban kesmiştir” görüşündedir.

Burada anlayamadığım bir şey var; Vahyin sahibi Yüce Allah, “Yemin olsun ki, biz, Kur’an'ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?” (Kamer 54) derken, neden yıllarını Kur’an araştırmalarına vermiş İslam düşünürleri kurban konusunu (başkası da var; örnek: başörtüsü) kolaylaştırmak yerine içinden çıkılmaz hale getiriyorlar? Neden ittifak edemiyorlar? 

Ben kurban konusunu kendi akıl süzgecimden geçirerek şu sonuca varıyorum:

Kurban kesmek farz bir ibadet değildir. Şartların oluşması durumunda Hac’da yerine getirilmesi gereken bir yükümlülüktür. Bunun yanı sıra isteyen maddi durumu müsait ise istediği kadar kesebilir. İnsanların illâ da kurban keseceğim diye kendilerini zora sokmaları, kredi kartı ya da banka kredisi ile kurban kesmeye çalışmaları doğru değildir.  Mâli durumu iyi olanların kurban kesmek yerine bir yoksulun hastane masraflarını, kirasını ya da ne bileyim çocuklarının eğitim giderlerini karşılamalarının takva yönünden Allah’ın daha fazla hoşuna gideceği bir davranış olacağını düşünüyorum. Ülke ekonomisi yönünden düşünecek olursak; hayvancılığın ölmeye mahkûm edildiği Türkiye’de her yıl binlerce hayvanın kurban uğruna yok edilmesi ibadetin amacına hizmet eder mi sorgulamak gerekir. Kurban derilerinin iştah kabartan bir rant yaratan piyasasını ve cemaatler ile kime ya da neye hizmet ettiği belirsiz bir takım türedi vakıflar tarafından istismar edilmesini de gözardı etmemek gerekir.  Son olarak, Kurban bayramının amacına uygun bir bayram olarak kutlanmasının, bizim samimi ve Allah’ın hoşnutluk duyacağı eylemlerimiz ile mümkün olabileceği kanısındayım. Bu vesileyle herkese gerçek bayramlar diliyorum.

Kurban bayramınız kutlu olsun!

Tülay Hergünlü

Çanakkale, 20 Ağustos 2018


Farkında mısınız?

Cumhuriyet dönemi kapandı, yerini “Başkanlık Sistemi” aldı ki dünyada böyle bir başkanlık sisteminin örneği yok.

Yeni sistem de A dan Z’ ye her şey değişecek. Devlet’in zaten yerinden oynatılmış olan temel taşları sökülüp atılacak. Bu durumda da;

Recep Tayyip Erdoğan 1. Başkan sıfatıyla (belki de kurucu başkan) tek adam haline gelecek. Yasama, Yürütme ve Yargı tamamen kontrolü altına girecek. Hiç bir kişi ve kurum bağımsız olmayacak…

1.Kurucu Meclis oluşturulacak ve kurucu Meclis sıfatıyla yeni bir Anayasa yapılacak.

Yeni Anayasa ile o üzerine titrediğimiz ilk 3 madde de değişecek. (Turkuaz-Beyaz bayrağa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti adının ve belki Başkenti’nin de değişmesine hazır olun)

Cumhuriyet rejimi ortadan kalkınca, zaten yıllardır anlamsızlaştırılmaya çalışılan Millî bayramların ve özel günlerin hiçbir değeri kalmayacak.  Hal böyle olunca da;

Cumhuriyet’in Kurucu Meclisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM)  açılış tarihi olan 23 Nisan 1920 tarihinin bir önemi olmayacak. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlanmayacak. Cumhuriyet’in 1. Meclisi, 100. yılını göremeyecek. Belki sadece Çocuk Bayramı olarak kutlanacak ama büyük olasılıkla farklı bir tarihe alınacak.

Atatürk’ün Samsun’a çıkışının ve Millî Mücadele’nin meşalesini yakışının tarihi olan 19 Mayıs 1919’un yerini büyük olasılıkla 15 Temmuz 2016 alacak. Adı da “15 Temmuz Gençlik ve Spor Bayramı” olarak değişecek. Erdoğan zamanı gelip vefat ettiğinde de eğer başkanlık sistemi devam ediyorsa, “15 Temmuz Recep Tayyip Erdoğan’ı anma Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanacak.

29 Ekim 1923 tarihinde kurulan Cumhuriyet’in dönemi sona erdiği için haliyle her yıl 29 Ekim’ de kutlanan Cumhuriyet Bayramı’ da tarih sayfalarındaki yerini alacak. Yani tıpkı 1. Meclis gibi Cumhuriyet’ de 100. Yılını göremeyecek. 

30 Ağustos Zafer Bayramı’nın yerini “15 Temmuz Zafer Bayramı” alacak, devrim şehidi Kubilay’ın yerine yeni devrim şehidi olarak Ömer Halis Demir anılacak.

Bu durumda 10 Kasım tarihi, içinde devlet kademesinin yer almadığı sadece halkın katılımıyla oluşan nostaljik anma törenlerine dönüşecek. Nesil değiştikçe belki bu anmalarda ortadan kalkacak. Belki de bazılarının dediği gibi “Anıt Kabir’i de yıkacaklar ya da başka bir yere taşınacak.”

Yörelerdeki anma günleri Örnek; Şanlıurfa’nın, İzmir’in ve diğerlerinin düşman işgalinden kurtuluşu; Atatürk’ün Ankara ya da başka yerlere geliş törenleri yapılmayacak. Seymenlik bile ortadan kaldırılabilecek.

Büyük olasılıkla Türkiye’nin dört bir yanında Atatürk’ün ziyaretlerinde ikametgâhına ayrılan ve ölümünden sonra da müze haline getirilen Atatürk Müze Evleri boşaltılacak. Buralar otel, motel, rezidans ya da başka mekânlara dönüştürülecek.

Başkan Recep Tayyip Erdoğan’a, “Başkomutan”, “Gazi” ve “Paşa” unvanları verilecek. Başkanlık sisteminin yeni meclisi büyük olasılıkla 15 Temmuz’da gösterdiği cesaret (…) nedeniyle “Üstün Hizmet ve Cesaret Madalyası” ya da “ “ İstiklâl Madalyası” filan verilecek.

Erdoğan gençlere;  “Eyy dindar ve kindar nesil, başkanlık sistemini biz kurduk onu yüceltecek olan sizlersiniz” diye seslenecek. Tarih kitaplarında Recep Tayyip Erdoğan’ın “15 Temmuz savaşları yer alacak.

3. Hava Limanı’na büyük Olasılıkla “Recep Tayyip Erdoğan” ya da “RTE Hava Limanı” adı verilecek.

*

40’ lı yıllarda ilk adımlarının atıldığı “Karşı devrim hareketi” başardı; farkında mısınız?

“Cumhuriyeti biz kurduk, onu yaşatacak ve yükseltecek olan sizlersiniz” demişti Başkomutan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK.

Yaşatamadık; farkında mısınız?

Tülay Hergünlü

25 Haziran 2018

Hamiş: Değerli okuyucularım; Bu yazı siyaset ile ilgili son yazımdır. Bundan sonra daha farklı konularda yazmaya çalışacağım. Umarım, yine birlikte oluruz. Sevgiler…

 


Bu vebalin hesabı nasıl verilecek?
İki gündür dört bacağı ve kuyruğu kesilmiş bir vaziyette Sakarya’da bir ormanda bulunan siyah yavru köpeğin görüntüsü gözümün önünden gitmiyor. O fotoğraf her aklıma geldiğinde içimde bir şeyler kopuyor, yüreğim yanıyor, içim kanıyor.
Bu nasıl bir vahşettir, bu nasıl bir ruh halidir; bunu yapan nasıl bir insandır, ya da insan mıdır?

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, “Kepçe operatörünün orada iş yaparken kazaen ayaklarının kesildiği yönünde ön bir tespit var” açıklamasında bulunmuş. (daha sonra bu iddianın kendisine inandırıcı gelmediğini söyledi) Yani bu vahşetin sebebi bölgede çalışma yapan bir kepçe operatörü olduğu sanılıyormuş! Başka bir iddiaya göre de bu cinayeti işleyenler Suriyelilermiş!
Hangi nedenle olursa olsun bu bir cinayettir. Cinayet diyorum, çünkü bu olayın bir insanı öldürmekten farkı yoktur. Aynı şekilde hayvanların önüne zehirli yiyecek atarak öldürmekte cinayettir.

Bu toplum bu görüntüyü nasıl sinesine çekecek?
O yavrunun yürek parçalayan görüntüsünü beynimizin ücra bir köşesine atıp unutacak mıyız?
Bu cinayet, yapanın yanına kâr mı kalacak?
O yavru köpeğin kara gözleri yaşadığı acının hesabını bizlerden sormayacak mı?
“Kepçe operatörü kazayla yapmış” deyip ki çok da inandırıcı gelmiyor, içimizi mi soğutacağız?
Biz millet olarak hangi ara bu kadar zalimleştik?

Ne yazık ki hayvanları öldürenler ya bulunamıyor, bulunsalar da ceza almıyorlar. Birkaç gün önce Bodrum’da zehirli kıyma ile öldürülen onlarca kedi köpek ve tavuğun faili ya da failleri bulunabildi mi? Karnını doyurmak ümidiyle zehirli kıymaya yaklaşan ancak ölümle kucaklaşan biçare hayvanların tek istedikleri; sevgi ve bir lokma yiyecek.
Bildiğimiz kadarıyla hayvan hakları ile ilgili yasa tasarısı aylardır kanunlaşmayı bekliyor. Yavru köpeğin ölümü üzerine Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “Seçimden sonra ciddi adımların atılacağı ve ağır cezai yaptırımlar getirileceği” yönünde açıklamalarda bulundular. Biz de vatandaş olarak soruyoruz;
Elinizden tutan mı var? Vekil maaşlarının bir gece yarısı jet hızıyla düzenlendiği Meclis’ de hayvan hakları yasasının geçirilmesi neden seçimlerden sonraya bırakılıyor?
***
Özü sevgi ve merhamet olan İslam dini, tüm canlılara iyi davranmayı emreder. İyi bir insanı tarif ederken; “O çok iyi bir insandır; karıncayı bile incitmez” deriz. Karıncayı bile incitemeyecek bir merhamet ile donatılmış olan insanoğlu nasıl oluyor da “aşağılıkların daha da aşağısına” (tabir Kur’ân’a aittir) düşebiliyor?
İnsanlar kadar diğer canlıların da yaşmaya hakları vardır. Bu hakkı onların elinden almak zalimliktir. Aylardır raflarda bekletilen Hayvan Hakları Kanunu’nun yeniden gözden geçirilerek (hayvanlara işkence etme, tecavüz ve öldürme suçlarına, insanlara verilen ceza ile eş değerde cezalar getirilerek) bir an önce çıkartılması ve hayata geçirilmesi gerekmektedir. Yoksa millet olarak bu yavru köpeğin vebalinin altında kalırız…

Tülay Hergünlü
İstanbul, 16 Haziran 2018


“Hem Tanrı’ya hem de paraya (Mamon) kulluk edemezsiniz”

Hastalıklı et ithali konusunun üzerinden günler geçti ve tıpkı diğerleri gibi bu haber de unutuldu. Ancak biz gündem de tutmaya kararlıyız. Önce konuyu kısaca hatırlayalım;
Basında yer alan vahim bir iddiaya göre; Türkiye ‘nin 2011-2012 yıllarında Polonya’dan ithal ettiği yaklaşık 3 bin sığır etinde Deli dana hastalığına rastlanmış. Durum Polonya’nın, başlattığı bir soruşturma kapsamında Türkiye’den yardım istemesiyle ortaya çıkmış. Hani bizimkilerin haberi bile olmamış diyeceğim ama Tarım Bakanlığı yetkilisi, Polonya’daki Deli dana salgınını doğrularken, olayın Türkiye ile ilgisi bulunmadığını öne sürmüş. (Cumhuriyet) Yani Türkiye’ye getirilen etlerde Deli dana hastalığına rastlanmamış. İyi ki de rastlanmamış zira Allah’a emanet yaşıyoruz…

Gıda terörü Türkiye’de özellikle de kanserin yaygınlaşmasıyla can almaya devam ediyor. Sorumsuz ve acımasız yetkililerin, menfaat uğruna ülke de yenecek sağlıklı bir gıda ürünü bırakmadığı bilinen bir gerçek. Tüm bunlar tamam da bu olayda bana göre hastalıklı etlerin ithal edilmesinden daha korkunç bir gerçek var o da uzmanların bir soruya verdiği cevap…
Soru; “Tahlil sonuçlarına baktınız mı?
Cevap; “Bize sonradan gönderilen tahlil raporları Polonya dilinde yazıldığı için ne yazdığını anlamadık”
İşte bu cevap, Türkiye’de işlerin nasıl yürütüldüğünün çarpıcı bir itirafıdır…
“Lisanını bilmediğin ülkeden neden alış veriş yapıyorsun?” diye soracağız ama biz de çok şükür aptal değiliz. Uzmanların tüm dünya dillerini bilmelerinin mümkün olmadığını biliyoruz. Bu durumda sorunun, hazırlanan belgelere Türk konsolosluklarında tercüme ettirilmiş birer nüshalarını ekleyerek ya da tahlil raporları sonradan gönderildiyse, Türkiye’de ki yeminli tercüme bürolarında tercüme ettirilerek çözülmesi çok zor bir işlem olmasa gerek. Kaldı ki iş bittikten sonra gelen tahlil raporları tercüme ettirilse neye yarar! Bu durumda “uzman” dedikleri kişiler ya ehliyetsiz yani işi bilmiyor, ya umurunda değil, ya da üç beş kuruşa bazı usulsüzlüklere göz yumuyor…

Türkiye’ye kaçak ya da kayıt dışı yollardan başka gıda ürünleri de girebiliyor. Örnek; Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) Hani şu mısırdan üretilen ve kimyasal bir takım işlemlerden geçirilen mısır şurubu… Geçtiğimiz yıl 350 bin ton civarında kaynağı ve kimliği belirsiz şeker yediğimiz ortaya çıktı. Uzmanlar, pancar satışının azalıp şeker tüketimin artmasını NBŞ üretiminin yükselmesine ya da kaçak yollardan ülkeye kimliği belirsiz şeker girmesine bağlıyorlar. Sonuç, yukarıdaki tespitlerimizi haklı çıkartacak nitelikte…
Evet, bugün Türkiye’de yaşanan gıda terörü, beton terörü, etnik ve dinî terör ve benzerlerinin yaşanmasının bir tek sebebi vardır; para… Kısaca insanın içine düştüğü ahlâksızlık çukuru…
Her köşesinde bir camisi olan, imamlar ordusu besleyen, 7-8 bakanlığın bütçesinden fazla bir bütçe tahsis edilen dev bir Diyanet kurumuna sahip olan, 24 saat dillerinden Allah, peygamber Kur’ân kelimelerini düşürmeyen Türkiye’ de paraya tapanların sayısı gittikçe çoğalıyor.
Diğer taraftan da çalıyor, çırpıyor, rüşvet alıyor, hastalıklı ya da kaçak gıdaların piyasaya sürülmesine göz yumuyor.
Ne için? Para için…
Her şey dönüp, dolaşıp paraya dayanıyor.
Sevgili kardeşlerim; “Hem Tanrı’ya, hem de paraya (mamon) kulluk edemezsiniz!”
İkisinden birini tercih etmek zorundasınız. Her iki dünyada da akıbetiniz tercihinize bağlıdır.

Bugün görevinizi hakkıyla yerine getirmemek gibi bir özgürlüğünüz var elbette… Bu sayede kendinize rahat ve konforlu bir yaşam da sağlayabilirsiniz. Vatandaş hastalıklı et yemiş, NBŞ kullanmış ne gam! Ama unutmayınız ki “İlâhi adalet” diye bir gerçek var… Madem bu ülkede beşeri adalet uygulanamıyor o zaman İlâhi adalet er ya da geç devreye girecek ve cezanızı verecektir…
O vakit sizi para tanrınız da kurtaramayacaktır, bilesiniz.

Tülay Hergünlü
İstanbul, 30 Mayıs 2018


Osmanlı’dan günümüze ekonomik iflaslar -1-

“1854’e gelindiğinde hazine boşalmıştır, Osmanlı hanedanı ise şaşaalı günlerine dönme arzusuyla kıvranmaktadır. Bizzat İngilizlerin telkinleriyle Galata’daki Yahudi bankerler keşfedilir. Böylece ilk borçlanma başlar. Borç para almanın cazibesine kendini kaptıran Osmanlı, ödünç paralarla Kırım seferi düzenler ancak sonuç Kırım’ın elden çıkması ve büyük toprak kaybı olur. Diğer taraftan Avrupa saraylarına özenen padişah, yine borç paralarla Dolmabahçe Sarayı’nı inşa ettirir. 1881 yılına gelindiğinde Osmanlı artık borçlarını ödeyemez hale gelmiştir. Sonunda moratoryum (borç erteleme ya da iflas) ilan etmek zorunda kalır ve uluslararası iflas masasına oturtulur. İngiltere, Fransa ve İtalya tarafından oluşturulan “Düyun-u Umumiye” ile Osmanlı Maliyesi’ ne el konulur. Böylece Padişah II. Abdülhamit, Muharrem Kararnamesi‘ ne kuzu kuzu imza atar.

1958 yılına gelindiğinde Türkiye’nin ekonomisi iflas etmiştir! 1938 yılına kadar sürdürülen borçsuzluk prensibi terk edilmiş, yatırıma yönelik olmayan kredili ithalatın artması ve alınan kredilerin istikrarlı bir kalkınma planı çerçevesinde kullanılmaması; beklenen düzeyde yabancı sermayenin gelmemesi ve daha başka nedenler, ülkenin borç batağına saplanması sonucunu doğurur. Atatürk, karşılıksız para basımına her zaman karşı çıkan bir iktisadi politika izlemiştir. DP iktidarına kadar Türkiye, banknot basımından uzak durmuştur. Atatürk’e göre dış itibar ve mali saygınlık vazgeçilmez unsurlardır. Ne yazık ki DP iktidarı için bu kavramlar bir şey ifade etmekten çok uzaktır. 1950 yılından itibaren Menderes hükümeti, Merkez Bankası’nı âdeta para basmak için kullanmaya başlar. 1950’de tedavüldeki (dolaşım) para 1 milyar 50 milyon iken, 1958 yılında bu rakam yüzde 180 oranında artarak 3 milyar 52 milyon liraya çıkar. Dış ödemeler dengesi ise 67 milyar 863 milyon dolar açık vermektedir. Bu durumda Dünya Bankası, Ankara temsilcisini çekerek yardımı keser, Amerika ise malî reform yapılıncaya kadar daha fazla yardım yapılmayacağını açıklar. Ve nihayetinde Türkiye, moratoryum yani borç ertelemesi talebinde bulunur.

Dış borçların taksit ve faizleri ödenememektedir. Osmanlı’dan sonra Cumhuriyet döneminin ilk iflasıdır. DP yelkenleri indirir; Paris’te ABD ve finans çevreleriyle Duyun-u Umumiye benzeri bir masaya oturulur. Adına “4 Ağustos Kararları” denilecek olan bir anlaşma ile Türkiye’nin iflası tescillenir. Hükümet, Uluslararası Para Fonu (IMF) nun baskısıyla, Cumhuriyet tarihinin en yüksek kur ayarlamasını yapmak zorunda kalır; 1 Amerikan Doları 2 lira 80 kuruştan 9 liraya çıkar. IMF’den 359 milyon dolar dış yardım sağlanır. 1958 yılı, iflasın dışında en fazla borçlanılan yıl olarak da tarihe geçer. DP, 8 yıllık iktidarında Türk ekonomisini batırmış; 15 yılda elde edilen kazanımları bir çırpıda yok etmiştir.

1980 yılında Süleyman Demirel, Bülent Ecevit’in AP-CHP işbirliğini reddeder. Ekonomik ve asayiş sorunlarını tek başına çözebileceğine inanmaktadır. Yeni hükümet kolları sıvar ve adına “24 Ocak Kararları” denilecek olan bir ekonomik istikrar paketi hazırlamak için harekete geçer. Demirel bunun için Turgut Özal’ı Başbakanlık Müsteşarı olarak atar. Bu paket aynı zamanda da Türk ekonomisinin IMF’ye tam teslimiyeti anlamına gelmektedir. IMF ile yeni bir anlaşma imzalanır ve Türk parası Amerikan Doları karşısında yeniden değer kaybına uğratılır. Dolar, TL karşısında 47,10 TL’den 70 TL’ye yükseltilir. Dolar bu kadarla kalmayacak, 1980 yılında tam 8 kez TL karşısında değer kazanacak ve esnek kur uygulaması ile yılın sonunda 89,25 TL.’ye yükseltilecektir. IMF anlaşması sonucunda kredi muslukları da açılacaktır. 
Maliye Bakanı İsmet Sezgin basına yaptığı bir açıklamada, “dünyada yiyecek maddesi ithal etmeyen birkaç ülkesinden biri olan Türkiye’nin bu özelliğini Cumhuriyet tarihinde ilk defa bu yıl kaybettiğini” söyler.

1986 yılı icra ve iflas olaylarının hayli arttığı bir yıl olur. İstatistikî verilere göre 24 Ocak 1980 kararlarından sonra 6 yıl içinde tam 980 şirket iflas etmiş, 114 şirkette Konkordato (Yeni bir ödeme planı) talebinde bulunmuştur. Ayrıca 10 bin 993 şirket tasfiye yoluna gitmiş, 68 bin 945 şahıs şirketi de ticareti terk etmiştir. 1986 yılının sonuna gelindiğinde batık ve/ veya donuk krediler büyük miktarlara ulaşmış, peş peşe firma iflasları ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu yıl, batık sermayelerin yanı sıra üretim ciddi oranda düşerken ihracat da durma noktasına gelir. Durum, bankalar için de pek iç açıcı değildir. 1986 yılında ciddi denetimler yapmaya gerek duymadan kredi musluklarını iyice açan bankalar, iflas ve hacizlerle ortaya çıkan batık krediler nedeniyle ciddi sarsıntılar geçirmektedir.

Ekonomide yaşanan darboğaz, devletin dolaylı olarak firma kurtarma operasyonlarına yönelmesine neden olur. Kamuoyunda “Kurtarma Yasası” olarak bilinen kanun yayınlanır.
24 Ocak modeli ekonomi, ülkeye önce sanal bir ferahlama getirmiş ardından da korkunç bir darboğaza sokmaktan başka bir işe yaramamıştır. Ancak her devirde olduğu gibi Özal ekonomisi de kendi zenginini yaratırken, “orta direk” denilen kesimi tamamen yok etmiştir. Tüm bu yaşananları adeta pembe gözlük takarak izleyen Turgut Özal ise şunları söyleyebilmektedir: “3 yılda 30 yıllık iş yaptık” (…) “
Tülay Hergünlü
İstanbul, 12 Mayıs 2018


Osmanlı’dan günümüze ekonomik iflaslar -2-

“1994 yılı Türkiye açısından ekonominin tam anlamıyla iflas ettiği bir yıl olur. 1950’li yıllarda Menderes iktidarı ile başlatılan borçlanmaya dayalı iktisadi siyaset, Demirel, Özal ve Çiller zamanında da devam ettirilir. Uluorta harcamalar sonucunda dış borç ve bütçe açığı yükselir. Ekonomi alarm vermeye başlar. Nihayet 14 Ocak 1994 tarihinde Cumhuriyet tarihinin Atatürk’ten sonra ki en bunalımlı krizlerinden biri daha yaşanır. Amerikan Doları’nın hızlı yükselişi önlenemez ve halk, bankalara hücum eder. Uzun para çekme kuyrukları oluşur. Bankalar verdikleri kredileri geri istemeye başlarlar. Borsa çöker; dövizle borçlanan firmalarda arka arkaya iflas edenler hatta intihar edenler olur. Sonuçta DYP-SHP hükûmeti tarafından o meşhur “5 Nisan kararları” alınır. Türkiye’nin tarihindeki en büyük kemer sıkma politikası açıklanır. Doların aniden yükselmesi, birçok şirketi ya iflas ettirir ya da iflas durumuna getirir. Vergiler ve faizler yükselir, enflasyon yüzde 100’ü aşar. Bu durum iğneden ipliğe her şeyin zamlanmasına da neden olmaktadır. Hükûmet yeniden IMF’nin ipine sarılır ve o kaçınılmaz Stand-by anlaşmalarından biri daha imzalanır.”

1938’ den itibaren uygulanan borçlanmaya ve ithalata dayalı ekonomik politikalar Türkiye’nin belini doğrultmasına izin vermemektedir. 1998 yılında uygulamaya alınan sıkı para politikası ve enflasyonu düşürme programını Asya-Rusya krizi sekteye uğratır ve milyarlarca dolar sıcak para yurtdışına kaçar. Ekonomik daralma kaçınılmazdır. Faizler yükselir, dış borç fırlar. Hazine iç borçları döndüremeyecek noktaya ulaşır ve kaçınılmaz son; 1999 yılının Aralık ayında hükûmet, IMF ile yeni bir Stand-by anlaşması imzalar ve üç yıllık bir yeniden yapılandırma dönemi oluşturulur.

19 Şubat 2001’ de Millî Güvenlik Kurulu (MGK) toplanır. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında süren gerilim patlama noktasına ulaşır ve o meşhur “Anayasa kitapçığını fırlatma” olayı yaşanır. Akabinde de borsa çakılır ve faizler fırlar. Zaten bıçak sırtında duran Türkiye ekonomisi tamamen dibe vurur. 21 Şubat 2001’de tarihe “Kara Çarşamba” olarak geçen Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birisi daha patlak verir. Arka arkaya meydana gelen iflaslar nedeniyle çok sayıda işyeri kapanır, binlerce çalışan işsiz kalır. Piyasalar durgunlaşır. Sonuç olarak ABD’ den ithal edilen Kemal Derviş ile IMF’ nin “güçlü ekonomiye geçiş” programı uygulamaya konulur.

2002 yılında Türkiye’ de siyaset, “milli görüş” lehine ciddi bir zafer kazanır. Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti, ya da halkın deyimiyle AKP) iktidara gelir. Yeni hükûmet Kemal Derviş ve IMF’ nin “güçlü ekonomiye geçiş” programını noktası, virgülüne aynen uygulamaya koyulur. 1999-2002 yılı krizinin sonrasında bir üç yıllık Stand- by anlaşması daha gerçekleştirilir. 2003-2008 arasında gösterdiği hızlı büyüme ile Türk ekonomisi dosta düşmana “bir ekonomik başarı” (!) örneği olarak sunulur. İşin en ilginç yanı ise bu “ekonomik başarı” yı uluslararası finans kuruluşları da kabul etmektedir.

2008 yılına “Küresel ekonomik kriz” damga vurur. ABD’ de konut piyasasında başlayan ve finansal piyasaların ardından reel kesime de sirayet eden ve BM’ in “yüzyılın krizi” olarak tanımladığı kriz, dünyanın tanınmış dev finans sektörlerini yutar. Başbakan, “Ekonomik kriz bize teğet geçiyor!” der. Ancak “önünde sonunda Türkiye’nin kendi ekonomik krizini yaşayacağını” düşünen ekonomistler vardır. Nitekim ABD hapşırınca Türkiye nezle olur. Paniğe kapılan bankalar kredi borcu olan şirketlere borçlarını ödemeleri için baskı yapmaya başlarlar. Karşılıksız çekler son yılların en yüksek seviyesine ulaşır, döviz ve banka kredi faizleri fırlar! Emlak, otomotiv, tekstil sektörü sallantıya girer. Firmalar batar, ya da tamamen kapanır.

Krizinin ardından Türkiye daralma sürecine girer. IMF ile yeni bir Stand-by anlaşması için görüşmeler sürmektedir. 2009 yılı başlarında “Ek vergi istiyorlardı” gerekçesiyle IMF ile görüşmeler resmen bitirilir. Türkiye kendi yağıyla kavrulmak, bütçelerini kendisi düzenlemek niyetindedir. Ancak, her ne kadar “biz IMF’ ye borç verecek” duruma geldiğimiz söylense de gerçekler hiç de böyle değildir. Türkiye adı konulmamış ya da üstü örtülen bir ekonomik krizin içine girmiştir. Nitekim 2015 yılında Türk ekonomisi “gelişmekte olan ekonomiler” arasında en kırılgan ekonomiye sahip bir ülke konumuna yükselir. İyice hızlanan işsizlik ve enflasyonun yükselişine dur diyemeyen ve eldeki millî varlıkların sonuna yaklaşan hükûmet çareyi Varlık Fonu kurmakta arar. Amaç, elde kalan son değerli varlıkları teminat göstererek borçlanmaya devam edebilmek ve balon ekonomisini sürdürebilmektir.

2018 yılına gelindiğinde piyasalar yangın yerine dönmüştür. 15 yılda tamı tamına 331 milyar dolar dış borç alan, küresel tefecilere 150 milyar dolar faiz ödeyen, içerdeki bankalara da 650 milyar (eski parayla katrilyon) TL ödeyen Türkiye, (bu arada bankaların çoğunluğunun yabancıların elinde olduğunu da belirtelim) kurlardaki önlenemeyen yükseliş ile tamamen krize girer. Amerikan doları 4 TL sınırını zorlamaktadır. Merkez Bankası’nın Ocak ayından bu yana 10 milyar TL karşılıksız para basması da bir çözüm olmamıştır. Ekonominin lokomotifi inşaat sektörü de büyük bir durgunluk içine girmiştir.

Borçların ödenememesi sonucunda haczedilen konutlar bankaların elinde patlar. Ormanlar, araziler, paha biçilemeyen kupon araziler yapılaşmaya kurban edilirken, ne yazık ki Türkiye’nin ekonomisi de betona gömülmektedir. Şeker fabrikalarının tamamının satılması da bir çözüm getirmeyecektir. Geçmişte Menderes ve Özal’ın borçlanarak ve mevcut varlıkları satıp paraya çevirmek marifetiyle uygulamaya çalıştığı sistem, aynı sonucu vermek üzeredir; Ekonomik iflas…

Seçimler 2019 yılında gerçekleştirilecektir ancak dayanacak güç kalmamıştır. Durum her geçen gün kötüleşmekte, başta et ve mazot fiyatları olmak üzere pahalılığın önüne geçilememektedir. Piyasalardaki yangın, evlerde ki mutfaklara da sıçramaktadır. Nisan ayı gelir ve Amerikan Doları 4 TL’ yi geçeceği sinyalini verir. Küçük muhalefet 26 Ağustos’ta erken seçime gidilmesi teklifini getirir. Ama bir sorun vardır; O tarihe kadar nasıl dayanılacaktır? Ya dolar 5 TL’ ye dayanırsa? Ya durum daha da kötüleşirse? Ya oylar tamamen erirse? Nihayet 18 Nisan 2018 günü bir karar alınır; 24 Haziran 2018 tarihinde, “baskın erken seçime” gidilecektir.
Partilerin hazırlanması için önlerinde sadece 66 günlük bir zaman vardır. Sonuç olarak ekonomi ve siyaset 66’ ya bağlanmıştır bağlanmasına da karar piyasaları rahatlatmamaktadır. Zamlar vatandaşın başından aşağıya bir konfeti gibi yağmaktadır. Dolar ise 5 TL. sınırına dayanmıştır…
Dizginlenemeyen ekonomik krizler, geçmişte olduğu gibi bugün de iktidarları koltuklarından düşürebilmektedir.
Hani, “Neden bu kadar kısa sürede seçime gidiyoruz” diye soruluyor ya; İşte yukarıda anlattığımız nedenlerden dolayı…
Düşmemek için…

Tülay Hergünlü
İstanbul, 17 Mayıs 2018


23 Nisan’da çocuklarınıza NUTUK armağan edin

“Türkiye, dünyada çocuklara bayram armağan eden tek ülkedir. Atatürk TBMM’nin 23 Nisan 1920’deki açılış tarihini, çocuklara bayram olarak armağan etmiştir.  İlk kapsamlı “Çocuk Bayramı” kutlamaları 1927’de Atatürk’ün himayesinde gerçekleştirilir.  Hikâyesi şöyledir:

            1921’de Atatürk’ün talimatıyla Himaye-i Etfal Cemiyeti (HEC) kurulur. Cemiyet’in amacı Millî Mücadele sırasında savaşta yetim kalmış çocuklara bakmaktır. Aynı yıl Atatürk, HEC’in korumalığını da üstlenir.  23 Nisan 1923’ ten itibaren HEC, yetim ve öksüz çocuklar için yardım toplamaya başlar. 23 Nisan’ın çocuk bayramı olmasını isteyen Atatürk, yardım faaliyetlerine destek verir.

            23 Nisan başlangıçta sadece “Millî Bayram” olarak kutlanır. Saltanat kaldırılınca da Hâkimiyet-i Milliye Bayramı olarak ilan edilir. 1925 yılına gelindiğinde 23 Nisan, Millî Bayram’ın dışında  “Çocuk Günü”, 1926’dan itibaren de “Çocuk Bayramı” olarak kutlanır. Atatürk, çocuklara arabalarından birini tahsis eder ve Cumhurbaşkanlığı bandosunun çocuklar için konser vermesini temin eder. Bu yıl cemiyetin binalarından birine “Çocuk Sarayı” adı verilir ve bir de çocuk balosu düzenlenir. Baloya, İsmet İnönü’nün çocukları da katılırlar.

1929 ve sonraki yıllarda 23-30 Nisan haftası “Çocuk Haftası” olarak anılacaktır. 1933 günü etkinlikleri sırasında, Atatürk çok zarif ve anlamlı bir davranışta bulunacak; çocukları makamında kabul ederek bir çocuğu yerine oturtacaktır. Atatürk’ün bu davranışı sonraki yıllarda bir gelenek halini alacaktır. 1935’te bayram, “Ulusal Egemenlik Bayramı” olarak adlandırılacak, 1981’de kabul edilecek olan bir kanunla da “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak birleştirilecektir.

            1979 yılında 23 Nisan Çocuk haftası, “Uluslararası Çocuk Yılı” olarak ilan edilecek, 1980 yılında da Ankara’da, bütün illerden gelen çocukların katılımı ile Ulusal Çocuk Parlamentosu oluşturulacak; Türkiye Radyo Televizyon (TRT) kurumu da komşu ülkelerden çocukları törenlere davet edecektir.

            İkibinli yıllara gelindiğinde, Anadolu’nun ateşler içinde yandığı, cephelerde binlerce şehit verdiğimiz günlerde Millî Bayram olarak ilan edilen 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın kutlamaları türlü bahanelerle iptal edilecektir.  23 Nisan haftasına başka başka kutlamalar (!) sıkıştırılarak Millî Bayram’ın gölgelenmesi için elden gelen her türlü gaflet ve dalalet sergilenecektir.”

Anneler, babalar; işte tüm bu gaflet ve dalaleti engelleyecek tek yol; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği çağdaş ve laik bir eğitimden geçmektedir. Cumhuriyet’in kurucusunun adının, tüm kurum ve kuruluşlardan silindiği, ders kitaplarından çıkartıldığı,  Cumhuriyet rejiminin yerini “başkanlık sisteminin” almak üzere olduğu bu günlerde çocuklarınıza gerek tarihimizi anlatan kitaplar okutun. 

            Bugün, çocuklarınıza vereceğiniz en anlamlı armağan NUTUK’ tur. NUTUK, bizzat Atatürk tarafından kaleme alınmıştır ve İstiklâl savaşımızın ve Cumhuriyet’imizin kuruluşunun tüm safhalarını anlatan bir kaynak kitaptır.

            Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının ve 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın 98. Yıl dönümü tüm çocuklarımıza ve Türkiye’mize kutlu ve mutlu olsun!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 23 Nisan 2018

Tülay Hergünlü, İngiliz Sicimi’nden Amerikan Bezi’ne, Sayfa: 76-77, Doğu Kitabevi Yayınları

 


Cuma’nın hayrı

Cuma günü geldiğinde sosyal medya üzerinde bir “Hayırlı Cumalar” faslı sürüp gidiyor. Herkes birbirine; “nasılsın?”, “bir şeye ihtiyacın var mı?” sorusunu sormadan “hayırlar” diliyor, Cuma gününe kutsallık atfediyor. Uzun zamandır bu konuda yazmak istiyordum, kısmet bu güneymiş. Öncelikle bakalım Cuma’nın anlamı neymiş:

Cuma’nın anlamı, benim anladığım kadarıyla; toplanmak, bir araya gelmek demektir. Bir diğer anlamı ise Cuma toplanması küçük konferans, Kâbe’de toplanma/ hac ise büyük konferanstır.

Cuma’nın hayrı yine benim anladığım kadarıyla namazı camide kılmakta değil, camide toplanmakta; bir araya gelip dertleri ve sevinçleri paylaşıp, kaynaşmakta, bir insanın derdine çare olmakta, borçlu olanın borcunu ödemesine yardım etmekte, bankalara esir düşmesine izin vermemekte yatmaktadır. Cuma’nın hayrı, komşusu aç yatarken, tok yatmamakta, o ağlarken gülmemekte yatmaktadır. Cuma’nın hayrı işsize iş, evsize ev, eşsize eş, aşsıza aş, hastaya şifa bulmakta yatmaktadır. Cuma’nın hayrı güler yüz de tatlı dil de yatmaktadır. Cuma’nın hayrı her türlü canlıya sahip çıkmakta yatmaktadır. Kısaca Cuma’nın hayrı, insanca yaşamakta ve yaşatmakta yatmaktadır. Yoksa içi doldurulamamış boş dileklerle Cuma’nın hayrı yerine getirilemez.

Cuma gününün kutsallığına gelince; Allah’ın her günü kutsaldır. Ancak bana göre Cuma’nın kutsallığı, insana hizmet edilmesinde yatmaktadır. İçi takva/kötülükten korunma/erdemlilik ile doldurulmuş her gün kutsaldır. Cuma gününde salt namazı camide kılıp, hutbeyi dinleyip, cemaat ile doğru dürüst selamlaşmadan, konuşup dertleşmeden, derdi, kederi paylaşmadan dağılmak, Allah’ın işaret ettiği amacı es geçmek anlamına gelmektedir. Hal böyle olunca da “Cuma’nın hayrı” hayra dönüşmemektedir. Oysaki asıl amaç, Cuma günleri konu komşu, esnaf, kim varsa bir araya gelip bir mazlumun derdine çare bulmaktır. İnsanın sıkıntısının farkına varmaktır…

Örnek; Bir vatandaşın sıkıntısını gidermek, ona borç vermek, bu kişinin bankaların (küresel sermayenin) eline düşüp, faiz sarmalında boğulmasını önlemek, Cuma’nın hayrına uygun düşen bir davranıştır. Keza bir işsize iş bulmak, onun yanlış yollara sapmasına engel olmaktır.

Allah’ın, Cuma günleri, öğle namazını evler de değil de mescitlerde kılınmasını istemesinin anlamı budur. Esasında Cuma namazını camilerde kılmak diye bir zorunluluk da yoktur. Cami’ nin dışında evlerde, iş yerlerinde nerede olursa olsun cemaat oluşturup topluca namaz kılmak, şükretmek ve hayırlarda yarışmak mümkündür. Allah’ın yeryüzünde her yer Cuma’dır; toplanma, paylaşma yeridir. Yoksa Allah sizin namazlarınızı nerede kıldığınızla ilgilenmez.

Son söz; Toplanmanın hayra ve yardıma yönelik bir amacı yoksa Cuma’nın da bir hayrı ve anlamı yoktur. “Hayırlı Cumalar” dilemek elbette güzel bir davranış şeklidir ancak, gereğini yerine getirmeden bol keseden savrulan içi boş dileklerin kimseye bir yararı bulunmamaktadır.

Her günümüzün hayırlı olması, hayırlarla dolması dileğiyle…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 23 Mart 2018


Tarih yalan söylemez!

Çanakkale zaferlerinin 103. Yıldönümünü kutlamaya hazırlanıyoruz. Ama ne kutlama! Yıllardır gerçek bir zaferin tarihinin içine sahte ve hurafelerle dolu bir tarih monte ettiler ve Çanakkale’ nin ruhunu zedelediler…

Tarih sahnesine çıkarak, tarihin akışını değiştiren; Emperyalizme ilk tokadı atarak Anadolu’nun kilidinin kırılmasını engelleyen ve Emperyalist ülkelerin Türkiye üzerindeki planlarının ilk bozulduğu yer olan Çanakkale’nin şanlı tarihinden Mustafa Kemal Atatürk’ü çıkarttılar.

Aklın ve bilimin yerine “yeşil sarıklıları”, aksakallıları”, “ebabil kuşlarını” yerleştirdiler…

“İstedikleri her şeyi alanlar”, çoluk, çocuğu her yıl Çanakkale şehitliklerine götürüp, beyinlerini yıkadılar. Mustafa Kemal Atatürk’ü değil, uydurdukları tarihi anlattılar.

AKP iktidarı döneminde Çanakkale savaşlarının içinden Atatürk’ü çıkartan zihniyet, Türk İstiklâl Savaşı’nı da görmezden gelerek, sanki böyle bir savaş yapılmamış gibi davrandılar. Enver Paşa’nın beceriksizliği yüzünden binlerce Türk evlâdının tek bir kurşun dahi atamadan, donarak ölmesine neden olan Sarıkamış faciası her yıl anılırken, Kurtuluş Savaşı’nın gerçekleştiği yerler ziyaretçisiz bırakıldı, şehitleri unutuldu. Yıllar sonra malûm zihniyet “1. ve 2. İnönü Savaşları yapılmamıştır”, “aslında Kurtuluş Savaşı diye bir savaş da gerçekleşmemiştir”, “Yedi düvele karşı savaşılmamıştır, Yunanistan’la savaşılmıştır,” “Çanakkale Savaşlarını Türk değil Alman Komutan kazanmıştır” gibi hezeyanlarla tarihi gerçekleri çarpıtma, Mustafa Kemal’i yok sayma gibi psikolojik bir uygulamaya girişmiştir.

Millî bayramları kaldıran, ulus bilincini ve birlikte yaşama kültürünü, ümmetçi bir zihniyete dönüştürme çalışmalarını son hızla devam ettiren karşı devrimciler, Türk Çanakkale Savaşları ile Türk İstiklâl Savaşlarını hiç olmamış, bu şanlı zaferlerin başkomutanını sanki hiç yaşamamış gibi algılatıp, kendilerine bir çakma tarih yapma derdine düştüler. Hunili soytarıların, “Keşke Yunanlılar kazansaydı” hezeyanlarına ve yandaş tarihçilerine teslim edilen millî Türk tarihi, yeni nesillere aktarılmamaktadır. Gelecek kuşaklara Çanakkale Savaşlarını Osmanlı’nın son zaferi olarak kabul ettirip, 100 yıllık bir süreci sanki bir video kaydı siler gibi silme girişiminde bulunan malûm zihniyet, Türk Millî tarihine format atmaya çalışmaktadır.

Yıllardır gönül tellerimizi titreten, tüm dünyanın ayakta dinlediği Türk İstiklâl Marşı’nı ilâhi formatına sokarak, millî duygulara ve millî duruşa darbe indirmeye çalışanlar, bilerek ya da bilmeyerek tarihe yalan söyletmeye çalışmaktadırlar. Ancak gözardı ettikleri bir husus var; Dünyanın tarihine nasıl yalan söyletecekler?

Çanakkale Savaşlarından Mustafa Kemal Atatürk’ü çıkartarak, Türk Kurtuluş Savaşını yok sayarak dünya tarihini özellikle de Avrupa tarihini yeniden düzenlemek mümkün müdür?

Türksüz, Atatürksüz bir dünya tarihi yazılabilir mi?

Türk olmadan, Atatürk olmadan, Türk Kurtuluş Savaşı olmadan tarih yazdırabilir misiniz?

Kime yalan söylüyorsunuz, tarihe mi?

Yoksa kendi yalanlarınızı tarihe mi söyletmeye çalışıyorsunuz?

Ama tarih yalan söylemez!

Tarihi gerçeklerin üstü örtülemez!

Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır.

Mustafa Kemal Atatürk, tarih sahnesine ilk olarak Çanakkale’de çıkmıştır ve Emperyalizme ilk tokadı Çanakkale’de atmıştır.

Türk Kurtuluş Savaşı gerçekleşmiş, Türk milleti yedi düvele karşı verdiği millî mücadele de destanlar yazmıştır.

15 Temmuz darbe girişimini önleyen de aynı asker ve aynı halkın millî mücadele ruhudur.

Kabul etseniz de etmeseniz de gerçek budur ve sizler bu tarihi gerçekleri asla değiştiremezsiniz!

Çakma tarihleriniz sel misali akıp gidecek, geride sadece kumu kalacaktır…

***

Çanakkale zaferlerimizin 103. Yılı kutlu olsun!

O büyük gaziye ve tüm şehitlerimize rahmet olsun!

Allah bir daha bu millete istiklâl Marşı yazdırmasın; besteletmesin!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 16 Mart 2018

Not: Bugün İstanbul’un İngilizler tarafından işgal edilişinin (16 Mart 1920) ve Şehzadebaşı Karakolunu basarak 6 erimizin ve dönemin eski Harbiye Nazırı Cemal Paşa’nın üzerini giymesine bile fırsat verilmeden şehit edilişinin de 98. Yılı… O günlerin İngiliz yanlısı Dürrizadeler’i bugün ABD yanlısı olarak yine iş başındalar…


Enes

Haber programında Zeytindalı Harekâtı için Afrin’e giden Mehmetçikleri izliyorum. Açık arazi de, yağmur altında, 20’ li yaşlarda aslan gibi çocuklar yola çıkmak için hazırlık yapıyorlar. Yolun bir tarafında dizilmiş tanklar, onları bekliyor. Harekâta katılacak olan Mehmetçikler, silah arkadaşlarıyla vedalaşıyorlar. Kalanlar, gidenleri “Allah’a emanet olun!” diyerek uğurluyor. 
Kara yağız bir Mehmetçik hem vedalaşıyor hem de “Herkese selam olsun buradan, Allah’a emanet olun!” diyor. Kameralar bu askerin üzerine yoğunlaşıyor. Herkesle öyle bir sıcak ve candan kucaklaşması var ki benim de dikkatimi çekiyor.  Tam dönüp gideceği sırada bir asker ona sesleniyor, “Enes’im! Enes!“ Adının Enes olduğunu öğreniyorum.
Enes dönüyor ve kendisine seslenen askere sımsıkı sarılıyor. Bu arada TRT kameramanı yaklaşıyor ve Enes’e soruyor; “Bir şey söyleyecek misin?” Enes cevap veriyor; “Tüm Türkiye’ye selam olsun buradan! Allah’ın izniyle oraya girip, alıp ve döneceğiz inşallah!   Yüce Rabbim büyük! Buradan aileme, herkese çok çok selam olsun!” diyor ve koşar adım ilerliyor.
Enes’in arkasından gelen bir başka Mehmetçik, “Allah yardımcımız olsun!” diyor ve o da uzaklaşıyor. Bir diğeri zafer işareti yaparak, “vatan uğruna can alıp can verenlerin şerefine” diyor. Tankı kullanan Mehmetçik zafer işareti yapıyor.  Tüm Mehmetçiğin dilinde “Allah’ın izniyle alacağız ve döneceğiz” sözleri… Tanklarına biniyorlar tekbirler eşliğinde hareket ediyorlar. Enes sesleniyor; “operasyona değil, düğüne gidiyoruz”. Bir başka Mehmetçik de aynı şekilde “düğüne gidiyoruz abi, düğüne gidiyoruz biz!” diyor ve el sallıyor…

Bu duygulu vedalaşmayı izlerken gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. Mehmetçik “düğüne gider” gibi ölmeye gidiyor. “İnşallah sağ salim geri dönersiniz, Rabbim sizleri korusun!” diye dua ediyorum.

Günler geçiyor ama garip bir biçimde kara gözlü Enes’in yüzü gözümün önünden hiç gitmiyor. Mehmetçiklerin o gururlu ve neşeli gidişleri aklıma geldikçe içim burkuluyor…

Ve harekâtın 22. gününde acı haber; 11 şehit… 9 asker aynı bölükten; Tatvan 10’ uncu Komando Tugay Komutanlığına bağlı bölüğün içindeki 9 şehitten birisi de Enes…23 yaşındaki Adıyamanlı Uzman Erbaş Enes Sarıaslan… Enes ile birlikte Hasan,  Oğuz, Halis, Burak, Serdar, Hüseyin, Koray ve Hamza’da şehit düşmüş...

Onlar, sömürgeci küresel efendilerin Okyanus ötesinden gelip, kan gölüne çevirdiği Ortadoğu’ya barış ve huzur getirmek için gittiler…

Bu sancılı coğrafyanın ele geçirilmesi için bizzat ABD eliyle hazırlanan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) planını bozmak için gittiler…

Son Türk yurdunun sınırlarını korumak, topraklarının parçalanmasına engel olmak için gittiler…

Onlar düğüne gider gibi güle oynaya ölmeye gittiler ve canlarını feda ettiler.

Uğruna öldükleri al bayrağa sarılı tabutları ardı ardına sıralandı.

***

Ölenin de öldürenin de “Allahüekber!”  dediği bu bölgede Müslümanlar ABD ve yandaşlarının tezgâhına kurban ediliyor. Müslüman, Müslümanı boğazlarken Hıristiyan batı seyrediyor, silah baronları kasalarını dolduruyor.

Görünen o ki; bu küresel plan bozulmazsa,  hamasi söylemler ve kişisel duygularla değil, maceradan uzak, Türkiye’nin siyasi çıkarlarına uygun, basiretli bir dış politika izlenmezse daha çok Enesleri kara toprağa veririz.

Türkiye’nin bu küresel planı bozacak güce ve imkâna sahiptir. Yeter ki biz, birlikte Türkiye olalım; kenetlenelim…

Türkiye’nin evlatları düğüne ölmek için değil, sevdikleriyle birlikte bir ömür mutlu olmak için gitsinler…

Başka Enes’ler ölmesin!

Şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve tüm Türkiye’ye sabırlar diliyorum…

Tülay Hergünlü

15 Şubat 2018      


Ne çektin be Türkiyem!       -1-

“Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim!” dedik. Dedik ama bırakmadı emperyalist ülkeler;

“Türkleri Avrupa’dan kovmamız gerek” dediler…

” Türkler, Avrupa’dan hemen çıkarılmalı, Avrupa’dan hemen yok olmalıdır.” dediler.

“Türkün Avrupa’daki varlığı insan haklarına sürekli bir hakarettir.”dediler…

Dediler de dediler…

Üç kıtada hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nu hem içeriden hem de dışarıdan bir kurt gibi kemirdiler. Zengin topraklarını talan ettiler. Anadolu’nun evlatları, Kafkaslarda, Filistin’de Hicaz’da, Yemen’de, Irak’da, Galiçya’da, Makedonya’da, Romanya’da ve adı sanı duyulmamış, haritada yerleri bile bilinmeyen pek çok cephede (örnek Myanmar) savaşıp şehit düştü. İsimsiz mezarlarda, isimsiz toprakların bağrına gömüldü.

Emperyalist ülkeler tam Anadolu’yu işgal edip, amaçlarına ulaşacaklarken;

“Geldikleri gibi giderler!” dedik.

1919’da Samsun’da bir özgürlük meşalesi yaktık; adı Mustafa Kemal’di.

“…Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz!” dedik.

Amasya, Erzurum ve Sivas’ta yedi düvele haykırdık;

“Millî sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.”  

1920’ de dualarla halkın meclisini (TBMM) açtık;

“Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir!” dedik.

1921’ de Sakarya Meydan Muharebesi, 1922’ de Büyük Taarruz ile

“Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!  “dedik. 9 Eylül 1923’de düşmanı İzmir’de denize döktük.

29 Ekim 1923’ de Cumhuriyeti ilan ettik. Amacımız “tam bağımsız bir Türkiye” inşa etmekti; ettik de… Ama ne zamana kadar; 10 Kasım 1938’e kadar…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk aramızdan ayrılmıştı; iç ve dış şer odakları hemen harekete geçtiler. Yeraltında gizlenen ne kadar kara delik varsa hepsi zaman içerisinde birer birer yeryüzüne çıktılar. Çağ değişmiş, Amerika Birleşik devletleri (ABD) yenidünyanın yeni jandarması olmuştu. Bizim siyasiler hiç vakit kaybetmediler ve “Küçük Amerika olacağız” hayaliyle ABD’ nin koltuklarının altına sokuldular… ABD durumdan memnundu. 1919- 1938 arasında rafa kaldırdıkları “Türkiye” (Büyük Ortadoğu -BOP) planını derhal masanın üstüne serdiler…

1950’ de işbaşına gelen Demokrat Parti tam da onların istediği gibi bir iktidardı. İktidara gelir gelmez hemen dinî argümanları piyasaya sürdüler, ezanı ve hutbeyi Arapçalaştırıp, tarikatları himayelerine aldılar. ABD ile yapılan ikili anlaşmalarla borçlanma ve askerî bağımlıklar gerçekleştirildi. Eğitim, tarım ve petrol politikaları ABD’ nin kontrolüne geçti. “Siz üretmeyin biz size satarız” dayatmasıyla ülke ithal ürünlere kapılarını ardına kadar açtı.  Halkevleri ve Köy Enstitüleri kapatıldı.

60 ihtilâli ile DP’ iktidarına son verildi. Sonraki iktidarlarda da başta Adalet Partisi olmak üzere hepsinde aynı yöntem uygulandı. Dini ve mezhepsel unsurlar her zaman ön plana çıkartıldı. Tarikatlar, oy deposu haline getirildi.

Din’i argümanların yanı sıra etnik ve mezhepsel kimlikleri de kaşımaya başladılar. Önce Ermeni ASALA’ yı piyasaya sürdüler, tutmadı. Sonra “Komünizm” oyununu sergilediler; Türk çocuklarını sağ-sol diye ikiye ayırıp, kapıştırdılar. Alevi- Sünni çatışması çıkardılar. Sokaklar kan gölüne döndü… Aynı toprakların Müslüman çocukları birbirlerini boğazladı.  Aydın kıyımı başlattılar. 71 muhtırasını ve 80 ihtilâlini gerçekleştirdiler.  Darbe, sol düşüncenin, sendikaların, öğretmenlerin, polislerin ve üniversitelerin üzerinden silindir gibi geçti. Bir sağdan bir soldan astılar ama tek bir şeye dokunmadılar; Muhafazakâr kesime…

70’ lerde başlayan hazırlıkları tamamladılar ve yüzyılın son Kürt isyanının fitilini ateşlediler; PKK Terör Örgütü’nü sahaya sürdüler…

1984- 1999 yılları arasında binlerce vatan evladı toprağa düştü. Bu kez yeryüzünün bilinmeyen köşelerinde değil, kendi vatan topraklarında öldüler; Kürt, Türk, Alevi, Sünni…

1999’ da PKK elebaşı yakalandı ve İmralı’ya atıldı. Akan kan bir kez daha durdurulmuştu ancak bu durum çok da uzun sürmeyecekti; sadece Büyük Plan’a (BOP) kısa bir mola verdirilmişti. 2002 yılında PKK terör olayları yeniden patlak verdi. Ortadoğu’da Türkiye’yi de içine alan parçalanma süreci yeniden devreye sokuldu. Memedin tabutu ardı ardına dizilmeye başladı. Türk ordusuna kumpaslar kuruldu, komuta kademesi hapse atıldı, ülkenin güvenlik sırlarının saklandığı Kozmik odaya girdiler binlerce belgeyi dışarı çıkarttılar. Zamanla yetkililer tarafından belgelerin FETÖ örgütünün eline geçtiği, TSK’ ya kurulan kumpasların da aynı örgüt tarafından düzenlendiği açıklaması yapıldı…

Türkiye’ nin başkentinde, başkentin kalbinde patlayan bombalar yüzlerce insanı hayattan koparıp aldı. Bu patlamalardan megakent İstanbul’ da nasibini aldı. Yabancı misafirler de dâhil onlarca can yitti, gitti...

PKK’  nın siyasi kolu TBMM’ ye girmişti. Daha 50’ lerde başlayan “federasyon” tartışmaları yeniden alevlendi. AKP iktidarı, “PKK ile anlaşalım, akan kanı durduralım, dağa çıkışları önleyelim, dağdakileri aşağı indirelim” dedi; “Açılım” denilen bir süreç başlatıldı. Âkiller ülke genelinde ikna turlarına başladı. Oslo’ da, Dolmabahçe’de örgüt temsilcileri ile masaya oturuldu. Habur ve Kobani skandalı yaşandı. Açılım hoşgörüsünü fırsat bilen PKK, Güneydoğu’da hendek savaşları başlattı. Bazı il ve ilçelerde “özyönetim” ilan ettiler. TSK, bu pisliği temizleyene kadar onlarca asker şehit verildi.

ABD, Irak’ı parçalamış, Suriye’ye geçmişti. Türkiye’ yi yönetenler bir gecede ABD’ nin dümen suyuna girip, Suriye’yi düşman ilan ettiler. Bunun üzerine Suriye Devlet Başkanı, PKK’ nın Suriye uzantısı PYD’ nin elini kolunu sallaya sallaya Suriye’ ye, Türkiye’ nin güney sınırına girmesine izin verdi. Suriye iç savaşı başladı. Bu savaşta PYD, ABD’ nin kara gücü olarak sahnedeki yerini aldı. İç savaştan kaçan 3,5 milyon Suriyeli Türkiye’ye girdi. 

Tülay Hergünlü

İstanbul, 5 Şubat 2018

Not: “İngiliz Sicimi’nden Amerikan Bezi’ne” adlı kitabımız tüm kitapçılarda ve internet sitelerinde satıştadır.