BURASI ÇANAKKALE İNTERNET MEDYA & Tv

 

 

 

PAYLAŞ

 

 

 

 

 


AKP, 10 Kasım’da Anıtkabir’deymiş!

Basında yer alan haberlere göre AKP İstanbul il teşkilatları, Atatürk’ün 79. ölüm yıldönümünde Anıtkabir’e ziyaret organizasyonu düzenliyorlarmış! 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Aziz Atatürk” çıkışıyla başlayan Anıtkabir’e ziyaret projesi, Atatürk sevdalıları tarafından şaşkınlık ve biraz da şüpheyle karşılandı. 

1940’ lı yıllardan itibaren her fırsatta Atatürk’e ve devrimlerine saldıran, hakaretler eden, heykellerini tahrip ederek, resimlerini çöp kutularına atan zihniyet nasıl oldu da birden bire Atatürkçü kesildi, merak etmemek mümkün değil…

Geçmişte, “Her 10 Kasım’da Anıtkabir’de sap gibi durmaya gerek yok” diye sitemlenen dönemin Başbakanı Erdoğan, ne oldu da bugün birden bire Atatürk’e övgüler düzmeye başladı? Her ne kadar yayınladığı 10 Kasım mesajında yine ısrarla “Atatürk” demeyen Erdoğan’ın bu derece fikir değiştirmesi biraz düşündürücü değil mi?

AKP’ deki bu değişim (!) ve dönüşüm (!), bazı kesimler tarafından memnuniyetle karşılandı; bazıları ise 2019 seçimlerine yönelik bir “takiyye” olarak nitelendirdi.  

Bu tartışmalar sürerken bizim de aklımıza geçmişte Cumhuriyet bağlılarının adeta saflarını belli etmek istercesine her millî bayramlarda ve 10 Kasım’da pencerelerine Türk bayrağı asmaları geldi. Birkaç yıl süren bu uygulamanın ardından bir gün vatandaşlar sokaklarda yine dönemin Başbakanı Erdoğan’ın dev afişleri ile karşılaştı. Bu afişte Erdoğan’ın, Ay-Yıldız’lı bayrağın altında elini açmış bir fotoğrafı ve altında da şu sözler yer almaktaydı; “Kurban Olam Ayına, Yıldızına…” Onun altında da “ Bayramınız Kutlu Olsun”…

İşte bu olaydan sonra AKP taraftarları da bulundukları yerlere bayrak asmaya başlarlar. Cadde ve sokaklar da AKP’ li belediyeler tarafından dev Türk bayraklarıyla süslenmektedir.

Ülkenin dört bir yanına asılmış bayrakların arasında safını belli edemeyen Atatürk ve Cumhuriyet bağlısı kesim bu uygulama üzerine çözümü “Atatürklü bayraklar” asmakta buldu. Ancak Başbakan Erdoğan, “bu bayrağın yasal olmadığı, resmi bayrakların asılması gerektiği” uyarısında bulundu. Uyarı üzerine Atatürklü bayraklarda gözle görülür bir azalma meydana geldi. Sonuç olarak kim Atatürkçü kim değil belli olmamaya başladı. Erdoğan “bayraksa, bayrağa da biz sahip çıkarız”  hareketinde başarılı olmuştu.

İşte bugün AKP teşkilatlarının 10 Kasım’da Anıtkabir’i ziyaret etme projesi de bayrak olayının bir benzeridir. Amaçlanan, her yıl milyonlarca insanın akın akın Anıtkabir’e koşmasının heyecanını söndürmek, Atatürk sevdalılarını, AKP’ nin “sahte” ziyaretçilerine tabiri caiz ise “boğdurmaktır.” Genel Kurmay’ın uzun zamandır ziyaretçi sayısını açıklamaması ve bu yıl da 10 Kasım'da Anıtkabir'den canlı yayın ve röportaj yapılmasına izin vermeyeceği yolundaki haberler bu düşüncemizi destekler niteliktedir.

Atatürk ve Cumhuriyet sevdalıları, sayısal çoğunluğun arasında kaybolacak, Anıtkabir’e gerçekleştirilen coşkulu ziyaretler perdelenecektir.

Yapılmak istenen tam da budur!

Gönül ister ki bu düşüncelerimizde yanılalım ve özür dileyen taraf biz olalım. Gönül ister ki 80 milyon Türk insanı gerçek anlamda; yalandan ve riyadan uzak bir samimiyet içerisinde tek bir bayrağın altında kucaklaşalım, Anıtkabir’de kaynaşalım… Buna inanmak istiyoruz ama…

***

Gazi Mustafa Kemal Atatürk;

Bir gün, tüm bu samimi dileklerimizle ziyaretine gelebilme ümidiyle gönülden sevgilerimizi gönderiyor, Allah’tan rahmet diliyoruz.

Tüm şehitlerimizle birlikte nurlar içinde uyu...

Her türlü olumsuzluklara rağmen emanetini koruyoruz ve korumaya da devam edeceğiz…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 9 Kasım 2017

 


 

Yaşasın Cumhuriyet!

Ve heyecanla beklenen o gün gelir; 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilir…

Anayasa’da yapılacak değişiklik tasarısı akşam saat 20.30’da Meclis’e getirilir. Birinci madde Cumhuriyet’in ilanı ile ilgilidir. Alkışlar ve sevinç çığlıkları arasında kabul edilir. Diğer maddeler de teker teker oylanır ve kanunun tümünün oylanması aşamasına gelinir. Meclis Başkanı, “Kanun’un tümünü kabul edenler lütfen elini kaldırsın!” der. Tarihî anlar yaşanmakta; Cumhuriyet rejimi oya sunulmaktadır. Bütün eller havaya kalkar ve Cumhuriyet, oybirliği ile kabul edilir. Tek bir fire dahi verilmemiştir. Cumhuriyet’in kabulü ile birlikte müthiş bir alkış kopar. Meclis’te bulunanlar ve dışarıda bekleşenler ağlayarak birbirlerine sarılırlar ve hep bir ağızdan bağırırlar;

“Yaşasın Cumhuriyet!”

Cumhuriyet’in kabulü bir yerde de malûmun resmiyet kazanmasıdır. Yeni Türkiye Devleti’nin, Cumhuriyet ile yönetileceği 101 pare top atışıyla dünya âleme ilan edilir. Dışarıda Cumhuriyet’in ilanı kutlanırken, içeride Cumhurbaşkanı seçimine geçilir. Saat 20.45’te Mustafa Kemal Paşa, 158 milletvekilinin tamamının oylarıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçilir. Sadece on beş dakika içinde ve yine tek bir fire dahi verilmeden… İlk hükümet, İsmet Paşa (İnönü) tarafından kurulur. İlk Meclis Başkanlığına ise Fethi Bey (Okyar) seçilir. Üç kıtada 624 yıl hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasının üzerinde artık genç Türkiye Cumhuriyeti yükselmektedir. Düşünülürse; Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir şekilde Osmanlı Devleti’nin mirasına sahip çıkarak, tarihten silinmesine de izin vermemiştir!

Mustafa Kemal Paşa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu Cumhurbaşkanı olarak, dualar, alkışlar ve gözyaşları arasında kürsüye çıkar ve bir konuşma yapar. Konuşmanın bazı satırlarını verelim:

“Efendiler, yüzyıllardan beri Doğu’da haksızlığa ve zulme uğramış olan ulusumuz, Türk ulusu, gerçekte yaratılıştan sahip olduğu özelliklerden yoksun kabul ediliyordu... Son yıllarda gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış, milletimiz hakkında olumsuz görüşler ileri sürenlerin ne kadar gafil ve görünüşe aldanan insanlar olduklarını pek güzel ispat etti. Milletimiz liyakatini, yeni rejim sayesinde, uygarlık âlemine, daha kolaylıkla gösterecektir… Hep beraber ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.”

Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta, Cumhuriyet’in ilanından ulusun duyduğu genel ve içten sevince katılmakta duraksama ve endişe gösterenler olduğunu belirterek, bunların birkaç gazete ve bazı kişiler olduğuna vurgu yapmakta ve şöyle demektedir:

“İşaret ettiğim gazetelerin ve kişilerin Cumhuriyet ilanını nasıl karşıladıklarını hatırlamak için, o günlerdeki yayınları sadece gözden geçirmek yeterlidir.”

Atatürk’ün işaret ettiği o günlerdeki gazete ve kişilerin uzantıları günümüze kadar gelecektir. Halifeliğin devam etmesini ümit edenlerin Cumhuriyet düşmanlığı,

[1] Tülay Hergünlü, “ İngiliz Sicimi’nden Amerikan Bezi’ne” Doğu Kitabevi,  Ekim 2017

özellikle 1950’den sonra daha da artacak ve iş bugün içinde bulunduğumuz “rejim değişikliği” tehdidine kadar varacaktır.

İktidarın hedef gösterdiği 2023 yılında kutlayacağımız bir Cumhuriyetimiz olacak mı bilinmez; olsa bile, Atatürk’ün getirdiği devrimleri içine alan bir Cumhuriyet olur mu, o da şüpheli…

Bu Cumhuriyet, Mazhar Müfit Kansu’ların paltosu, Mehmet Rıfat Börekçilerin kefen parasıyla kuruldu. Genci, yaşlısı hep birlikte Cumhuriyetimize sımsıkı sarılmak ve ona sahip çıkmak zorundayız.

Cumhuriyetimizin 94. Yılı kutlu ve mutlu olsun!

Yaşasın Cumhuriyet!

Tülay Hergünlü
İstanbul, 26 Ekim 2017

 


Ecevit “Umudumuz” oldu;  Siz ne oldunuz?

Bülent Ecevit; 1980 ihtilâlinin ardından Hamzakoy’ da “misafir” edildi. Sonrasında siyasi yasaklı olduğu için geçim sıkıntısına düştü. Önceki darbe dönemlerinde olduğu gibi yine hayatını gazetecilik yaparak kazanmaya çalıştı. Ne düzenli bir geliri, ne de üzerine kayıtlı bir mal varlığı yoktu. Evindeki taban halısını satışa çıkarttığını hatırlıyorum.

Öylesine sade bir yaşamları vardı ki, bunu yurtdışındaki gezilerinde de gösterdiler. Rahşan Ecevit bir yurtdışı gezisinde üzerinde basma elbiseyle görüntülenince çok kızmıştık;  Türkiye’ yi basma elbise ile temsil ettiği için… Gençlik işte; o yaşlarda mütevazı yaşamın ne anlama geldiğini kavrayamamışız. Onların lügatlerinde “tantana” ve “ şatafat” cümleleri yer almıyordu.

Mütevazı Ecevit, bir o kadar da cesurdu. Öyle atıp, tutan içi boş cümlelerle kahramanlık taslayan bir yapıya sahip değildi. Söylemiyle eylemi aynıydı. ABD’ yi karşısına alıp, Kıbrıs’a asker çıkartan, Kıbrıs fatihiydi.

Bir sabah gürültü ile yataklarımızdan fırladık. Evin karşısındaki kahve de insanlar ayağa kalkmış İstiklâl Marşı’nı söylemekteydiler. Televizyonumuzu açtık, Ecevit konuşuyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs’a çıkmıştı.  O günlerde Ayşe tatile çıkınca toprak kazanıyorduk. Günümüzde ise başımıza çuval geçiriliyor; Süleyman Şah türbesini omzumuza yükleyip tabana kuvvet kaçıyoruz. Bırakın Emevi camiinde namaz kılmayı, 18 adamızı Yunanistan’a kaptırıyoruz da gıkımız çıkmıyor… Suriye olayına hiç girmiyorum…

ABD’ nin Haşhaş ekimini yasaklaması kararına “Yes Sör!” diyenlere inat, Nerde ne ekeceğimize kimse karar veremez!  sözleriyle resti çekerek haşhaş ekiminin Türkiye’de serbest bırakılmasını sağlayan bir liderdi.

Çalışma Bakanı olduğu dönemde Türkiye’nin yıllardır üzerinde çalıştığı,  Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt gibi çalışma hayatına yepyeni bir soluk getirecek olan yasaları meclisten geçirmeyi ve yürürlüğe koymayı başaran bir siyasetçiydi.   

O, İsmet İnönü ile birlikte Denizlerin idamına onay vermeyen iki siyasetçiden birisiydi…

Robert Kolej mezunuydu ve mükemmel İngilizce konuşuyordu ancak üniversite mezunu olmadığı için yasa gereği Cumhurbaşkanlığı yapamıyordu. Cumhurbaşkanı’nın üniversite diploması olması gerekmekteydi. Kendisine bu konuda yasa çıkartılması teklifini geri çevirecek kadar âdil ve dürüst bir siyasetçiydi...

Elbette hataları olmuştur ki o günlerde MSP’ yi hükûmet ortağı olarak alması bugünlere gelen yollara döşenen taşların ilk basamaklarını oluşturmuştur. Ancak bu davranışında herhangi bir art niyet yoktur.  O malûm zihniyete inanmış, barış içerisinde ülkeyi birlikte yönetebileceklerini düşünmüştü. Çok kısa sürede de yanıldığını anlayıp, istifa etmişti.

“Toprak işleyenin, su kullananın” sözleriyle halkın refahını düşünen, o hayalini kurduğu ” “Köy-Kent Projesi” nin hayata geçirilmesi için insanüstü bir çaba harcayan, halkın adamıydı.

İşçiler ve çiftçilerle yakın bağ kuran ender siyasetçilerden birisiydi.

İnce ruhluydu, zarifti. “Sayın” sözcüğünü ilk kullanan kişiydi. Türkçeyi mükemmel kullanan bir siyasetçiydi; bir şairdi. Belki de “Bir şeyler olacak yarın” derken bugünlere işaret etmekteydi:

Yarın

bir şeyler olacak yarın

duruşundan belli

kırdaki atların

bulutların koşuşundan belli

kazışından köstebeklerin

karıncaların telaşından belli

bir şeyler olacak yarın

belki bir tomurcuk

belki bir ağacın düşen yaprağı

belki de bir çocuk

pek o kadar göremesek de uzağı

kuşların uçuşundan belli

bir şeyler olacak yarın

öbür günden önemsiz

bugünden önemli

Bülent Ecevit, onurlu bir insandı ve yaşamı boyunca Türkiye’yi de onuruyla temsil etti. Hiçbir ülkenin ve şahsın önünde eğilmedi. Laiklik onun hayatında vazgeçilmez bir değerdi.

O bir özgürlük tutkunuydu; halkının umudu, Karaoğlanıydı!

Ya siz ne oldunuz?

Yarınların umutsuzluğu ve üzerimize çöken bir karabasan…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 14 Ekim 2017
 



Ampute Millî Futbol Takımı

Ampute Millî Takımımız Avrupa Şampiyonası’nda finalde İngiltere’yi 2-1 mağlup ederek şampiyon oldu.

Sevindik; sevinmeyi unutmuş bir millet olarak gerçekten çok sevindik.

Yıllardır iki ayağı milyar dolar eden futbolcuların istila ettiği Türk Millî Futbol takımının asla elde edemediği bir başarıya imza attılar.

Bütün uzuvları yerinde olan ancak amatör sporcu ruhunu kaybetmiş Millî futbolcular ve kulüpler, yıllardır Türkiye’ye Avrupa, ya da Dünya Şampiyonluğu sevincini yaşatamadılar.

Bir spor kulübü gibi değil de ticari bir şirket gibi faaliyet gösteren kulüpler her şeyi paraya çevirdiler ama tek bir sezonu dünya şampiyonluğuna çeviremediler.

1999-2000 döneminde Galatasaray’ın İngiltere’nin dünyaca ünlü Arsenal takımını 4-1 yenerek kazandığı UEFA Kupası ilk ve son oldu. O kadar çok sevindik ki, İstanbul, Bahçelievler’e kupanın heykelini diktik...

2002 FIFA Dünya Kupası’nda İlhan Mansız’ın attığı altın gol ve Türkiye’ nin dünya üçüncüsü olmasının yaşattığı o çılgın sevincimizin üzerinden de 10 yıl geçmiş.

Türk futbolu neden yeni Lefter’ler, Metin Oktay’lar, Can Bartu’lar çıkartamıyor? Neden ağları delen goller atabilen futbolcularımız yetişmiyor? Neden sürekli çareyi yabancı futbolcu transferlerinde arıyoruz? Milyarlarca dolar ödeyerek transfer edilen yabancı futbolcular Türk futboluna hiçbir katkı sağlayamadılar. Ne Taffarel’ler, ne Alex’ler, ne Drogba’lar, ne Messi’ler, ne de Pascal  Nouma’lar, Türk futbolunda bir başarı sağlayamadılar. Kimi reklam yıldızı oldu, kimi dizi oyuncusu…

Günümüzün futbolcuları beceriksizliklerini, iktidara yaranma yarışına girerek örtbas etmeye çalışırken kulüpler de dönen dolaplar basına sızıyor… Hiç kimsenin Türkiye umurunda değil, varsa yoksa para kazanmak; cepleri ve de küpleri doldurmak…

Türk futbolunun son yıllarda şöyle gözle görünür bir başarısına şahit olamadık. Milyar dolarlık futbolcular yenilmekten yorulmadı. Biz dünya sahalarında başımızı öne eğmekten yorulduk ama onlar yorulmadı. Biz utandık ama onlar utanmadı…

Belki Ampute Millî Futbol Takımı’ nın elde ettiği bu başarı karşısında biraz utanırlar; hiç sanmıyorum ama…

Tüm kulüpleri yıkıp yeniden kurmadan, tüm futbolcuları şutlayıp, tertemiz Anadolu çocuklarını sıfırdan yetiştirmeden; kısaca,  kaybedilen amatör ruhu yeniden kazanmadan, futbol da bir başarı beklemek mümkün değildir. Sırf futbol da değil, tel tel döküldüğümüz diğer spor dallarında da…

Avrupa Şampiyonu olan Ampute Millî Futbol Takımımızı gönülden kutluyorum. Onlar kocaman yüreklerine Türkiye’yi sığdırdılar. Biz de gönüllerimizde onlara kocaman yerler açtık. 

Tülay Hergünlü

İstanbul, 11 Ekim 2017


BAŞKOMUTAN-1

1905 yılında Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisinden mezun oldu ve 5’inci Ordu emrine atandı. 1906’ da Suriye bölgesindeki üstün hizmetlerinden ötürü “Beşinci Rütbeden Mecidî nişanı” verildi. 1907’ de Kolağası (kıdemli yüzbaşı) oldu. Aynı yıl Şam’dan, merkezi Manastır’da bulunan 3’üncü Ordu Karargâhına atandı.

1909’ da 3’üncü Ordu, Selanik 2’nci Redif Tümeni Kurmay Başkanlığına getirildi. 1909’ da İstanbul’da 31 Mart İsyanı’nın çıkması üzerine Hareket Ordusu ile Selanik’ten İstanbul’a hareket etti; isyanı bastırdıktan sonra Selanik’e geri döndü. 1910’ da Orduyu temsil etmek üzere,  Picardie Manevralarını izlemek amacıyla Fransa’ya gönderildi. 1911’ de Selanik’te bulunan 38’inci Piyade Alayında görevlendirildi. Eylül ayında İstanbul’da Genelkurmay 1’inci Şubeye atandı.  

1911 Eylül ayında İtalyanlar Trablusgarp’ta Osmanlı Devleti’ne harp ilan ettiler.  Ekim ayında Trablusgarp’a gönüllü gitmek üzere gizlice arkadaşlarıyla beraber İstanbul’dan ayrıldı. Akabinde de Binbaşılığa terfi etti. Aralık’ da Tobruk Bölgesi Komutanlığına getirildi.

1912 Ekim ayında Balkan Harbi başladı. Kasım ayında Gelibolu'da bulunan Çanakkale Boğazı Kuva-yı Mürettebe Komutanlığına atandı.

1913 Mart ayında Edirne Bulgarların eline geçti. Ekim ayında Sofya Ataşe Militerliğine atandı.  1914’ de bu göreve ilave olarak Bükreş, Belgrad ve Çetiner Ataşe Militerliklerini de yürütme görevi verildi. Mart ayında da Yarbaylığa terfi etti.  

1 Ağustos 1914’ de Birinci Dünya Savaşı başladı. 29 Ekim 1914’ de Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girdi/ girmek zorunda bırakıldı…

1915 Ocak ayında Tekirdağ’da oluşturulacak olan 19’uncu Tümen Komutanlığına atandı; Tümeni kurdu ve 19. Tümen, Maydos (Eceabat)’a nakledildi;  Maydos Bölge Komutanı oldu.

18 Mart 1915; Çanakkale geçilemedi…

Çanakkale Boğazı’nı geçmeye teşebbüs eden İngiliz ve Fransız donanmaları, ağır zayiat vererek geri çekildiler. Alman General Liman von  Sanders 5. Ordu komutanı olarak Gelibolu’ya geldi. 19’uncu Tümen, Bigalı’ya gönderildi.

25 Nisan 1915; Çanakkale bir kez daha geçilemedi…

İngilizler, Fransız kuvvetleri ve ANZAC Kolordusu ile beraber Arıburnu, Seddülbahir ve Kumkale sahillerinden çıkarma hareketine başladı; Sanders Paşa, Saroz’da kömür gemisini izlerken o, çıkarma yapılacak mevkiiyi doğru tahmin etti. Kimseye danışmadan Bigalı’dan harekete geçerek düşman birliklerine taarruz etti, onları geri çekilmeye mecbur bıraktı. Sanders Paşa, bir günde yenilen komutan olmaktan o’nun sayesinde kurtuldu…

Albaylığa terfi etti; Harp Madalyası verildi. Ağustos 1915’ de Anafartalar Grubu Komutanlığına getirildi. Aynı ay İngilizlere taarruz ederek, düşmanı, tepelerden tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara geri püskürttü. Akabinde Conkbayırı’nda İngilizlere karşı başarılı bir taarruz gerçekleştirdi.  Bu muharebe esnasında, kalbine bir şarapnel parçası isabet etti. Parça, cebindeki saati parçalayarak geri döndü. Ölseydi, vatan diye bir şey kalmayacaktı; Allah korudu… Üstün başarıları nedeniyle “Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası” verildi. İngilizler gece gizlice, Anafartalar - Arıburnu bölgesinden çekildiler.

1916 Ocak ayında Anafartalar Grubu Komutanlığı’ndaki üstün başarıları nedeniyle “Muharebe Altın Liyakat Madalyası” verildi. Edirne’de bulunan 16’ncı Kolordu Komutanlığına atandı. Oradan da Diyarbakır’a geldi. Nisan ayında mirlivalığa (tümgeneralliğe) terfi etti. Haziran ayında 16’ncı Kolordu Karargâhı Diyarbakır’dan Silvan’a nakledildi. Ağustos ayında kuvvetleri ile birlikte Bitlis ve Muş yönünde taarruza geçti. Muş ve Bitlis’i düşman işgalinden kurtardı. Aralık ayında Muş ve Bitlis cephelerindeki başarıları sebebiyle “İkinci Rütbe’den Mecidî Nişanı” verildi. Aynı ay Sekerat’ta[1] 2’inci Ordu Karargâhına gelerek komutan vekilliği görevini üzerine aldı.

1917 Şubat ayında Hicaz Kuvve-i Seferiye Komutanlığına atandı ve Şam’a gitti. Mart ayında bu komutanlığın kaldırılması üzerine 2’nci Ordu Komutanı olarak tekrar Diyarbakır’a döndü. Temmuz ayında, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına bağlı 7’nci Ordu Komutanlığına atandı. Ağustos’ ta İstanbul’dan Halep’e, Aziziye mevkiine hareket etti. Ekim ayında 7’nci Ordu Komutanlığından istifa etti. Diyarbakır’da bulunan 2’nci Ordu Komutanlığına atanmasını kabul etmedi ve izinli sayılarak İstanbul’a döndü. Aralık ayında, Veliaht Vahdettin Efendi’nin maiyetinde Almanya’ya gitti. Vahdettin’e “orduların başına geç “ dedi ama dinletemedi. O güne kadar ki üstün başarıları sebebiyle “Birinci Rütbe’den Kılıçlı Mecidî Nişanı” verildi.

1918 Şubat ayında Alman İmparatoru tarafından “Birinci Rütbeden Kılıçlı Cordon de Prusse Nişanı” verildi. Eylül ayında da Nablus’taki 7’nci Ordu Karargâhına gelerek komutayı ele aldı.  Aynı ay İngiliz birlikleri Filistin Cephesi’nde genel taarruza geçtiler. 7’nci Orduyu Şeria Nehri’nin doğusuna alarak kesin bir imhadan kurtardı. Olağanüstü hizmetleri ve ordusunu imhadan kurtardığı için fahri yaverlik unvanı verildi. Ekim’ de İngilizleri Halep’in kuzeyinde durdurdu ve düşmanın bu hattı geçmesine imkân vermedi.

30 Ekim 1918’ de Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında Mondros Ateşkes Antlaşması (Türkiye’nin işgali anlaşması) imzalandı. “Bu anlaşma kabul edilemez “ dedi. Mareşal Liman von Sanders, Yıldırım Orduları Grup Komutanlığını kendisine devretti. Yıldırım Orduları ve karargâhının kaldırılması üzerine Harbiye Nezareti emrine verildi ve İstanbul’a döndü.   

1919 Nisan ayında 9’uncu Ordu Kıtaatı Müfettişliğine atandı. 15 Mayıs’ da Yunanlılar İzmir’e çıktı. 16 Mayıs 1919’ da Anadolu’ya geçmek üzere Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan ayrıldı. 

19 Mayıs 1919 sabahı Samsun’a çıktı.

22 Mayıs’ da Sadarete bir rapor gönderdi.

“... Millet birlik olup hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef kabul etmiştir.”

Samsun’dan Amasya’ya geçti. İstanbul'da bulunan bazı tanınmış kimseleri Millî Mücadele’ye davet etti.  Anadolu’da mülkî ve askerî makamlara genelge gönderdi:

“Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. ...”

Tülay Hergünlü/  Çanakkale, 25 Ağustos 2017


BAŞKOMUTAN-2

Amasya’dan Erzurum’a geçti. Harbiye Nezaretine ve Padişaha resmî vazifesiyle beraber askerlik mesleğinden istifa ettiğini bildiren bir telgraf çekti. Durumu orduya, vilayetlere ve millete bir genelge ile bildirdi: 

“... Bundan sonra mukaddes millî gayemiz için her türlü fedakârlıkla çalışmak üzere sine-i millette bir ferd-i mücahit suretiyle bulunmakta olduğumu arz ve ilan ederim.”

 23 Temmuz 1919’ da Erzurum Kongresi’ni gerçekleştirdi. Kongre de;

“Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, parçalanamaz.” kararı çıktı.

Askerlik mesleğinden çıkarılmasına, sahip olduğu madalya ve nişanların geri alınmasına ve fahri yaverlik unvanının kaldırılmasına dair Padişah fermanı çıkartıldı. Eylül’ de Sivas’a geldi ve kongreyi topladı. Sivas Kongresi’ nde “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” oluşturuldu. Sivas’tan Amasya’ya geçti. Burada beraberinde bulunanlar ile  “Amasya Mülakatı’nı” gerçekleştirdi. Kasım’da İstanbul’da toplanacak olan Osmanlı Meclis-i Mebusanı için Erzurum milletvekilliğine seçildi. Aralık ayında Ankara’ya geldi.

16 Mart 1920’ de İstanbul resmen işgal edildi. İstanbul’un işgali nedeniyle millete bir beyanname yayınladı:

“... Bugün, İstanbul’u zorla işgal etmek suretiyle Osmanlı Devleti’nin yedi yüz senelik hayat ve egemenliğine son verildi. Yani bugün Türk milleti, medenî kabiliyetinin, yaşama ve bağımsızlık hakkının ve bütün geleceğinin savunmasına davet edildi.”

23 Nisan 1920’ de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) açıldı; Meclis başkanlığına seçildi. Mayıs ayında İstanbul’da divanıharp tarafından idama mahkûm edildi; karar, Padişah Vahdettin tarafından jet hızıyla onaylandı.

22 Haziran 1920’ de Yunanlılar Milne hattından[1] genel taarruza geçti. TBMM’ de bir konuşma yaptı:   

“... Memleketimizin ellide biri değil bütünü tahrip edilse, bütünü ateşler içinde bırakılsa, biz bu toprakların üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız!..”

10 Ağustos 1920’ de İstanbul Hükûmeti ile İtilaf devletleri arasında Türkiye’nin parçalanmasını içeren “Sevr Antlaşması”  imzalandı.

10 Ocak 1921’ de Birinci İnönü Zaferi gerçekleşti.  20 Ocak’ da İlk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa) kabul edildi. TBMM’ de bir konuşma yaptı:

“... Bugün anlaşılmıştır ki Sevr Anlaşması hükümleri Türkiye’ye zorla uygulanamaz. ...”

1 Nisan 1921’ de İkinci İnönü Zaferi gerçekleşti. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya bir telgraf çekti:

“... Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz...”

Temmuz ayında Ankara’dan, Karacahisar’daki Batı Cephesi Karargâhına geldi ve İsmet Paşa’ya bir direktif verdi:

“Orduyu, Eskişehir’in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra düşman ordusuyla araya büyük bir mesafe koymak lazımdır ki, ordunun düzenlenmesi ve takviyesi mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya doğusuna kadar çekilmek uygundur

25 Temmuz’da Batı Cephesi’nde Türk ordusu, Sakarya Nehri’nin doğusuna çekildi.

5 Ağustos 1921’ de geniş yetkilerle ve üç ay süre ile Başkomutanlık yetkisi veren Kanun, TBMM’ de kabul edildi; (Sonraları bu yetki süresiz olarak verildi) Bir konuşma yaptı:

“... Milletimizi esir etmek isteyen düşmanları, Allah'ın yardımıyla ne olursa olsun mağlup edeceğimize dair olan güven ve itimadım bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada bu kesin inancımı yüksek heyetinize karşı, bütün millete karşı ve bütün âleme karşı ilân ederim

7-8 Ağustos’ ta ordunun ihtiyaçlarını karşılamak üzere Tekâlif-i Milliye emirlerini yayınladı.  

23 Ağustos 1921’ de Yunan ordusu taarruza geçti; 22 gün 22 gece devam edecek olan Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Başkomutan olarak birliklere şu emri verdi: 

“Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz

13 Eylül 1921’ de Sakarya Meydan Muharebesi zaferle sonuçlandı. TBMM tarafından kanunla “mareşal” rütbesi ve “gazi” unvanı verildi. 

26 Ağustos 1922’ de Büyük Taarruz başladı.  (Bütün dünyayı uyutmuş, bir yıl boyunca gizlice orduyu hazırlamıştı. )

30 Ağustos 1922’ de Yunan ordusunun tamamen sarılması ve imha edilmesiyle Dumlupınar (Başkomutan) Meydan Muharebesi kazanıldı;  orduya emir verdi:   

“... Ordular! İlk Hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!”

9 Eylül 1922’de İzmir düşmandan geri alındı. 10 Eylül 1922’de İzmir’e geldi.

Ekim’ de zaferler hakkında TBMM’ de bir konuşma yaptı: 

“... Bu Anadolu Zaferi tarih sayfaları arasında, bir millet tarafından tamamen benimsenen bir fikrin ne kadar güçlü ve ne zinde bir kuvvet olduğunun en güzel misali olarak kalacaktır.”

24 Temmuz 1923 ‘de Lozan Antlaşması imzalandı. Türkiye’nin sınırları tescil edildi.

29 Ekim 1923’ de Cumhuriyet ilan edildi ve Cumhurbaşkanlığına seçildi.

21 Kasım 1923’ de TBMM kararı ile yeşil-kırmızı şeritli “İstiklal Madalyası” verildi.

24 Kasım 1934’ de TBMM tarafından  “ATATÜRK” soyadı verildi.

O artık Başkomutan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ tür.

***

Başkomutanlık öyle oturduğunuz yerde size altın tepsi ile sunulmuyor… Başkomutan olmak için; zaferden zafere koşmak, bir vatan kurtarmak, kısaca; bir ömür vermek gerekiyor…

Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, zaferin;

Türk Milleti; senin de 30 Ağustos Zafer Bayramın kutlu olsun!

Tüm şehitlerimize rahmet ve minnetle…

Tülay Hergünlü / Çanakkale, 25 Ağustos 2017

 



“Haksızlık yapanlara gönül vermeyin”

Yazının başlığını Prof. Hüseyin Atay’ın “İslam’da İşçi- İşveren İlişkileri” adlı kitabından aldım. Bu cümle beni çok etkiledi;

“Haksızlık yapanlara gönül vermeyin”

Cümleyi okurken aklıma şöyle bir soru takıldı; Bu cümleyi, sayısız anlam ifade eden başka kalıplara sokabilir miyiz?  

Deneyelim bakalım neler çıkacak:

“Haksızlık yapanlara gönül vermeyin!”

“Oylarınızı çalanlara gönül vermeyin!”

“Verdikleri sözlerde durmayanlara gönül vermeyin!”

“Yalan söyleyenlere gönül vermeyin!”

“Mahkemeleri yandaş hâkim ve savcıların eline teslim ederek hak, hukuk ve adalet sistemini işlemez hale getirenlere gönül vermeyin!”

“Haksız kazanç sağlayanlara gönül vermeyin!”

“Emeklerinizi çalanlara, bordrolarınızı eksik beyan edenlere gönül vermeyin!”

“Zengine-fakire aynı oranda vergi salan zalimlere gönül vermeyin!”

 “İnsanları ‘kişi başı millî gelir 21 bin dolar oldu’ sözleriyle aldatanlara gönül vermeyin!”

“İşsizlik sorununu çözemeyenlere, istihdam yaratamayanlara gönül vermeyin!”

 “Emekli maaşlarında “intibak” adaletsizliği meydana getirenlere gönül vermeyin!”

“Sosyal Güvenlik Sistemi’ni ‘İşçi’, ‘Memur’, Bağ-Kur’ ayrımına tabi tutarak, adaletsiz bir yapıya dönüştürenlere gönül vermeyin!”

“İnsanları açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edenlere gönül vermeyin!”

“İnsanları kredi kartlarına, bankalara muhtaç ederek, hayatları boyunca borçlu yaşatarak ‘ekonomik köle’ liğe mahkûm edenlere gönül vermeyin!”

“Parası olanlara sağlık hizmeti sağlayanlara gönül vermeyin!”

“Ekmeğe KDV koyup, mücevherleri, trilyonluk yatları vergi dışı tutanlara gönül vermeyin!”

“Vatandaşı GDO’ lu besinlere mecbur edenlere, tarımı, hayvancılığı bitirenlere, Türkiye’yi saman ve et ithal eder hale getirenlere gönül vermeyin!”

“Vatandaşı et yemekten mahrum edenlere gönül vermeyin!”

“Yandaş- yoldaş kayıranlara; ‘Alo Fatihçilere’, ‘paraları sıfırlayanlara’ gönül vermeyin!”

“Dinlerini ‘hakara-makara’ haline getirenlere, Kur’ân’ı ve Kâbe’yi pasta yapıp yiyenlere,  umre ziyaretlerini turistik geziye çevirenlere gönül vermeyin!”

“Muhalefet adına tek bir cümle sarf edenleri bile hapse atan düşünce yoksunlarına gönül vermeyin!”

“Vatandaşları, nefret tohumlarıyla karpuz gibi ikiye bölenlere gönül vermeyin!”

“Gaziler, şehitler arasında ayrımcılık yapanlara gönül vermeyin!”

“Adalet için yürüyenlere, ağaçlara sahip çıkanlara, ‘yaşamıma karışma’ diyenlere; ‘çapulcu, Vandal, terörist, ayyaş, alkolik, Fetöcü, edepsiz ‘v.b. diye hakaret edenlere gönül vermeyin!”

“ ‘Gözlerin görmediği halde, sana iş vermişiz’ diyerek insanı aşağılayanlara gönül vermeyin!”

“ ‘Madencinin ölmek fıtratında var’ sözleriyle maden kazalarına ‘ilahi kılıf’ bulmaya çalışanlara gönül vermeyin!

“ ‘Ananı da al git!’ diyerek vatandaşı kovanlara gönül vermeyin!”

“Soma’da madenciye tekme atan danışmanı işten atmayanlara gönül vermeyin!”

“Tecavüze uğrayan çocuklar için‘ bir kere olmuş’ diyerek tecavüzcü vakfı koruyan vicdanı kararmışlara gönül vermeyin!”

“Genç kızlara giyimleri nedeniyle tekme-yumruk atarak şiddet uygulayan magandaları serbest bırakan zihniyete gönül vermeyin!”

“Kızlarımızın yurtlarda cayır cayır yanmalarına sebep olan yobazlığa gönül vermeyin!”

“ ’Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır’  sözleriyle kadını aşağılayan gerici zihniyete gönül vermeyin!”

“Sen, bir çuval kömüre, bir torba erzaka minnet duyarken, ülkenin bütün saraylarında saltanat sürenlere, çocukları gemi (cik) lerden inmeyenlere, gönül vermeyin!”

“ ‘Danışmanlık’ adı altında yandaş kadrolaşan ve binlerce lirayı ceplerine maaş olarak koyanlara gönül vermeyin!”

“ ’Çalıyorsa benden çalıyor’, ‘Çalıyor ama hizmet getiriyor’ düşüncesiyle çaldıklarını bile bile zulüm sahiplerine gönül vermeyin!

 “Yol, köprü yapıyoruz diyerek, ‘geçiş garantisi’ adı altında vatandaşın parasını sermayeye hibe edenlere gönül vermeyin!”

“Dünyanın en pahalı benzinini satarak, ülkeyi alay konusu ettirenlere gönül vermeyin!”

“Okyanus ötesine; ‘Gel artık, bitsin bu hasret’ diyerek salya-sümük ağlayanlara, ‘Hoca efendi bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymettir’, ‘1000 yılın en büyük Türk büyüklerinden birisidir’ sözleriyle övgüler düzenlere, teşekkür edenlere ve ‘Ne istediniz de vermedik’ sitemlerini gönderenlere; tüm bunlara rağmen kendilerini sütten çıkmış ak kaşık yerine koyup, ‘aldatıldık’ mağduriyetine yatanlara gönül vermeyin!”

“Habur’da PKK için çadır mahkemesi kuranlara, Türkiye’yi, Kobani’ye geçiş yolu haline getirenlere, Oslo’da, Dolmabahçe’ de PKK ile masaya oturanlara; İmralı canisinin yol haritalarını meydanlarda Kürtçe okutanlara; hendek kazanları ve Nevruz kutlamalarında şehre inen eli silahlı teröristleri görmezden gelenlere gönül vermeyin!”

“Ergenekon, Balyoz ve benzeri kumpaslarda TSK’yı güçsüz düşürenlere, mensuplarını hapislerde çürütenlere, ölmelerine sebep olanlara, şerefli komutanların intihar etmelerine seyirci kalanlara; ‘Türkiye bağırsaklarını temizliyor’  diyenlere gönül vermeyin!”

“TSK’ nın subaylarını sanık, PKK yöneticisini tanık yapan kumpasçılara gönül vermeyin!”

“Devletin en mahrem bilgilerini kumpas sonucunda birilerine peşkeş çekenlere; bu bilgileri sorgusuz sualsiz teslim edenlere gönül vermeyin!”

“Darbe girişimi sonrasında,  silah tutmayı bile bilmeyen üç günlük ana kuzusu askerleri hapse atanlara; hiçbir şeyden haberi olmayan askeri okul öğrencilerini okuldan atıp, okullarını kapatanlara; ağaca selam veren acemi askerleri darbe yapıyor şuursuzluğuyla vahşice dövenlere, soyanlara, boğazlayarak ya da boğarak öldürenlere ve bu fiilleri örtbas edenlere gönül vermeyin!”

“15 Temmuz kurbanlarını oy malzemesi yapanlara gönül vermeyin!”

 “Ülkenin yönetim kadrolarını bir cemaatten alıp başka bir cemaat mensuplarına teslim eden zihniyete gönül vermeyin!”

“Eli silah tutacak 400 bin Suriyeli genç Türkiye’de keyif çatarken, Mehmetçiği Suriye bataklığında ölüme gönderenlere gönül vermeyin!”

“Türkiye’nin 18 adasını Yunanistan’ın işgal etmesine sessiz kalanlara gönül vermeyin!”

“Başında dondurma külahı ile dolaşan, şarlatan ve sahte tarihçileri; Atatürk’ün annesinin, manevi kızının namuslarına dil uzatan edep yoksunu hocaları baş tacı edenlere gönül vermeyin!”

“Anıtkabir’de dâhil olmak üzere Türkiye’nin dağını, taşını, ormanlarını, zeytinliklerini imara açanlara; yakanlara; SİT alanlarını ‘sittir’ alanlarına çevirenlere gönül vermeyin!”

“Türk Kurtuluş Savaşı Destanı’nı yok sayarak kendilerine sahte destan yaratmaya çalışanlara gönül vermeyin!”

“Atatürk’ü tarihin sayfalarından silmeye, Cumhuriyet’i yıkmaya çalışanlara gönül vermeyin!”

 “Vatandaşın değil, kendi istediklerini hayata geçirmek için hak, hukuk ve adaleti çiğneyenlere gönül vermeyin!”

*

Benden bu kadar… Sizler de kendi cümlelerinizi oluşturabilirsiniz. Ya da benim eksik bıraktıklarımı tamamlayabilirsiniz. Başka bir şey daha yapabilirsiniz; “gönül vermeyin” yerine “oy vermeyin”, “itibar etmeyin”, “minnet etmeyin”, “göz yummayın” “affetmeyin” gibi kelimeleri ekleyerek başka cümleler türetebilirsiniz.

Yazıyı yine kitaptan bir cümle ile bitirmek istiyorum.

“İnsan, seçtiği kimsenin yanlışlarına, adaletsizliklerine ve suçlarına ortaktır.”

Gönül verdiklerimizi bir kez daha gözden geçirmenin zamanı gelmedi mi?

Tülay Hergünlü

İstanbul, 20 Temmuz 2017


Adalet Mitingi

Adalet Yürüyüşü ile ilgili katıldığımız güzergâha ait izlenimlerimizi önceki yazıda belirtmiştim. Bu kez Maltepe Meydanı’nda gerçekleştirilen Adalet Mitingi ile ilgili izlenimlerimizi paylaşmak istiyorum.

9 Temmuz 2017 Pazar günü sabah saat 11.00 civarında CHP Beylikdüzü ilçesinin organizasyonunda Beylikdüzü Marina’ya hareket ettik. ( Bu arada belirtmeden geçmeyeyim; Ben ve arkadaşlarım hiç birimiz herhangi bir partiye üye değiliz.) Polis arama noktasından geçtik, isim ve telefon numaralarımızın kaydedildiği bir listeye imza attık. Gemide bizi simit ve su yığını karşıladı. Kahvaltı etmeyenler simitlerini alıp geminin içine dağıldılar. Saat 13,30 civarında gemiler hareket etti. 

Güle oynaya geçen yaklaşık 3 saatlik bir deniz yolculuğunun ardından Maltepe’ ye indik. Ortalık mahşer yeri gibiydi. Kalabalık nedeniyle yürümekte oldukça zorlandık. Binbir zorlukla saat 18.00’ civarında alana ulaşabildik. Normalde 10-15 dakikada yürünebilen mesafeyi bir saati aşkın bir sürede yürüyebilmiştik. Alanın çevresi Türk bayrakları ve “adalet” yazan döviz ve pankartlarla bezenmişti. Tıpkı Adalet Yürüyüşü’nde oldu gibi yine kolilerle su ikramında bulunuldu. (Seyhan Belediyesi adına büyük bir su aracından, gün boyunca “Seyhan’dan selam var” diyerek vatandaşlara su dağıtıldı.)

Alana girmeye çalışırken ters yöne ilerleyen çok sayıda vatandaşa rastladık. Nereye gittiklerini sormamız üzerine “Alana giremedik dışarıda bekleyeceğiz” yanıtını verdiler. Yakıcı sıcak altında duvar diplerinde, küçük ağaçların altlarında serinlemeye çalışan vatandaşlara rastladık. Çok sayıda katılımcı da deniz kenarında ya da bulabildikleri çimenlere oturmuş vaziyette CHP liderini beklemekteydiler.

Bunaltıcı sıcak ve yakıcı güneşin altında binbir zorlukla polis noktasına varabildik. Uzun bir bekleyişin ardından alana girebildik. Girebildik diyorum ama ancak birkaç metre ilerleyebildik. Zira alan tıklım tıklım doluydu. Adım atacak yer kalmamıştı. Alana girdiğimizde Zülfü Livaneli şarkı söylüyordu. Dalgalanan binlerce bayrak, Maltepe Meydanı’nı adeta kızıl bir deryaya çevirmişti. Adalet Yürüyüş’ünde açılan o meşhur 1111 metre büyüklüğündeki bayrağın yanında başka bir dev bayrak daha açıldı.

Maltepe Meydanı muhteşem bir görüntüye ev sahipliği yapmaktaydı. Bu arada unutmadan söyleyeyim; miting alanına üzerinde “İlgili Makama, Adaletin tecelli ve tesis edeceğine inanmak için OHAL’in bitirilmesini, KHK sürecinin sonlandırılmasını, haksız ve hukuksuz yargı kararlarının derhal gözden geçirilmesini ve sağlık sorunları yaşayan tutukluların durumlarının iyileştirilmesini toplum vicdanı adına talep ediyoruz” yazılı dev bir dilekçe konulmuş. Dilekçenin yanında hukukun evrensel ilkelerini simgeleyen Themis heykeli de resmedilmiş. Ne yazık ki biz aşırı kalabalık nedeniyle bu tarihe geçen dilekçeyi görme şansına sahip olamadık.  

Kavurucu sıcak altında bekleyiş, Kemal Kılıçdaroğlu’nun alana girmesiyle coşku dolu bir deryaya dönüştü. Vatandaşlar “hak, hukuk, adalet” sloganı ile meydanı inletmeye başladılar. CHP lideri konuşmasına başladı. Bir süre sonra biz sıcaktan ve kalabalıktan bunaldık ve daha fazla dayanamayarak meydanın dışına çıktık; kendimizi çayırların üzerine bıraktık.

Kemal Kılıçdaroğlu bir saati aşkın bir konuşma yaptı. Bu konuşmada 10 maddelik bir manifesto açıkladı. Tabii, iktidar bu manifestonun ne kadarını duydu, ya da ne kadar umurunda oldu bilemeyiz. Ama 25 gün süren Adalet Yürüyüşü ve Adalet Mitingi’nin Türkiye için özellikle de uygulanmakta olan “Adalet sistemi” için bir kırılma noktası olacağını, demokratik eylemlerin devam edeceğini umuyoruz.  

Kılıçdaroğlu’nun konuşmasının bitiminde gemilere binmek üzere Maltepe Limanı’na doğru yürüyüşe geçtik. Gelirken olduğu gibi aynı şekilde kalabalığın içinde zar zor yürüyerek limana ulaştık. Gemiler bizi bekliyordu. Coşku içerisinde güle oynaya evlerimize geri döndük; Bu ülkeye adaletin gelmesi için karınca misali su taşımanın mutluluğu içinde…

**

Adalet Mitingi ile sonuçlanan Adalet Yürüyüşü’nün, halkın üzerine serpilmiş olan ölü toprağını kaldırdığını, artık Türk milletinin  “ Biz yaptık oldu” zihniyetine daha fazla müsamaha göstermeyeceğini ümit etmek istiyoruz. CHP yönetiminde son 10 yılda Atatürk’e ve devrimlerine çok da sahip çıkılmadığını düşünenlerdenim. Bu düşüncemde en büyük pay, MHP’ nin oyununa gelerek Ekmeleddin’i, Cumhurbaşkanı adayı olarak göstermeleridir. Tabii parti içindeki Atatürkçü kadronun bir şekilde tasfiye edildiğini, onların yerine CHP ruhuyla hiç bağdaşmayan kişilerin getirildiğini hatırlatmama gerek yok sanırım.

Her şeye rağmen 9 Temmuz 2017 tarihi Türkiye’de adalet adına, özgürlükler adına, bağımsızlık adına gerçekleşmiş bir milattır. Mitinge kaç kişi katıldı tartışmalarını bir yana bırakıp yarattığı etki üzerinde odaklanmak gerekmektedir. Bu arada Sayın İstanbul Valisi’ nin “175 bin kişi katıldı” açıklamasına ise sadece gülüp geçiyoruz.

Gerek Ankara-İstanbul arasındaki yürüyüşe katılanlar, gerek İstanbul Maçka Parkı’nda Adalet Nöbeti tutanlar ve Maltepe Mitingine katılanlar sıradan, hiçbir çıkar beklemeyen vatandaşlardır. Kamu yetkililerinin emriyle, ya da bir takım tehditlerle katılmak zorunda bırakılmamış; gidişattan memnun olmayan gönüllülerdir. Ben kendi adıma “Adalet” diye kim ortaya çıkarsa, yanında yürümekten çekinmem. CHP ise, elinde hiçbir devlet olanağı olmadan sadece kendi imkânlarıyla organizasyonlarda yer almış, partili- partisiz ayrımı yapmadan vatandaşları taşımış; su ve yiyecek ihtiyaçlarını imkânlar ölçüsünde karşılamaya çalışmıştır.  Bu konuda emeği geçen herkese teşekkürü bir borç biliyoruz.

Sonuç olarak; hiç kimse bu hareketi “kaç kişi katıldı?” gibi zavallı sorularla basite indirgemeye çalışmasın. Zira bu hareket gereken etki ve tepkiyi yaratmıştır. En azından biz böyle düşünüyoruz. Gelecek günler yanılıp yanılmadığımızı gösterecektir.

Tülay Hergünlü

10 Temmuz 2017


Adalet Yürüyüşü

Günlerdir basından izlediğimiz Adalet Yürüyüşü hakkında tabiri caiz ise ahkâm kesebilmek için bizzat katılmamız gerekiyordu. Zira klavye kalemşorlarının yaptığı gibi bizzat içinde yer almadığınız bir hareket hakkında bilgi sahibi olmanız ve yorum yapmanız çok da mümkün değildir. Bu düşünceden hareketle dün yani 5 Temmuz Çarşamba günkü etaba biz de katıldık.  Sözü çok da uzatmadan anlatmaya başlayayım:

Sabah saat 04.00’ de İstanbul Beylikdüzü’nden, CHP ilçenin organizasyonunda hareket ettik. Yaklaşık 06.30 civarında Kılıçdaroğlu ve beraberindekilerin gece konakladıkları yer olan Körfez, Yarımca mevkiine ulaştık. Polisin yoğun güvenlik önlemleri arasında meydana girdik.  Alan çok kalabalıktı. Sabahın erken saatlerinde bu kadar insanın nasıl toplandığına hayret etmekten de kendimizi alamadık. 

Uzun bir bekleyişin ardından yürüyüş için kortej oluşturuldu. Kemal Kılıçdaroğlu adeta bir jet hızıyla insan koridorunun arasından geçti ve kortejin ön saflarındaki yerini aldı. Ardından ekranlardan gözlerimiz yaşararak izlediğimiz 1111 metre uzunlunda olduğu söylenen dev bayrak açıldı. Bizler de bir kenarından tuttuk ve “Hak, hukuk, adalet” sloganları ile hareket ettik. Dev bayrağın altında yürürken bir taraftan da “80 milyon insanız ve hepimiz çok güzel bir ülkede dünyanın saygı duyduğu onurlu bir bayrak altında yaşıyoruz. Bu nefret niye?” diye düşünmekten ve üzüntü duymaktan kendimizi alamadık.

Trafiğe kapatılmış olan asfalt boyunca yürüyüş başladı. Güle oynaya yürüyen, birbirlerinin fotoğraflarını çeken gençlere ayak uydurmaya çalışan orta yaşın üzerindeki insanların enerjisine hayranlık duymamak mümkün değildi. Kortejin çevresinde yürüyen çoğu henüz gencecik bir fidan, hatta ana kuzusu sayılabilecek yaşlardaki çevik kuvvet ve jandarma ekipleri, bunaltıcı sıcakta görevlerini hakkıyla yerine getirmek için olağanüstü bir gayretin içindeydiler. Yürüyüş boyunca hem belediyeler,  hem de partinin ilçe teşkilatları çok iyi organize olmuşlardı.  Kortejin yanında çok sayıda ambülâns ve araç, hasta, yaşlı ya da yorulup yürüyemeyecek olanları adeta yoldan topluyorlardı. Korteje yetişemeyenler ise yine belediyelerin araçlarıyla ulaştırılıyorlardı. Konaklama yerlerinde seyyar tuvaletler kurulmuştu ve hepsi de çok temizdi. Yaşanan tek sıkıntı yükselen tansiyonlar ve yara olan, su toplayan ayaklardı.  Onlara da beyaz meleklerimiz çare oluyorlardı.

Kızgın sıcağın altında yüründüğü için su dağıtımına aşırı bir önem verilmişti. Yürüyüş güzergâhına yol boyunca su istasyonları kurulmuş, asfalt üzerine yer yer pet şişe kolileri bırakılmıştı. Kortejin geçtiği güzergâhı takip eden belediyelerin temizlik araçları ve görevlileri, yerde bir tek çöp bırakmıyorlardı. Daha konaklama yerlerinden ayrılmadan, temizleme işlemi başlatılıyordu. Otobüsten sık sık, “Arkamızda 400 km yol bıraktık ama bir tek pet şişe bırakmadık. Misafiri olduğumuz bölgelerimizi temiz bırakalım” tarzında anonslar geçiliyordu. Adalet yürüyüşünde, adalet sadece insanlar için aranmıyordu. Gençlerin, yanlarına aldıkları köpekleri ve ellerindeki “hayvanlar içinde adalet” pankartlarıyla yürümeleri, hoş ve anlamlı bir görüntü oluşturmuştu.

İlk etap yüründükten sonra mola verilecek olan Körfez, Şirinyalı noktasına ulaşıldı. Burada saat 15.00’ e kadar mola verildi.  Yine su istasyonları kuruldu.  Mola boyunca binlerce insan çevreye dağıldı. Kimi bir ağaç gölgesi kimi toprak üzerine uzandı. Kortej de, önlerinde “Adalet” arkalarında “Menemen Gençlik 1942” yazan tişörtleriyle bir grup genç dikkatleri çekiyordu. Gençler hep bir ağızdan slogan atmaya, şarkılar söylemeye başladılar. “ Ülkede haksız adalet/ vallahi bu bir rezalet” sözleriyle başlayan şarkıları katılımcıları adeta coşturdu. Bazı yürüyüşçüler sanki kilometrelerce yolu kat etmemişler gibi ortaya fırlayıp oynamaya başladılar. Menemen Spor mensubu olduklarını söyleyen bu gençlerle biraz sohbet ettik. Bu güzel ortamın ardından yürüyüş tekrar başladı.

Yol boyunca halkın coşkulu desteği ve tezahüratları vardı. Elinde bayrak sallayan orta yaşlar da bir vatandaş bize eliyle sahil tarafını işaret ederek, “Bakın Marmara’ma neler yaptılar, bizi bir okul ile kandırdılar” dedi. İşaret ettiği yerde bir sanayi tesisi yükseliyordu. Denizin kıyısında kurulmuş olan bu tesis, kimyasal temizlik malzemeleri üreten bir firmaya aitti. Kortejden uzak kalırız endişesiyle yola devam ederken bir taraftan da bu tesisin körfeze dolayısıyla da Marmara Denizi’ne verebileceği zararları düşünmekteydik.

Yürüyüş boyunca çok fazla olmasa da öfkeli yüzlerle el hareketleri yapan, ne dediğini anlamadığımız eleştiri ya da belki de hakaretler eden, Rabia ve Bozkurt işareti çakan vatandaşlara da rastladık.  Onlara alkışlarla ve el sallayıp selam vererek mukabele ettik. Bu durum bizleri üzdü. En tepelerden ekilen nefret tohumları aynı vatanda yaşayan insanları birbirine nefret eder bir hale getirmişti. Tıpkı geçmişte yaşanan sağ-sol, Alevi-Sünni olarak bölünen Türk insanı bu kez, başka bir nefretin tarafları olmuştu.

Nihayet gece konaklanacak olan Tavşancıl’a ulaştık. Bizleri bekleyen otobüslerimize bindik ve alandan ayrıldık. Kalmak isteyenler için kamp yeri ayarlanmıştı. Gönül gece kalmayı da çok isterdi ama ne çare ki bizler de o orta yaş gurubunda olduğumuz için, fazla zorlama sonucunda oluşabilecek sağlık sorunlarını göz ardı edemezdik.

Son olarak; Bu yürüyüş bize CHP’ nin köklü bir kitle partisi olduğu gerçeğini bir kez daha hatırlattı.  Çok iyi organize olmuşlardı.  Katılımcıların isimleri ve telefonları tek tek kaydedilmişti.  Sabah kahvaltısı, öğle yemeği, meyve, su istasyonları, tuvaletler ve daha pek çok ayrıntı, her şey çok iyi düşünülmüştü. Ama en önemlisi, Adalet Yürüyüşü’ nün partiler üstü bir yürüyüş olduğunu, Adalet kavramının Kemal Kılıçdaroğlu’da dâhil olmak üzere hiç kimsenin tekeline alamayacağı ki zaten onunda böyle bir iddiası yok, bir kavram olduğunu bizlere bir kez daha hatırlatması oldu.

Son bir not daha; Yürüyüş esnasında saldırı olacağı haberini aldık. Zaten polisin arada kurduğu kontrol noktası ve milletvekillerinin araçlarına bile kortejin yanı sıra eşlik etmeme yasağı getirilmesinden bir şey olduğunu anlamıştık. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bu durum kimsenin umurunda olmadı. En ufak bir tereddüt bile duyulmadan yürüyüşe devam edildi.

Yürüyüşte emeği geçen, güvenliğimizin sağlığımızın koruyucuları başta emniyet güçlerimiz ve sağlık görevlilerimiz olmak üzere herkese sonsuz teşekkürler… İyi ki varsınız…

*

Adalet, insana rağmen, insan için; doğa için kısaca dünya için zaruri olan bir kavramdır. Adil bir yargı sistemi bir ülkenin insanca ve hakça yönetiminin aynasıdır. Bunun dışında anlam arayanlar, başka çıkar çevrelerine hizmet etmekten öteye geçemezler. Adalet Yürüyüşü’ne katılanlara öfkelenip, onları “terörist” olarak suçlamaktansa “binlerce insan neden günlerdir yürüyor? ” sorusuna cevap aranması gerekmektedir. 

Unutmayalım ki adalet bir gün herkese lazım olabilir… 

Adalet; hemen şimdi…

Geç kalmayın!

Tülay Hergünlü

6 Temmuz 2017


Bu Ramazan’da da Kur’ân, göklere çekildi…

Ramazan’ın sonuna geldik. Ekranlardaki programlar yine evlere şenlikti. Kur’ân ayında her zamankinden daha fazla öne çıkması gereken konu vahiy olmalıyken, yine hikâyeler ve hikâye anlatıcıları ön plandaydı. Filanca kişi şunu demiş, falanca kişi şunu anlatmış; şu sahabeden şunlar rivayet edilmiş; miş, miş, miş…

Miş’li geçmişe indirgendi Kur’ân…

Sayın halkımızda ise yıllardır hiçbir şey değişmemiş; sorular hep aynı;

“Denize girersem orucum bozulur mu?”, Aptes alırken kazayla ağzıma su kaçarsa orucum bozulur mu?”, “Sakız çiğnersem orucum bozulur mu?” v.s, v.s…

Yaşar Nuri Öztürk’e rahmet olsun; nasıl kızardı bu sorulara. “Okumuyor!” derdi. “Açıp okumamış bir kere Kur’ân’ı!”

Hikâyecilerin yanı sıra bir de “ilahiyat sanatçıları” çıkmış! Neredeyse değme pop sanatçılarına taş çıkartacak albümlere imza atmışlar. Bir ilahiyat piyasası oluşmuş ki değmeyin gitsin! Programın sunucusu soruyor; “Yeni albüm ne zaman çıkacak inşallah?” Cevap, “Stüdyo çalışmalarına başladık, yakında çıkacak Allah’ın izniyle…”

Din üzerinden kazanç sağlama…

“Kur’ân, Ses yarışmalarının güftesi haline getirildi”

Bu yıl Ramazan ayına, TRT’ de yayınlanan “Kur’ân Okuma Yarışması” damga vurdu. Bazılarını izledim. Harika sesli hafızlar, çeşitli makamlarda Kur’ân okudular. Mealler de alt yazıyla verildi. Buraya kadar her şey çok güzel ve anlamlı ama o jüri üyeleri yok mu? Sanırsınız Acun’un programında popstar yarışması sunuyorlar.  Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez bile rahatsız olmuş ki; , “Kuran, ses yarışmalarının güftesi olarak kullanılacak bir kitap değildir" eleştirisini getirdi. Ama kim takar Diyanet’in başını; en tepedeki patron itiraz etmedikten sonra… Nitekim eleştiriler için ne dedi? “Kulak asmaya gerek yok!”

Yarışmanın en rahatsızlık veren kısmı, başarılı hafızlara altın ödülü verilmesi oldu. Bırakın eleştirenlerin  kulak arkası edilmesini, daha vahim bir şey yapıldı; Kur’ân’ın bu konudaki uyarıcı ayetleri de kulak arkası edildi;

“…Benim ayetlerimi az bir bedel karşılığı satmayın. Ve yalnız benden sakının.” (Bakara, 41)

Bakara Suresi, Kur’ân hizmetinin bedelsiz olacağı uyarısında bulunuyor. Birilerinin geçmişte dediği gibi, “hakara, makara” yapmıyor; direkt olarak uyarıyor…

Elbette her emeğin bir nimeti, her gayretin bir ödülü olacaktır. Bu Kur’ân’a gönül vermiş pırıl pırıl gençler için verilecek başka ödüller mutlaka vardır. Ama Kur’ân ayetlerini güzel okuyana ödül olarak altın verilmesi, bizim anladığımız Kur’ân’ın anlayışına tamamen terstir. Bir şey daha; yarışmada Kur’ân o kadar çeşitli makamlarda okundu ki; insan düşünmeden edemiyor; Kur’ân’ın lâfzının okunması bu kadar zor mu olmalı? Acaba Hz. Muhammed (S.A.V.) Kur’ân okurken böylesine uzatarak, ses tellerini çatlatırcasına bağırarak mı okurdu? Yoksa, hiç sağa sola eğip bükmeden, dümdüz, ağır ağır ve tane tane mi okurdu?

Sormak gerekmez mi? Kur’ân lâfzıyla değil, anlamıyla yani içerdiği İlâhi mesaj ile ön plana çıkması gereken bir kitap değil midir? Kur’ân, anlaşılmak üzere gelen bir hayat kitabı değil midir? Kur’ân, bu işi âdeta eğlenceye dönüştürmek ve Kur’ân’ın etrafında yaygara koparmak, Görmez’in dediği gibi, “ ses yarışmalarının güftesi olmak” için mi indirildi?

Yoksa şu ayetin bu olayla bir ilgisi yok mudur?

“Dinlerini oyun ve eğlence haline getirmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak da o Kur’ân ile şunu hatırlat: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığına teslim edilirse onun, Allah dışında ne bir dostu kalır ne de şefaatçısı…” (En’am, 70)

            Evet, bir Kur’ân ayını daha geride bıraktık ama Kur’ân’ı hayatımıza yine indiremedik. Bu kez de ses yarışmalarına mahkûm ettik.

Rabbim, bizi peygamberimizin şikâyetçi olduğu şu ayetin muhatabı olanlardan eyleme; Âmin.

“Resul de şöyle der: “Ey Rabbim, benim toplumum, bu Kur’ân’ı terk edilmiş/dışlanmış halde tuttular.” (Furkan, 30)

Kur’ân’ı hayatımıza alabildiğimiz Ramazan’larda buluşmak dileğiyle, bayramınız kutlu olsun. 

Tülay Hergünlü

İstanbul, 22 Haziran 2017


 

19 Mayıs 1919, Kimleri Rahatsız Ediyor
 

19 Mayıs 1919 tarihi, Türk Kurtuluş Savaşı’ nın başlangıç meşalesinin yakıldığı tarihtir.  Özgürlüğe giden yolun ilk adımları bu tarihte atılmıştır.  

19 Mayıs 1919 tarihi, ilk günden itibaren iç ve dış düşmanları rahatsız etmektedir.

Kimdir bu iç ve dış düşmanlar?  

Cevabı, Mustafa Kemal Atatürk, Gençliğe Hitabe’ de veriyor;

“Türk istiklâlinin, Türk Cumhuriyeti’nin devamından yana olmayan dâhili ve harici bedhahlar (kötü yürekli insanlar)

Bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olan ülkeler,  

Türlü hilelerle aziz vatanın, bütün kalelerini ve tersanelerini ele geçirenler,

Türlü kumpaslarla bütün ordularını dağıtanlar, komuta kademesini göçertenler,

Memleketin her köşesine dağılmış, her kurumuna sızmış emperyalist uşaklar,

Gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilen iktidar sahipleri, 

Ülkenin her yanını işgal etmiş olan müstevliler ile (kimse, devlet, ordu) siyasî işbirliği içinde olanlar,

Milleti fakr-ü zaruret içinde (yoksul, yıkılacak duruma gelmiş, yorgun ve cahil) bırakanlar…”

İşte, Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türk Gençliği’ne uyarı niteliğinde kaleme aldığı ve satır satır ortaya döktüğü şer odakları bu saydıklarıdır. Bunlar, 19 Mayıs 1919 tarihinin çağrıştırdığı bağımsızlık olgusuna dair ne varsa hepsinden hem nefret ederler, hem de korkarlar. Tarih boyunca yok etmeye çalıştıkları Mustafa Kemal ülküsü, 19 Mayıs 1919 tarihinde vücut bulmaya başlamıştır. Bu vücudu ortadan kaldırmaya ve özgürlük meşalesini söndürmeye çalışmaları, günümüzde bile sürdürmek zorunda olduğumuz Türk bağımsızlık mücadelemize bir set çekmek içindir. Bütün yasaklamaların, baskıların, korkutmaların, yıldırmaların, işgallerin sebebi budur; Türk Milleti’ nin kanla, canla elde ettiği özgürlük ruhunu yok etmek; vatan topraklarını parçalamak…

İşte bunun içindir ki bazı tarihlere sımsıkı sarılmak ve korumak mecburiyetindeyiz. Bu tarihler;

19 Mayıs 1919, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için Anadolu’ya (Samsun’a) adım attığı tarih;

23 Nisan 1920,  Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı tarih,

26 Ağustos 1922; Büyük Taarruz’ un başladığı tarih,

29 Ekim 1923, Cumhuriyet’in ilan edildiği tarih… 

9 Eylül 1922, düşmanın İzmir’den denize döküldüğü tarih.

Yeni türetilmeye çalışılan yapay tarihlere ve tarihî günlere ihtiyacımız yoktur. Orta Asya’dan Anadolu’ya ve İstanbul’a kadar Türk tarihi yazılmıştır ve kaynakları ortadadır. Tarihe sahip çıkmak, geleceğe sahip çıkmak demektir.  Burada esas olan ise yukarıda belirttiğimiz, bize özgürlüğümüzü hediye eden tarihlerdir.

***

Tüm yasaklamalara rağmen 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, Türk Gençliği tarafından kutlanacak, kutlu olacak ve ilelebet kutlanmaya devam edecektir!

Çünkü, “birinci vazifesidir… “

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, tüm Türkiye’ye kutlu olsun!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 18 Mayıs 1919

 

Önemli Not: Türk Kurtuluş Savaşı’nı, savaşın Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kaleminden yani birinci elden öğrenmek isteyenler, lütfen NUTUK okuyun!

Kendi tarihimizi kulaktan dolma bilgilerle değil, kaynağından öğrenmek için başka kitaba ihtiyaç yoktur.


PROF. DR. ERDOĞAN TEZİÇ ANISINA

“Yök Başkanı’nın Gözyaşları!

Tutuklanan Rektör Prof. Dr. Yücel Aşkın’a destek olmak üzere hafta sonu rektörlerle birlikte Van’a giden YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç, cezaevinde görüşme anını anlatırken gözyaşlarını tutamadı.

CNN Türk (26.10.2005)’te soruları yanıtlayan Prof. Teziç, yüz yüze görüşeceğini düşündüğü Rektör Aşkın’ı cam arkasında görünce çok şaşırdığını söyledi. Telefonla yaptığı görüşmeyi anlatmakta güçlük çeken Teziç, sözlerini tamamlayamadı. Konuşmasına ağlayarak devam eden Teziç, “Yücel ile görüşmem zor oldu, el sıkışamadık. Ama morali yüksekti.” diye ekleyebildi. Cezaevine giderken, üzerlerine “küçük bir kâğıt parçası”  bile almadıklarını belirten Teziç, tepeden tırnağa aranmalarına ilişkin olarak, “Bu kurallar herkese geçerliyse amenna, değilse de düzeltilmesine vesile olduk.” dedi. (Hürriyet 27.10.2005)

Ekranlarda Türkiye Cumhuriyeti’nin en yüksek öğretim kurumu olan YÖK Başkanı’nın döktüğü gözyaşlarını ibretle izledik. Bir profesör ağlıyordu. Bu olay bugüne kadar Türkiye’de yaşanan en hayatî olaylardan biridir. Devlet ile üniversiteler en üst düzeyde karşı karşıya gelmişlerdir. Türkiye bir kargaşaya doğru sürüklenmektedir. Ülkelerin tarihlerine bakıldığı zaman devlet ve üniversitenin, yönetim ile bilim camiasının, devlet ile öğrencilerin, devlet ile işçi kesiminin, devlet ile askerin karşı karşıya gelmeleri her zaman o ülke için bir felaket olmuştur. Yönetimler devrilmiş, çağlar değişmiştir. Hele hele dinin siyasete ve eğitime âlet edilmesi başlı başına bir faciadır.

Başbakan; Barolar Birliği’ni, kendisi şiir okuyup hapse girdiği zaman sessiz kalmakla suçlamakta, Rektör Yücel Aşkın’a destek için Van’a giden rektörleri ise, “Üniversitelerin durumu ortada, siz işinize bakın!” diye azarlamakta,  Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in intihal suçu işlemesi olayını ise “YÖK’ün intikam hissi” olarak nitelendirmekte ve “Dinçer görevine devam edecektir!” demektedir. Yani bir rektör henüz kanıtlanmamış bir suç için kelepçelenerek (gazeteler), adi suçlu muamelesi yapılarak yaka paça içeri atılmakta, diğer tarafta intihal suçu işlediği kesinleşen bir kişi müsteşar olarak görevini sürdürebilmektedir. Acaba AB’nin, kendisine, “insan hakları komisyonu” diyen komiserleri, bir profesöre yapılan bu davranış için ne düşünecekler? Malûm şahıs için “Adil yargılanmadı, yeniden yargılansın!” diye velvele koparan, Diyarbakır’ı yolgeçen hanına çeviren Batılı komiserlerin tutumu ne olacak?  

Hukuksuzluk her geçen gün biraz daha artmaktadır. Unutulmamalıdır ki; bu gün işlemeyen veya işletilmeyen hukuk bir gün gelir birilerine de gerekli olur.”

Bu yazıyı “Körüz Biz” isimli kitabımın 51 ve 52. sayfalarından aldım. 1 Kasım 2005’ de kaleme aldığım yazının üzerinden yaklaşık 12 yıl geçti ve biz bugün Prof. Dr. Erdoğan Teziç’i kaybettik. Ne yazık ki geçen yıllarda hukuk sistemimiz düzeleceğine daha da kötüye gitti. Yargı tamamen bir kişinin eline geçti. Yüksek yargı da dâhil olmak üzere bağımsız bir tek kurum kalmadı. “15 Temmuz darbe girişimi” bahanesiyle Türkiye aylardır Olağan Üstü Hal (OHAL) ve Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK)  yönetiliyor. KHK’ lar ile çıkartılan kararnameler için yargı yolu kapalı. İlgili ya da ilgisiz, istedikleri kararnameleri çıkartıp, ülkeyi istedikleri yöne sokabiliyorlar. Nitekim bugün geldiğimiz nokta da Cumhuriyet rejimi de değiştirildi.

Prof. Erdoğan Teziç’in 2005 yılında haksızlıklar karşısında döktüğü gözyaşlarında boğulmak üzereyiz…

Türkiye’de tarafsız hukuk sistemini işletmeden gün ışığına çıkmak çok da mümkün görülmemektedir.

Erdoğan Teziç’e Allah’tan rahmet, ailesine ve sevenlerine baş sağlığı diliyoruz.

Tülay Hergünlü

25 Nisan 2017


Cumhuriyet yolunda yeni Kıyam’ın kutlu olsun Türkiye

Türkiye’ nin yarısı,16 Nisan’ da hürriyet ve istiklâlini kendi elleriyle toprağa vererek; istibdat devrine, çarşaf ve peçeye geri dönmeyi tercih etmiştir.

İktidar, devletin (halkın) bütün imkânlarıyla abanmış, cehaleti, sefaleti ve Devlet Bahçeli’yi de yanına alarak, Cumhuriyet rejimine karşı savaş açmıştır. Yüksek Seçim Kurulu’da, son dakika da attığı gol ile iktidara artı puan kazandırmıştır.

Bundan sonra atılacak adımları iktidarın kurmayları bizzat kendileri açıklamışlardır;

“Anayasa’nın ilk dört maddesi değişebilir”

“Halk kendi devletini kuruyor”

“Eyalet sistemine geçilmeli”

“İstanbul’a özerklik verilsin. İstanbul, kendi kendini yönetsin”

Anayasa’nın ilk dört maddesi değiştirilince bu saydıklarımızın hepsi gerçekleşebilir. İlave olarak;
Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olmaktan tamamen çıkartılabilir…(Kısmen çıkmıştır)

Devletin adı değişebilir ( “Türklük yok” düşüncesi hayata geçirilebilir)

Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti değişebilir (‘Türklük yok’ düşüncesinden hareket edilince doğal olarak Türkçe’ de kalmaz… İktidarın İstanbul sevdası ve Turkuaz merakı da malûmdur. İstiklâl Marşı’ nın mehteran versiyonu da hazır)

Bundan sonra her şey “partili başkanın” elindedir; ‘O, tak diye emredecek, devletin bütün kurumları şak diye yerine getirecek’

Ancak gözardı edilen bir gerçek vardır;

Yüzde 49’ luk bir kesim kaya gibi karşılarındadır…

Kıyam, yeniden başlamıştır…

Türkiye'nin 100 yıl önce bıraktığı yere geri dönmesine asla izin verilemez; verilmeyecektir...

“Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyen partili başkan, Üsküdar’ı geçememiş, yarı yolda kalmıştır.)

Cumhuriyet yolunda yeni kıyamın kutlu olsun Türkiye…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 17 Nisan 2017


Nedir bu “Turkuaz” merakı…

İktidarın “ Turkuaz” merakı biliniyor. Fırsat buldukça devleti temsil eden bazı simgelerde renkleri “Turkuaz- Beyaz’a çeviriyor. Geçtiğimiz yılın Aralık ayında Cumhurbaşkanlığı Koruma Dairesi’ne bağlı polislerin üniformaları da Turkuaz rengine büründü. Polislere Turkuaz renkte pardösü üzerine Cumhurbaşkanlığı Forsu bulunan düğmeler ile altın rengi kemer ve kasktan oluşan kıyafetler giydirildi.

Turkuaz, Türkiye’nin gündemine yeni girmiyor. 2008 yılında A Millî Futbol Takımımızın Kırmızı-Beyaz forma renkleri dış sahalarda Turkuaz-Beyaz olarak değişmişti. Gerekçe ise Turkuaz’ ın, “Türk mavisi” olmasıydı. ( Uzmanlara göre Türk mavisi diye bir renk yok) Dönemin bakanı “Turkuaz, Kırmızı-Beyaz’ın dışında, Türk Ulusu’nu temsil edebilecek özelliklere sahip yegâne renktir. Dolayısı ile hedeflenen farklılaşmayı sağlayabilecek tek alternatif durumundadır.” sözleriyle konuya ilginç bir boyut kazandırmıştı. Biz de konuya, 23 Ocak 2008 tarihinde ” Şimdilerde Moda Turkuaz” başlıklı bir yazıyla dikkat çekmeye çalışmış, yazıyı” Millî Futbol Takımımızı tüm dünya Kırmızı-Beyaz renkleriyle tanımaktadır. Burada yapılmak isteneni söylemeye dilimiz varmamaktadır! “ cümlesiyle sonlandırmıştık. Söz konusu yazıyı, 2009 yılında basılan “Körüz Biz” adlı kitabımıza da almıştık. (Bkz. Sayfa 285-286)

Yine 2009 yılında Meclis’te bir görevli, aslında Atatürk’ün hayalindeki bayrak renginin “gök mavisi” olduğunu ancak arkadaşlarından kabul görmeyince ay yıldızlı al bayrak ile devam kararı aldığını söylemişti. 2013 yılına geldiğimiz de Turkuaz mavisi yine gündemdeydi; Başbakanlık merkez bina girişindeki merdivenlerde bulunan kırmızı protokol halısı, Turkuaz rengi halıyla değiştirildi. Basında yer alan haberlere göre talimat, bizzat dönemin başbakanı tarafından verilmişti. Aynı şekilde her iki durum için de 18 Kasım 2013 tarihinde “Diyarbakır ve Turkuaz” başlıklı yazıyla dikkat çekmeye çalışmıştık.

Cumhuriyet rejiminin değiştirilmesine yönelik başkanlık anayasasının TBMM’ de oylandığı bu günler de bir AKP’ li vekil çıktı ve Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilebileceğini söyledi. Başkanlık anayasası büyük ihtimalle TBMM’ de kabul edilerek referanduma sunulacak. Referandum da halk buna müsaade eder mi şimdiden tahmin etmek çok güç; ancak, halk “Evet!” der ve ardından da Anayasa’nın ilk dört maddesine el atılırsa, ilk yapılacak değişiklik, Türk Bayrağı’nın al renginin Turkuaz’ a dönüştürülmesi olabilir mi?

Cevabı siz verin!

Bu “Turkuaz” konusu çok önemli ve bizler “Turkuaz” konusuna 2008 yılından bu yana dikkat çekmeye çalışıyoruz…
***

“Uyuyan milletler ya ölür ya da köle olarak uyanır!” Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

Tülay Hergünlü
İstanbul, 20 Ocak 2017