BURASI ÇANAKKALE İNTERNET MEDYA & Tv

 

 

 

PAYLAŞ

 

 

 

 

 


Bu Ramazan’da da Kur’ân, göklere çekildi…

Ramazan’ın sonuna geldik. Ekranlardaki programlar yine evlere şenlikti. Kur’ân ayında her zamankinden daha fazla öne çıkması gereken konu vahiy olmalıyken, yine hikâyeler ve hikâye anlatıcıları ön plandaydı. Filanca kişi şunu demiş, falanca kişi şunu anlatmış; şu sahabeden şunlar rivayet edilmiş; miş, miş, miş…

Miş’li geçmişe indirgendi Kur’ân…

Sayın halkımızda ise yıllardır hiçbir şey değişmemiş; sorular hep aynı;

“Denize girersem orucum bozulur mu?”, Aptes alırken kazayla ağzıma su kaçarsa orucum bozulur mu?”, “Sakız çiğnersem orucum bozulur mu?” v.s, v.s…

Yaşar Nuri Öztürk’e rahmet olsun; nasıl kızardı bu sorulara. “Okumuyor!” derdi. “Açıp okumamış bir kere Kur’ân’ı!”

Hikâyecilerin yanı sıra bir de “ilahiyat sanatçıları” çıkmış! Neredeyse değme pop sanatçılarına taş çıkartacak albümlere imza atmışlar. Bir ilahiyat piyasası oluşmuş ki değmeyin gitsin! Programın sunucusu soruyor; “Yeni albüm ne zaman çıkacak inşallah?” Cevap, “Stüdyo çalışmalarına başladık, yakında çıkacak Allah’ın izniyle…”

Din üzerinden kazanç sağlama…

“Kur’ân, Ses yarışmalarının güftesi haline getirildi”

Bu yıl Ramazan ayına, TRT’ de yayınlanan “Kur’ân Okuma Yarışması” damga vurdu. Bazılarını izledim. Harika sesli hafızlar, çeşitli makamlarda Kur’ân okudular. Mealler de alt yazıyla verildi. Buraya kadar her şey çok güzel ve anlamlı ama o jüri üyeleri yok mu? Sanırsınız Acun’un programında popstar yarışması sunuyorlar.  Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez bile rahatsız olmuş ki; , “Kuran, ses yarışmalarının güftesi olarak kullanılacak bir kitap değildir" eleştirisini getirdi. Ama kim takar Diyanet’in başını; en tepedeki patron itiraz etmedikten sonra… Nitekim eleştiriler için ne dedi? “Kulak asmaya gerek yok!”

Yarışmanın en rahatsızlık veren kısmı, başarılı hafızlara altın ödülü verilmesi oldu. Bırakın eleştirenlerin  kulak arkası edilmesini, daha vahim bir şey yapıldı; Kur’ân’ın bu konudaki uyarıcı ayetleri de kulak arkası edildi;

“…Benim ayetlerimi az bir bedel karşılığı satmayın. Ve yalnız benden sakının.” (Bakara, 41)

Bakara Suresi, Kur’ân hizmetinin bedelsiz olacağı uyarısında bulunuyor. Birilerinin geçmişte dediği gibi, “hakara, makara” yapmıyor; direkt olarak uyarıyor…

Elbette her emeğin bir nimeti, her gayretin bir ödülü olacaktır. Bu Kur’ân’a gönül vermiş pırıl pırıl gençler için verilecek başka ödüller mutlaka vardır. Ama Kur’ân ayetlerini güzel okuyana ödül olarak altın verilmesi, bizim anladığımız Kur’ân’ın anlayışına tamamen terstir. Bir şey daha; yarışmada Kur’ân o kadar çeşitli makamlarda okundu ki; insan düşünmeden edemiyor; Kur’ân’ın lâfzının okunması bu kadar zor mu olmalı? Acaba Hz. Muhammed (S.A.V.) Kur’ân okurken böylesine uzatarak, ses tellerini çatlatırcasına bağırarak mı okurdu? Yoksa, hiç sağa sola eğip bükmeden, dümdüz, ağır ağır ve tane tane mi okurdu?

Sormak gerekmez mi? Kur’ân lâfzıyla değil, anlamıyla yani içerdiği İlâhi mesaj ile ön plana çıkması gereken bir kitap değil midir? Kur’ân, anlaşılmak üzere gelen bir hayat kitabı değil midir? Kur’ân, bu işi âdeta eğlenceye dönüştürmek ve Kur’ân’ın etrafında yaygara koparmak, Görmez’in dediği gibi, “ ses yarışmalarının güftesi olmak” için mi indirildi?

Yoksa şu ayetin bu olayla bir ilgisi yok mudur?

“Dinlerini oyun ve eğlence haline getirmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak da o Kur’ân ile şunu hatırlat: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığına teslim edilirse onun, Allah dışında ne bir dostu kalır ne de şefaatçısı…” (En’am, 70)

            Evet, bir Kur’ân ayını daha geride bıraktık ama Kur’ân’ı hayatımıza yine indiremedik. Bu kez de ses yarışmalarına mahkûm ettik.

Rabbim, bizi peygamberimizin şikâyetçi olduğu şu ayetin muhatabı olanlardan eyleme; Âmin.

“Resul de şöyle der: “Ey Rabbim, benim toplumum, bu Kur’ân’ı terk edilmiş/dışlanmış halde tuttular.” (Furkan, 30)

Kur’ân’ı hayatımıza alabildiğimiz Ramazan’larda buluşmak dileğiyle, bayramınız kutlu olsun. 

Tülay Hergünlü

İstanbul, 22 Haziran 2017


19 Mayıs 1919, Kimleri Rahatsız Ediyor

19 Mayıs 1919 tarihi, Türk Kurtuluş Savaşı’ nın başlangıç meşalesinin yakıldığı tarihtir.  Özgürlüğe giden yolun ilk adımları bu tarihte atılmıştır.  

19 Mayıs 1919 tarihi, ilk günden itibaren iç ve dış düşmanları rahatsız etmektedir.

Kimdir bu iç ve dış düşmanlar?  

Cevabı, Mustafa Kemal Atatürk, Gençliğe Hitabe’ de veriyor;

“Türk istiklâlinin, Türk Cumhuriyeti’nin devamından yana olmayan dâhili ve harici bedhahlar (kötü yürekli insanlar)

Bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olan ülkeler,  

Türlü hilelerle aziz vatanın, bütün kalelerini ve tersanelerini ele geçirenler,

Türlü kumpaslarla bütün ordularını dağıtanlar, komuta kademesini göçertenler,

Memleketin her köşesine dağılmış, her kurumuna sızmış emperyalist uşaklar,

Gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilen iktidar sahipleri, 

Ülkenin her yanını işgal etmiş olan müstevliler ile (kimse, devlet, ordu) siyasî işbirliği içinde olanlar,

Milleti fakr-ü zaruret içinde (yoksul, yıkılacak duruma gelmiş, yorgun ve cahil) bırakanlar…”

İşte, Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türk Gençliği’ne uyarı niteliğinde kaleme aldığı ve satır satır ortaya döktüğü şer odakları bu saydıklarıdır. Bunlar, 19 Mayıs 1919 tarihinin çağrıştırdığı bağımsızlık olgusuna dair ne varsa hepsinden hem nefret ederler, hem de korkarlar. Tarih boyunca yok etmeye çalıştıkları Mustafa Kemal ülküsü, 19 Mayıs 1919 tarihinde vücut bulmaya başlamıştır. Bu vücudu ortadan kaldırmaya ve özgürlük meşalesini söndürmeye çalışmaları, günümüzde bile sürdürmek zorunda olduğumuz Türk bağımsızlık mücadelemize bir set çekmek içindir. Bütün yasaklamaların, baskıların, korkutmaların, yıldırmaların, işgallerin sebebi budur; Türk Milleti’ nin kanla, canla elde ettiği özgürlük ruhunu yok etmek; vatan topraklarını parçalamak…

İşte bunun içindir ki bazı tarihlere sımsıkı sarılmak ve korumak mecburiyetindeyiz. Bu tarihler;

19 Mayıs 1919, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için Anadolu’ya (Samsun’a) adım attığı tarih;

23 Nisan 1920,  Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı tarih,

26 Ağustos 1922; Büyük Taarruz’ un başladığı tarih,

29 Ekim 1923, Cumhuriyet’in ilan edildiği tarih… 

9 Eylül 1922, düşmanın İzmir’den denize döküldüğü tarih.

Yeni türetilmeye çalışılan yapay tarihlere ve tarihî günlere ihtiyacımız yoktur. Orta Asya’dan Anadolu’ya ve İstanbul’a kadar Türk tarihi yazılmıştır ve kaynakları ortadadır. Tarihe sahip çıkmak, geleceğe sahip çıkmak demektir.  Burada esas olan ise yukarıda belirttiğimiz, bize özgürlüğümüzü hediye eden tarihlerdir.

***

Tüm yasaklamalara rağmen 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, Türk Gençliği tarafından kutlanacak, kutlu olacak ve ilelebet kutlanmaya devam edecektir!

Çünkü, “birinci vazifesidir… “

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, tüm Türkiye’ye kutlu olsun!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 18 Mayıs 1919

 

Önemli Not: Türk Kurtuluş Savaşı’nı, savaşın Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kaleminden yani birinci elden öğrenmek isteyenler, lütfen NUTUK okuyun!

Kendi tarihimizi kulaktan dolma bilgilerle değil, kaynağından öğrenmek için başka kitaba ihtiyaç yoktur.


PROF. DR. ERDOĞAN TEZİÇ ANISINA

“Yök Başkanı’nın Gözyaşları!

Tutuklanan Rektör Prof. Dr. Yücel Aşkın’a destek olmak üzere hafta sonu rektörlerle birlikte Van’a giden YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç, cezaevinde görüşme anını anlatırken gözyaşlarını tutamadı.

CNN Türk (26.10.2005)’te soruları yanıtlayan Prof. Teziç, yüz yüze görüşeceğini düşündüğü Rektör Aşkın’ı cam arkasında görünce çok şaşırdığını söyledi. Telefonla yaptığı görüşmeyi anlatmakta güçlük çeken Teziç, sözlerini tamamlayamadı. Konuşmasına ağlayarak devam eden Teziç, “Yücel ile görüşmem zor oldu, el sıkışamadık. Ama morali yüksekti.” diye ekleyebildi. Cezaevine giderken, üzerlerine “küçük bir kâğıt parçası”  bile almadıklarını belirten Teziç, tepeden tırnağa aranmalarına ilişkin olarak, “Bu kurallar herkese geçerliyse amenna, değilse de düzeltilmesine vesile olduk.” dedi. (Hürriyet 27.10.2005)

Ekranlarda Türkiye Cumhuriyeti’nin en yüksek öğretim kurumu olan YÖK Başkanı’nın döktüğü gözyaşlarını ibretle izledik. Bir profesör ağlıyordu. Bu olay bugüne kadar Türkiye’de yaşanan en hayatî olaylardan biridir. Devlet ile üniversiteler en üst düzeyde karşı karşıya gelmişlerdir. Türkiye bir kargaşaya doğru sürüklenmektedir. Ülkelerin tarihlerine bakıldığı zaman devlet ve üniversitenin, yönetim ile bilim camiasının, devlet ile öğrencilerin, devlet ile işçi kesiminin, devlet ile askerin karşı karşıya gelmeleri her zaman o ülke için bir felaket olmuştur. Yönetimler devrilmiş, çağlar değişmiştir. Hele hele dinin siyasete ve eğitime âlet edilmesi başlı başına bir faciadır.

Başbakan; Barolar Birliği’ni, kendisi şiir okuyup hapse girdiği zaman sessiz kalmakla suçlamakta, Rektör Yücel Aşkın’a destek için Van’a giden rektörleri ise, “Üniversitelerin durumu ortada, siz işinize bakın!” diye azarlamakta,  Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in intihal suçu işlemesi olayını ise “YÖK’ün intikam hissi” olarak nitelendirmekte ve “Dinçer görevine devam edecektir!” demektedir. Yani bir rektör henüz kanıtlanmamış bir suç için kelepçelenerek (gazeteler), adi suçlu muamelesi yapılarak yaka paça içeri atılmakta, diğer tarafta intihal suçu işlediği kesinleşen bir kişi müsteşar olarak görevini sürdürebilmektedir. Acaba AB’nin, kendisine, “insan hakları komisyonu” diyen komiserleri, bir profesöre yapılan bu davranış için ne düşünecekler? Malûm şahıs için “Adil yargılanmadı, yeniden yargılansın!” diye velvele koparan, Diyarbakır’ı yolgeçen hanına çeviren Batılı komiserlerin tutumu ne olacak?  

Hukuksuzluk her geçen gün biraz daha artmaktadır. Unutulmamalıdır ki; bu gün işlemeyen veya işletilmeyen hukuk bir gün gelir birilerine de gerekli olur.”

Bu yazıyı “Körüz Biz” isimli kitabımın 51 ve 52. sayfalarından aldım. 1 Kasım 2005’ de kaleme aldığım yazının üzerinden yaklaşık 12 yıl geçti ve biz bugün Prof. Dr. Erdoğan Teziç’i kaybettik. Ne yazık ki geçen yıllarda hukuk sistemimiz düzeleceğine daha da kötüye gitti. Yargı tamamen bir kişinin eline geçti. Yüksek yargı da dâhil olmak üzere bağımsız bir tek kurum kalmadı. “15 Temmuz darbe girişimi” bahanesiyle Türkiye aylardır Olağan Üstü Hal (OHAL) ve Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK)  yönetiliyor. KHK’ lar ile çıkartılan kararnameler için yargı yolu kapalı. İlgili ya da ilgisiz, istedikleri kararnameleri çıkartıp, ülkeyi istedikleri yöne sokabiliyorlar. Nitekim bugün geldiğimiz nokta da Cumhuriyet rejimi de değiştirildi.

Prof. Erdoğan Teziç’in 2005 yılında haksızlıklar karşısında döktüğü gözyaşlarında boğulmak üzereyiz…

Türkiye’de tarafsız hukuk sistemini işletmeden gün ışığına çıkmak çok da mümkün görülmemektedir.

Erdoğan Teziç’e Allah’tan rahmet, ailesine ve sevenlerine baş sağlığı diliyoruz.

Tülay Hergünlü

25 Nisan 2017


Cumhuriyet yolunda yeni Kıyam’ın kutlu olsun Türkiye

Türkiye’ nin yarısı,16 Nisan’ da hürriyet ve istiklâlini kendi elleriyle toprağa vererek; istibdat devrine, çarşaf ve peçeye geri dönmeyi tercih etmiştir.

İktidar, devletin (halkın) bütün imkânlarıyla abanmış, cehaleti, sefaleti ve Devlet Bahçeli’yi de yanına alarak, Cumhuriyet rejimine karşı savaş açmıştır. Yüksek Seçim Kurulu’da, son dakika da attığı gol ile iktidara artı puan kazandırmıştır.

Bundan sonra atılacak adımları iktidarın kurmayları bizzat kendileri açıklamışlardır;

“Anayasa’nın ilk dört maddesi değişebilir”

“Halk kendi devletini kuruyor”

“Eyalet sistemine geçilmeli”

“İstanbul’a özerklik verilsin. İstanbul, kendi kendini yönetsin”

Anayasa’nın ilk dört maddesi değiştirilince bu saydıklarımızın hepsi gerçekleşebilir. İlave olarak;
Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olmaktan tamamen çıkartılabilir…(Kısmen çıkmıştır)

Devletin adı değişebilir ( “Türklük yok” düşüncesi hayata geçirilebilir)

Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti değişebilir (‘Türklük yok’ düşüncesinden hareket edilince doğal olarak Türkçe’ de kalmaz… İktidarın İstanbul sevdası ve Turkuaz merakı da malûmdur. İstiklâl Marşı’ nın mehteran versiyonu da hazır)

Bundan sonra her şey “partili başkanın” elindedir; ‘O, tak diye emredecek, devletin bütün kurumları şak diye yerine getirecek’

Ancak gözardı edilen bir gerçek vardır;

Yüzde 49’ luk bir kesim kaya gibi karşılarındadır…

Kıyam, yeniden başlamıştır…

Türkiye'nin 100 yıl önce bıraktığı yere geri dönmesine asla izin verilemez; verilmeyecektir...

“Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyen partili başkan, Üsküdar’ı geçememiş, yarı yolda kalmıştır.)

Cumhuriyet yolunda yeni kıyamın kutlu olsun Türkiye…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 17 Nisan 2017


Nedir bu “Turkuaz” merakı…

İktidarın “ Turkuaz” merakı biliniyor. Fırsat buldukça devleti temsil eden bazı simgelerde renkleri “Turkuaz- Beyaz’a çeviriyor. Geçtiğimiz yılın Aralık ayında Cumhurbaşkanlığı Koruma Dairesi’ne bağlı polislerin üniformaları da Turkuaz rengine büründü. Polislere Turkuaz renkte pardösü üzerine Cumhurbaşkanlığı Forsu bulunan düğmeler ile altın rengi kemer ve kasktan oluşan kıyafetler giydirildi.

Turkuaz, Türkiye’nin gündemine yeni girmiyor. 2008 yılında A Millî Futbol Takımımızın Kırmızı-Beyaz forma renkleri dış sahalarda Turkuaz-Beyaz olarak değişmişti. Gerekçe ise Turkuaz’ ın, “Türk mavisi” olmasıydı. ( Uzmanlara göre Türk mavisi diye bir renk yok) Dönemin bakanı “Turkuaz, Kırmızı-Beyaz’ın dışında, Türk Ulusu’nu temsil edebilecek özelliklere sahip yegâne renktir. Dolayısı ile hedeflenen farklılaşmayı sağlayabilecek tek alternatif durumundadır.” sözleriyle konuya ilginç bir boyut kazandırmıştı. Biz de konuya, 23 Ocak 2008 tarihinde ” Şimdilerde Moda Turkuaz” başlıklı bir yazıyla dikkat çekmeye çalışmış, yazıyı” Millî Futbol Takımımızı tüm dünya Kırmızı-Beyaz renkleriyle tanımaktadır. Burada yapılmak isteneni söylemeye dilimiz varmamaktadır! “ cümlesiyle sonlandırmıştık. Söz konusu yazıyı, 2009 yılında basılan “Körüz Biz” adlı kitabımıza da almıştık. (Bkz. Sayfa 285-286)

Yine 2009 yılında Meclis’te bir görevli, aslında Atatürk’ün hayalindeki bayrak renginin “gök mavisi” olduğunu ancak arkadaşlarından kabul görmeyince ay yıldızlı al bayrak ile devam kararı aldığını söylemişti. 2013 yılına geldiğimiz de Turkuaz mavisi yine gündemdeydi; Başbakanlık merkez bina girişindeki merdivenlerde bulunan kırmızı protokol halısı, Turkuaz rengi halıyla değiştirildi. Basında yer alan haberlere göre talimat, bizzat dönemin başbakanı tarafından verilmişti. Aynı şekilde her iki durum için de 18 Kasım 2013 tarihinde “Diyarbakır ve Turkuaz” başlıklı yazıyla dikkat çekmeye çalışmıştık.

Cumhuriyet rejiminin değiştirilmesine yönelik başkanlık anayasasının TBMM’ de oylandığı bu günler de bir AKP’ li vekil çıktı ve Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilebileceğini söyledi. Başkanlık anayasası büyük ihtimalle TBMM’ de kabul edilerek referanduma sunulacak. Referandum da halk buna müsaade eder mi şimdiden tahmin etmek çok güç; ancak, halk “Evet!” der ve ardından da Anayasa’nın ilk dört maddesine el atılırsa, ilk yapılacak değişiklik, Türk Bayrağı’nın al renginin Turkuaz’ a dönüştürülmesi olabilir mi?

Cevabı siz verin!

Bu “Turkuaz” konusu çok önemli ve bizler “Turkuaz” konusuna 2008 yılından bu yana dikkat çekmeye çalışıyoruz…
***

“Uyuyan milletler ya ölür ya da köle olarak uyanır!” Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

Tülay Hergünlü
İstanbul, 20 Ocak 2017


2016 Sonunda Genel Durum ve Görünüm

“Bakalım Noel Baba, çam ağacına astığımız çoraplarımızın içine 2016 yılı için hangi hediyeleri bırakacak?”

Bu soruyu 2015 yılı için yazdığım yazının son bölümünde sormuştum… 2016 yılında Noel Baba çorabımıza kan ve gözyaşından başka bir şey koymadı; Biz bu yıl kadın, çocuk, öğrenci, asker, polis demeden; öldük, öldük, öldük…

Terör saldırılarında öldük;

İstanbul’ da ki patlamalar da;  çoluk-çocuk, kadın-erkek, asker, polis 95 kişi öldük,  435 kişi yaralandık. Başkent Ankara’daki patlamalar da;  çoluk-çocuk, kadın-erkek, asker-polis 68 kişi öldük, 186 kişi yaralandık.  Bursa’ daki patlama da; 13 kişi yaralandık. Diyarbakır’da Çınar’da, Sur’da Bağlar’ daki patlamalar da; 30 kişi öldük (3’ü bebekti), 162 kişi yaralandık. Gaziantep’de düğün de çoluk- çocuk 50 kişi öldük, 94 kişi yaralandık. Kayseri’deki patlama da asker, sivil 15 kişi öldük, 50 kişi yaralandık. Mardin, Gaziantep, Elazığ, Van, Bitlis, Adana ve daha pek çok yerde; hendeklerde çoluk-çocuk, kadın-erkek, asker, polis öldük; yaralandık…

Suriye de öldük;

Fırat Kalkanı Operasyonu’nda 40 askerimizle öldük. (2 askerimizin diri diri yandığına dair video görüntüleri yayınlandı ancak resmi makamlarca doğrulanmadı)

Darbe girişiminde öldük;

15 Temmuz’ da ne olduğunu anlayamadığımız ve adına sonraları Fethullah Gülen Terör örgütü (FETÖ) denilen bir örgüt tarafından düzenlenen darbe girişimi sonucunda 241 asker, sivil vatandaş öldük... Bu örgütün başta Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) , Harp Okulları, Askeri Liseler Emniyet, Milli Eğitim ve MİT olmak üzere, devletin neredeyse tüm kanallarına sızdığını ve darbe yapacak güce eriştiğini öğrendik... Bu saldırı ile ne büyük bir tehlike atlattığımızı ise gözaltına alınan ve tutuklananların sayısına bakınca anlayabildik…

Geçtiğimiz yıllarda Ergenekon ve benzeri iddialar sonucunda TSK’ nın komuta kademesi tırpanlanmıştı. Bu kez darbe teşebbüsünde bulundukları gerekçesiyle yine TSK’  nın komuta kademesinden bazı askerler tutuklandı. Meğer bu askerler, Ergenekoncuların yerine getirilenlermiş; sonradan basından öğrendik.

15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra; AKP İstanbul İl Başkanlığı’nın önüne dev bir Atatürk afişi asıldı… AKP, İstanbul Yenikapı’da, adına Demokrasi ve Şehitler Mitingi denilen dev bir miting düzenledi.  Mitinge CHP ve MHP liderleri de katıldı. Mitinge daha sonra toplumsal birlik ve barışı çağrıştıran “Yenikapı Ruhu” denilse de, bu ruh çok uzun süre korunamadı…

15 Temmuz darbe girişim sonrası 3 ay Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edildi; 3 ay daha uzatıldı. Türkiye Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile yönetilmeye başlandı… Harp Okulları Savunma Bakanlığı’na bağlandı. Askeri Liseler kapatıldı, öğrenciler okul dışı edildi. Askeri hastanelerin tamamına el konuldu ve Sağlık Bakanlığı’na bağlandı. FETÖ yanlısı olduğu iddia edilen Zaman ve Taraf Gazetesi ile Samanyolu TV, Cihan Haber Ajansı’nın da olduğu çok sayıda haber ajansı, televizyon, radyo, gazete, dergi ile yayınevi ve dağıtım kanalı kapatıldı.

15 Temmuz tarihi “Millî Anma Günü” ilan edildi. Cumhurbaşkanı, “İkinci bir İstiklâl Savaşı veriyoruz” (…) dedi. Eski-yeni tüm şehitler bir tarafa, 15 Temmuz şehitleri yere göğe sığdırılamadı. Ailelerine yüksek miktar da şehit maaşları bağlandı; şehitlerin adları dağlara taşlara verildi; fotoğrafları dört bir yanda sergilenir oldu… Bağış kampanyaları, konserler, resim sergileri, anma programları düzenlendi. 15 Temmuz gazileri de unutulmadı. Burnu kanayana bile gazi maaşı bağlandı… Sokakların, meydanların,  caddelerin isimleri değişti… Kırk yıllık Boğaz Köprüsü’ nün adı “15 Temmuz Şehitleri Köprüsü” oldu.

2016 yılında kan ve gözyaşının dışında bazı önemli olaylar da yaşandı;

İktidarın “açılım” hoşgörüsü sona erdi. HDP’ li bazı vekillerin dokunulmazlıkları kaldırıldı; eş başkanlar da dâhil olmak üzere bir kısım milletvekili tutuklandı. Yüzlerce asker, hendekler de öldüğüyle kaldı. Güneydoğu’ da bazı yerler Suriye’yi aratmayacak görüntülere sahne oldu.

Yüzde 49,5 oyla seçilen, seçilmiş Başbakan Ahmet Davutoğlu, Cumhurbaşkanı’nın talebi üzerine görevinden istifa etti/ ettirildi; yerine Binali Yıldırım Başbakan olarak atandı…

Kan, gözyaşı ve siyasi çalkantıların arasında bile başkanlık gündemden düşürülmedi. Başkanlık dayatması, partili Cumhurbaşkanı’na dönüştürüldü. AKP, tek adam yönetimine dönüştürüleceği iddia edilen 21 maddelik anayasa değişiklik teklifini, MHP ile birlikte hazırladı ve 316 imzayla Meclis’e sundu.

Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği ile Türkiye arasında ki üyelik müzakerelerini geçici olarak dondurma kararı aldı.

15 Temmuz darbe girişimi sonrası füze gibi tırmanışa geçen döviz durdurulamadı. 30 Aralık itibariyle ABD Doları 3,52;  EURO 3,71 TL. oldu…

2016 yılını geride bırakırken; Yüce Yaradan’dan bir daha ülkemize 2016 yılı benzeri başka yıllar yaşatmamasını,  2016 yılını da aratmamasını niyaz ediyorum. 

Bu vesileyle tüm Türkiye’ye 2017 yılında; Nefretin yerini sevginin ve barışın aldığı, mutlu ve huzurlu bir yıl diliyorum.

Cumhuriyetimizin ilelebet payidar olacağı nice güzel yıllar dileğiyle…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 31 Aralık 2016


İslam ülkelerinde kan ve gözyaşı neden bitmiyor?

Müslüman ülkelerin durumu içler acısı…

Filistin, Irak, Afganistan, Mısır, Libya, Tunus, Lübnan, Somali ve diğerlerinde kan ve gözyaşı hiç bitmiyor. Özellikle de Suriye’de yaşananlar, insan olan herkesin yüreğini acıtıyor. En acısı da Müslüman, Müslüman kardeşini, “Allahü Ekber” diyerek boğazlıyor... Yani, “Allah Büyüktür” diye diye Müslüman coğrafya da kan dökülüyor.

Müslüman’ı Müslüman’a boğazlatanlar kim?

Medeni  (!)  Batı; ABD, İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri ile Rusya…

Hıristiyan Batı’ya ve de Rusya’ya yardım edenler hangi ülkeler?

Suudi Arabistan, İsrail ve bir şekilde de İran…

Peki, Müslüman ülkeler neden bu haldeler?

Cevap çok basit; Doğal kaynaklar ve coğrafi konumları…

Bu ülkeler de ABD, Rusya ve diğer ülkelerin çıkarları var; Amaç, petrol ve doğalgaz kaynaklarının yönetimini ele geçirmek…

Peki, Müslüman ülkeler neden birbirleriyle savaş halindeler; neden buralar da sürekli olarak iç savaş çıkıyor?

Cevabı Kur’ân veriyor;

“Doğrusu, dinlerini parçalayıp, bölük bölük olanlarla senin bir ilişkin olamaz. Onların işi Allah’a kalmıştır; sonra O, yapmakta olduklarını onlara bildirecektir.” En’am, 159

“Dinlerinde ayrılığa düşüp bölük bölük olan ve her bölüğün de kendilerinde olanla sevindiği ortak koşanlardan olmayınız  Rûm, 32

Müslüman ülkeler, tek din İslam’ı parçalara böldüler; Tarikatları, mezhepleri din haline getirdiler…

Birbirlerine, “Sen Alevi’sin!”,  “Sen Sünnî’sin!”, “Sen şu cemaattensin!”, “Ben şu tarikattanım!” dediler.

Müslümanlar, camilerini bile böldüler; Ne bayramlar da ne de kandiller de birbirlerinin camilerine uğramaz oldular…

Müslümanlar kardeşlerini; “”Sen Kürtsün! “ “Sen Türksün!”;  “Sen Lazsın!, Çerkezsin, Abazasın, Arapsın, Boşnaksın v.s.” diye etnik gruplara ayırdılar. Oysa’ki, Kur’ân şöyle diyordu;

“Allah dileseydi, sizi tek bir millet yapardı. Ama O, dileyeni saptırır ve dileyeni doğru yola kor. Andolsun ki, yapmakta olduklarınızdan sorgulanacaksınız.” Nahl, 93

“Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması da O'nun belgelerindendir. Doğrusu bunlarda, bilenlere belgeler vardır.” Rûm, 22

“Kuşkusuz inananlar kardeştirler, öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin, Allah’ı sayın ki, size acınsın.” Hucurât, 10

Kur’ân’ı; “Allah kelâmıdır, Arapça dili kutsaldır” diyerek sadece lâfzından okuyan; anlamından bîhaber, ölüler kitabı haline getiren Müslümanlar ile anlamını bilse bile işine geldiği şekilde yorumlayan Arap dünyası,  Hıristiyan Batı’  nın kucağına düşüyor. Hal böyle olunca da ne dinine, ne kitabına, ne ülkesine ne de ülkesinin zenginliklerine sahip olamıyor; hem canından hem de özgürlüğünden oluyor.

Batı’nın politikası; Böl ve yönet!

“Demokrasi getireceğim” bahanesiyle yerleş ve sömür…

Türkiye’de oynanan oyun da aynıdır; Etnik ve mezhepsel olarak böl ve yönet! Müslüman dünyanın yıldız ülkesi Türkiye Cumhuriyeti’ nin bu güne kadar ayakta kalmasının nedeni ise Laik yönetim ve Atatürk İlke ve İnkılâpları’ dır.  Bugün yaşatılan terör saldırılarına rağmen Türkiye’yi kucaklarına oturtamamışlardır...

*

Yazıyı İslam Peygamberi’ nin şu şikâyetiyle bitiriyorum;

Elçi “Ey Rabbim! Doğrusu, ulusum bu Kur’ ân’ı umursamadı” der.” Furkân, 30

İşte Müslüman dünyanın bugün yaşadığı kan ve gözyaşının tek nedeni budur…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 19 Aralık 2016

Not: Kur’ân çevirileri; Prof. Hüseyin Atay’a aittir.


Vatandaş Sorusu; Bugünlere Nasıl Geldik?

Yıl 1998;  PKK’ nın elebaşısı Abdullah Öcalan’ın Suriye’de barınıyor olması ve Suriye hükümetinin de her defasında bunu reddetmesi Türkiye’ nin canını fazlasıyla sıkmaktadır.

Eylül ayında dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş, Hatay’da yaptığı bir konuşmada, Öcalan’ın Suriye’ de barındırılmasının kabul edilemez bir durum olduğunu belirtir.  Ateş Paşa “Sabrımızı taşırmasılar” diye adeta kesin bir uyarı taşıyan bu konuşmasıyla hem Suriye’nin Öcalan konusundaki tutumunun düşmanca olduğunu açık açık ifade eder, hem de Türkiye’nin askeri bir yaptırıma başvurabileceğini ima eder. Ardından da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel; “Suriye’ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha tüm dünyaya ilan ediyorum” der. Başbakan Mesut Yılmaz’da Suriye’den PKK’ ya verdiği desteği kesmesi çağrısı yapar. Ateş Paşa ve siyasilerin bu açıklamalarıyla birlikte bölgeye kuvvet kaydırmaları başlar. 

Sonuç olarak Suriye tüm iddiaları reddeder ve Öcalan’ın Suriye’de olmadığını açıklar. Ekim ayında Öcalan’ın Suriye’den sınır dışı edildiği haberleri basında yer alır. Anlaşılan Suriye, Türkiye’nin ciddiyetini anlamış ve korkudan Öcalan’ı sınır dışına çıkarmıştır.

20 Ekim’ de Suriye ile Türkiye arasında Adana’da bir anlaşma imzalanır. Buna göre Suriye, PKK terörüne verdiği desteği 20 yıl boyunca çekeceği taahhüdün de bulunur. Bu arada Türkiye Öcalan’ın yakalanması konusunda Interpol’ü devreye sokar. Türkiye’ nin bastırması sonucunda başta Almanya, Rusya, İtalya ve Yunanistan olmak üzere olmak üzere hiç bir ülke Öcalan’ı barındırmaya cesaret edememiştir.

Yıl 1999;  Bir dizi kaçış serüveninin ardından Şubat ayında Abdullah Öcalan yakalanır. Nihayet, bordo bereli komutanın” Memlekete hoş geldin Öcalan! “ sözleri ile bir dönem kapanmıştır. Nisan ayında da PKK’ nın ikinci ismi Şemdin Sakık’ da yakalanmış ve Türkiye’ye getirilmiştir.  Örgüt’ün birinci ve ikinci adamları artık hapistedir.  

Öcalan, “Annem Türk’tür. Yukarıdakilere söyleyin göreve hazırım” demekte, Türkiye’nin yıllardır başını ağrıtan, on binlerce vatan evladının toprağa düşmesine sebep olan PKK terörü bitme noktasına getirilmektedir…1999 yılında 236 şehit verilmişken 2000 yılında şehit sayısı birdenbire 29’a düşer. 2001 yılında 20 şehit, 2002 yılında ise 7-10 şehit verilmiştir.   

Ne yazık ki ülkede esen bahar havası kısa sürer ve 2003 yılında 31 kişi ile birdenbire yükselmeye başlayan şehit sayısı, ilerleyen yıllarda ivme kazanır. 2015 ve 2016 yıllarındaki büyük çaptaki bombalı saldırılarla tahammül edilemez boyutlara ulaşır. Öte yandan Güneydoğu’da “açılım” sonucunda oluşturulan hendeklere verdiğimiz şehitler ve Suriye’ deki Fırat Operasyonu’nda kurban giden askerlerimizin tabutları ise her gün yürekler de büyük yaralar açmaya devam etmektedir. Ve nihayet 10 Aralık’ ta İstanbul, Beşiktaş’ ta 44 canımız ki bu sayı her an artabilir, terör saldırısı sonucunda yiter, gider…

Peki, bu tahammül edilemez boyutlara ulaşan terör saldırılarının nedenlerini vatandaş olarak hiç kendimize sorduk mu?

  • Ne oldu da terör bu kadar azgınlaştı?
  • Ne oldu da PKK Terör Örgütü daha düne kadar Kuzey Irak’ta ancak Kandil ve çevresini mesken tutabilmişken, bugün Suriye’ de büyük kantonları kapsayan topraklara sahip oldu?
  • Ne oldu da Suriye ile bu derece ağır sonuçlara sebebiyet verecek derecede anlaşmazlıklara düşüldü?

Bu sorulara paralel giden bir başka soru daha;

  • Bu Fetö örgütü nasıl oldu da ülke de darbe yapmaya teşebbüs edecek güce ulaştı?

Cevapları bulduğumuz anda da zaten küresel büyük oyunu fark edeceğiz… Belki de bu sayede tek çıkar yolun Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerine ve Laik Türkiye Cumhuriyet’ine sarılmak olduğunu, başka gidecek yolumuzun kalmadığını anlayabileceğiz.

Ve böylece, “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünün, öyle rastgele söylenmiş bir söz olmadığını daha iyi kavrayabileceğiz.

***

Allah bir daha böyle acılar göstermesin diyeceğim ama Allah, “Aklınızı kullanın, Başınıza gelenler kendi ellerinizin ürettiğidir” diyor. Olan ise masum insanlarımıza oluyor…

Tüm şehit evlatlarımıza Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar dilmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. Ailelerin ve Türkiye’mizin başı sağ olsun!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 12 Aralık 2016


Yorulduk artık…

Gün geçmiyor ki bir acıyla uyanmayalım…

Lokmalar boğazımızda, yaşlar gözümüz de, öfke yüreğimiz de…

Bu yaşadıklarımızdan daha fazlasını yaşar mıyız korkusu ile elimiz böğrümüz de…

Daha kötüsü ne olabilir ki derken 12 can yandı, kavruldu…

Sorumsuzluğa, duyarsızlığa, sevgisizliğe, acımasızlığa, tarikatlara kurban verdik kızlarımızı…

Kız çocukları… Bizim çocuklarımız…

Yandılar, beton yığınlarının altında kaldılar, tecavüze uğradılar, koca koca adamlara eş oldular…

Öldüler de öldüler…

Minik bedenlerin tabutları arka arkaya sıralandı…

O tabuların görüntüleri yüreklerimizi dağladı…

“Diri diri gömülen kıza hangi suçtan öldürüldüğü sorulduğu zaman”

Ne diyeceksiniz?

Kız çocuklarımızı gömmekten…

Yorulduk artık…

Biz işgal altında mıyız?

Neden şehirlerimiz, köylerimiz harabeye döndü?

Biz hangi ara savaşa girdik de, Suriye’ de 18 Mehmet’i şehit verdik…

Sahi… Bizim Suriye’de ne işimiz var?

Orası Rusya ve ABD tarafından paylaşılmadı mı?

Bize ne Esad’ın zulmünden…

Biz kendi ülkemizdeki zulmü durdurabildik mi?

Basiretsiz siyasilerin, basiretsiz politikalarından…

Yorulduk artık…

PKK terörü,  IŞİD terörü…

40 yıldır şehit uğurlamaktan…

Mehmetçiğin sıra sıra tabutları karşısında çaresiz kalmaktan…

20 yaşındaki fidanlarımızı, ana kuzularımızı toprağa vermekten…

Anaların babaların çığlıkları arş-ı âlâ’ya çıkarken, çocuklar yetim kalırken; sorumsuz siyasilerin duygusuz demeçlerini dinlemekten…

Yorulduk artık…

Bombalarla parçalanıyor gençlerimiz, doğmamış bebeklerimiz…

Halay çekerken ölüyor bu ülkenin evlatları…

Yorulduk artık…

Trafik terörü, kadına şiddet terörü…

Söyler misiniz; dünya üzerinde hangi ülke her gün şu kadar evladını, sanatçısını sorumsuz sürücülere kurban veriyor?

Kaldırımlar da yürürken bile ölüyor bizim evlatlarımız…

Boş bir çuval gibi yığılıyorlar kaldırımlara…

Sokak ortalarında öldürülüyor kadınlarımız, analarımız…

Ceza bile almıyor katiller; tecavüzcüler mağdur ilan ediliyor…

Yorulduk artık…

Rahmet dilemekten, sabır dilemekten…

Yorulduk artık…

24 saat reisi görmekten, o kavgacı ses tonunu dinlemekten…

Binali’nin hiçbir anlam ifade etmeyen konuşmalarından…

Adı var kendi yok aile bakanından…

Adaletsiz, adalet bakanından…

Mercedes’li diyanet reisinden…

Meclis’te yumruklaşan, birbirine hakaret eden vekillerden…

Saygısız, seviyesiz, biatçı, yandaş, takiyyeci, yalancı ve baskıcı siyasetten…

Bel’am’ lardan…

Yorulduk artık…

Yüzde 50, yüzde 50 bölünmekten, ötekileştirilmekten…

Bizdendir, bizden değildir ayrımcılığından…

“Benim başörtülü bacım” edebiyatından…

Şehitlerimizi bile ayrıştırdınız…

Yorulduk artık…

Trollerinizin tehditlerinden, hakaretlerinden…

Korkak basından…

Yayın yasaklarınızdan…

Konuşamamaktan, yazamamaktan…

Taraflı siyasetinizden...

Yorulduk artık…

Beşeri adalet yok, ilahi adalet bekliyoruz…

Yakın mıdır dersiniz ilahi adalet?

Adalet beklemekten yorulduk…

Siz eyyy görevini hakkıyla yerine getiremeyen tüm siyasiler…

12 kız çocuğunun öldüğü saatlerde kendilerine çifte maaş kıyağı çeken vekiller…

Sahi siz o koltuklar da oturmaktan yorulmadınız mı?

Ya da şöyle sorayım;

Utanmamaktan yorulmadınız mı?

Biz ise istifanızı beklemekten yorulduk…

Gidin artık…

Gerçekten çok yorulduk…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 1 Aralık 2016


Fidel Castro

Dünya son devrimcisini de kaybetti.

Küba’nın efsanevi lideri Fidel Castro, 90 yaşında hayata veda etti.

Fidel Castro şöyle liderdi, böyle liderdi; ülkesini şöyle yönetti; Amerika’ya böyle kafa tuttu filan demeyeceğim. O’nun hayat hikâyesi günlerce yazılır, çizilir. Ben burada Castro’nun sözlerinden hareketle, temsil ettiği devrimci anlayışa vurgu yapacağım.

Fidel Castro’nun, her şeyden evvel sosyal adaletsizlik ve özgürlük konusunda mücadele verdiği inkâr edilemez bir gerçektir. Yani küresel emperyalizme, yani sömürü düzenine, yani Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ nin başı çektiği kapitalist düzenedir, baş kaldırışı…

1947’ de yaptığı bir konuşmada öğrencileri ‘ülkeyi sömüren yabancı ellere karşı’ birleşmeye çağırıyor; “Genç bir ulus asla ‘Teslim oluyoruz’ dememeli” diyordu.

Şeker kamışı tarlalarında ezilen yoksul halkı arkasına alıp, ülkeyi sıkıyönetimle idare eden diktatör Batista rejimini devirip, kendisini lider ilan ettikten sonra ilk işi toprak reformu yapmaktır.

Toprak reformu demek, bir ülke de ağalık, beylik, derebeylik ve benzeri düzenin kökünden yıkılması demektir. Böyle bir ülkenin halkı özgürdür ve emperyalist devletlerin boyunduruğu altına girmez. Bu ülkeler ulusalcıdır, sosyalisttir; sonuna kadar bağımsızdırlar. Böyle ülkeler ABD’ nin hiç işine gelmez ve nitekim Castro’nun toprak reformu kararına büyük tepi gösterir ve Küba’ya yıllar süren bir ambargo uygular. (Genç Türkiye Cumhuriyeti’nde Atatürk’ün başlattığı ancak tamamlamaya ömrünün yetmediği toprak reformu yasalarının, sonraki iktidarlarca ve de ABD’  in baskılarıyla nasıl engellendiğini hatırlayalım) 

Castro,  “Soygun felsefesine son verirseniz, savaş felsefesi de ortadan kalkar. “ sözleriyle; ABD’ nin başı çektiği küresel emperyalizmin,  mazlum ülkeleri soymaya yönelik kapitalist uygulamalarının, savaşları da beraberinde getirdiğini haykırmaktadır. (Tıpkı günümüzde Ortadoğu halklarının ve kısmen de Türkiye’nin, petrol ve su kaynakları nedeniyle küresel emperyalizm tarafından, müslümanın, müslümana kırdırıldığı büyük oyun da olduğu gibi…)

Castro, “Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorundadır?” sözleriyle sosyal adaleti savunmaktadır.  Bu sözler, Kur’ân’ın “infak” yani hakça paylaşım ve adalet sistemine uygundur…

Castro, 20. Yüzyılın en büyük devrimcisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk hayranıydı ve Başkent Havana’ nın tam ortasında bir parka Atatürk’ün büstünü diktirip, altına da büyük önderin “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünü Türkçe ve İspanyolca olarak yazdırmıştır. Bir konuşmasında ise “ Ona ve devrimlerine hayranım. Ben de ülkemde devrim yaptım ama onun yaptıklarını yapamadım. Kendinize başka bir önder aramayın demiştir.

Efsane liderin sözlerini alt alta dizdiğimiz zaman devrimciliğini;

Küresel emperyalizme teslim olmamak, tam bağımsızlık, özgürlük, eşitlik, hakça paylaşım, doğruluk ve dürüstlük ile “yurtta sulh cihanda sulh” olarak anlamak gerekmektedir.

Fidel Castro’nun vefatının ardından ABD’ nin çiçeği burnunda başkanı Donald Trumph;

“ABD bundan sonra Küba’nın bağımsızlığı ve refahı için çalışacaktır” demiş..!

Bu sözlerin ne anlama geldiğini Castro’nun Küba’sı ile Afrika ve Ortadoğu halkları çok iyi bilmektedir; keza Türkiye’de öyle... Eğer ABD, bir ülkeye “bağımsızlık” ve “refah” getireceğini söylüyorsa bilin ki artık o ülkenin sömürge olması kaçınılmazdır. Eğer ABD dostunuzsa, düşmana ihtiyacınız yok demektir.

*

Evet, dünya son büyük devrimcisini kaybetti. Bundan sonra Castro gibi devrimciler gelir mi, gelirse hangi halkın bağrından çıkar bilinmez ancak; zulmün arttığı topraklarda her zaman bir lider çıkmıştır. Bu tarihi gerçekten hareketle;

Dünya üzerinde zulüm artmaktadır, bir devrimcinin gelmesini beklemek çok da uzak bir ihtimal olmasa gerek…

Fidel Castro, unutulmayacak bir devlet adamı olarak tarihteki yerini almıştır. Günahı ve sevabıyla…

Yazıyı Fidel Castro’nun son bir cümlesiyle bitirmek istiyorum;

“Bir katilin, bir hırsızın başbakan olduğu bir cumhuriyette, dürüst kişilerin yerinin ya mezar, ya cezaevi olduğunu anlayabilmek zor bir şey olmasa gerek. “

Küba halkının ve tüm ezilen halkların başı sağ olsun!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 27 Kasım 2016


Yine, yeni, yeniden bir kitap fuarındayız.

İstanbul Kitap Fuarı…

Okumayı öğrendiğim günden itibaren kitaplara düşkünümdür. Kendimi mutlu hissettiğim ender anlardır; kitaplar arasında dolaşmak… Şükürler olsun ki Yüce Yaradan, kitap okumanın yanı sıra bir de yazmayı nasip etti. Bir kitap fuarında, kendi yazdığın kitapların arasında olmak ise tarif edilemeyen bir duygu; yaşamak gerek…

Bu yıl yine kitaplar arasındayız. İstanbul Kitap Fuarı’na dört kitabımızla katıldık:

“Körüz Biz”, Dünden Bugüne Anadolu’nun Dekorları- Bir GAP Gezisi”, “İşsiz” ve “Annemin Dağarcığı”

Bir işsizin ne yaşadığını anlatan “İşsiz” isimli kitabımız, gerçek bir işsizin yaşadıklarını anlattığı için olsa gerek; oldukça fazla ilgi görüyor.

“Dünden Bugüne Anadolu’nun Dekorları- Bir GAP Gezisi”  isimli kitabımızda ise; Tarsus Silifke (Mersin), Mersin (İçel), Adana, Antakya (Hatay), Kilis, Şanlıurfa, Mardin, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Van, Doğubayazıt (Ağrı), Erzurum, Erzincan, Elazığ, Malatya, Adıyaman, Gaziantep, Kahramanmaraş, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir ve Ankara’ nın tarihi, turistik, folklorik ve siyasi özelliklerine dokunduğumuz için, gezi tutkunlarınca tercih ediliyor.

Bundan sonraki hedefimiz Ankara Kitap Fuarı… Yeni kitabımızla katılmayı planlıyoruz.

İstanbul Kitap Fuarı 20 Kasım Pazar gününe kadar açık.

Ne demiştik,

Sade bir kitap okumak için bile yaşama değer…

Kitapla kalın…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 13 Kasım 2016


10 Kasım

Bu yıl Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ’nden halka Anıtkabir’de toplanma çağrısı yapılarak şöyle denildi:

“Ebedî Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 78’inci ölüm yıl dönümünde gönüllerde hiç ölmediğinin; Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin, ülkesinin, bayrağının ve milletinin hizmetinde olduğunun bir kez daha vurgulanması amacıyla Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının katılımıyla Anıtkabir Komutanlığında 10 Kasım 2016 saat 15.00’te Ata’nın Huzurunda Ordu Millet El Ele- temalı bir faaliyet icra edilecektir”   

“Faaliyet esnasında Genelkurmay Başkanı öncülüğünde 1881 çift kırmızı ve beyaz dilek balonu Anıtkabir ziyaretçileri, şehit, gazi aileleri ve Türk Silahlı Kuvvetleri personeli tarafından gökyüzüne bırakılacaktır. Tüm halkımızı davet ediyoruz”   

Böyle bir çağrı TSK tarafından ilk kez yapılıyor.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in 15. Yıl kutlamaları için Ankara’ ya gidemeyeceğini anlayınca, Celal Bayar’a orduya okuması için bir mesaj yazdırmıştı. 

Bu çağrı üzerine bende Atatürk’ün “Göz bebeğim” dediği Türk ordusu için yayınlattığı bu anlamlı mesajı paylaşmak istedim; 10 Kasım’ da Ata’nın ağzından TSK’ ya cevabî bir mesaj olabilmesi için;

 “Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurları taşıyan kahraman Türk ordusu!

Memleketini en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmış isen, Cumhuriyet'in bugünkü feyizli devrinde de, askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtalarıyla mücehhez olduğun hâlde, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.

Bugün, Cumhuriyet'in on beşinci yılını mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde idrak eden büyük Türk milletinin huzurunda, kahraman ordu, sana kalbi şükranlarımı beyan ve ifade ederken, büyük ulusumuzun iftihar hislerine de tercüman oluyorum.

Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini, dâhilî ve harici tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır. Büyük ulusumuzun orduya bahşettiği en son sistem fabrikalar ve silahlar ile bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir feragat-i nefs ve istihkâr-i hayat ile her türlü vazifeyi ifaya müheyya olduğuna eminim. Bu kanaatle kara, deniz ve hava ordularımızın kahraman ve tecrübeli komutanları ile subay ve eratını selamlar ve takdirlerimi bütün ulus muvacehesinde beyan ederim. “

Cumhuriyet Bayramı'nın on beşinci yıl dönümü hakkınızda kutlu olsun!

29 Ekim 1938’ de, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında tören birlikleri, şeref tribününün önünden geçerken sancaklar eğilmedi. Çünkü ebedî Başkomutan tribünde yoktu.  (Bana göre hâlâ yok…)

*

Bu yıl 10 Kasım’ da ebedî Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü her zamankinden daha yoğun duygularla anacağız ve yine diyeceğiz ki;

78 yıldır her 10 Kasım’da saat 9’u 5 geçe, hayatı bir dakika durduran irade; Cumhuriyet’in bekçisidir…

Bu şimdi de böyledir, 2023’ de de böyle olacak; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilelebet payidar kalacaktır.

Kimse hayale kapılmasın…

*

Canım Atatürk’üm; ruhun şâd, mekânın Cennet olsun!

Tülay Hergünlü

İstanbul,10 Kasım 1938


Bu günler de geçer Türkiye’m!

30 Kasım’ a kadar Ankara’da tüm gösteriler durdurulmuş.

Şaşırdık mı?

Elbette hayır!

Vatandaş sorusu:

Neden 30 Kasım?

Vatandaş cevabı:

Çünkü 30 Kasım’a kadar Türk milleti için çok önemli iki tarih var;

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı ve 10 Kasım Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü…

Birisi bayram, diğeri anma…

İki tarihin de odak noktası; Cumhuriyet ve Atatürk…

İkisinden de nefret ediyorlar…

Hedef 2023 dedikleri ne?

Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin değişim ve dönüşümü…

Lafa gelince Cumhuriyet ile ilgili sevgimizi kimse tartışamaz diyorlar.

Doğru söylüyorlar…

Bir devletin içinde Cumhuriyet kelimesinin geçmesi, o devletin ille de cumhuriyet ile yönetileceği anlamına gelmiyor.

Örnek; İran İslam Cumhuriyeti... İran’da ilave olarak bir de devlet başkanı var. Yani İran tipi başkanlık sistemi…

15 Temmuz sözde darbe girişimi bekledikleri fırsatı altın tepside sundu.

OHAL ise 2023 hedefini hızlandıracak bir lokomotife dönüştü.

Sözüm ona OHAL, belki de üç aydan kısa sürecekti. Ama getirdiği imkânlar o kadar güçlü ki, bir üç ay daha uzatılmasına karar verdiler. Üç ay bitince bir üç ay daha; o da bitince bir daha…

Tâ ki başkanlık sistemi gelip, Cumhuriyet rejimi değiştirilene kadar…

Cumhuriyetin tüm değerleriyle oynandı. Varlıkları birer birer elden çıkartıldı.  Ordusu hallaç pamuğu gibi atıldı. Bu yetmezmiş gibi Suriye batağına salındı. Millî bayramlar devletin gündeminden çıkartıldı. Konuşturulmayan bir Türkiye yaratıldı…

Ama sen tasalanma Türkiye’m!

Bu günlerde gelir geçer…

Rüzgârlar elbet bir gün yön değiştirir; değiştirecek; değiştirmek zorunda!

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun Türkiye’m!

Yüce Yaradan henüz bu topraklardan vazgeçmedi…

100... yılını da coşkuyla kutlayacağız inşallah!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 25 Ekim 2016


“Anamızın duasıyla geldik, hocanın salasıyla gideriz”

Yine şehit, yine şehit, yine şehit…

Bitmiyor, bitmez, bitirtmezler…

Gitti yine 18 can… 10 Mehmetçik, 8 sivil vatandaş…

18 evlat, 18 fidan…

18 Ocağa ateş düştü; önceki nice ocaklara düştüğü gibi…

Analar, babalar, kardeşler, eşler, evlatlar…

Saçını yolup, sevdiğinin tabutunun üzerine bırakan gencecik eşler…

Babasının, abisinin ardından gözyaşı döken evlatlar, kardeşler…

Ne olduğunu anlamadan babasının tabutuna el uzatan minik bebekler…

Yanık bağırlar, sel olup akan gözyaşları; feryatlar, figanlar, ağıtlar…

Eyüp, Özkan, Bayram, Hasan, Mustafa, Ömer ve niceleri gitti…

Daha da gidecekler…

Bitmiyor, bitmez, bitirtmezler…

(…)

Tepki yok, öfke yok…

Alıştık, alıştırıldık…

Bayrağını alıp sokağa fırlayan yüz binler, yok…

Sabahlara kadar tutulan nöbetler, yok…

İsimleri bir yerlere verilmeyecek…

Fotoğrafları Türkiye’nin dört bir yanına asılmayacak…

Şehit oldukları günler tatil ilan edilmeyecek…

Ders kitaplarına girmeyecekler…

Anma programları düzenlenmeyecek…

Geride kalanlarına tazminat ödenmeyecek; yüksek tutarlı şehit maaşları bağlanmayacak…

Onlar artık gazetelere manşet de olmuyorlar; şöyle aşağılarda küçük birer haber olarak yer alıyorlar…

(…)

Onlar, bilmeden değil, bile bile ölüme giden şehitler…

Her gün, her saat, bir kahpe kurşuna kurban gidebileceklerinin; bombalarla parçalara ayrılabileceklerinin farkındalar…

“Anamızın duasıyla geldik, hocanın salasıyla gideriz” diyebilen vatan şehitleri…

Bizim şehitlerimiz…(Malûm, şehitlerimiz de bölündü…)

“Vatan sağ olsun!” diyebilen anaların, babaların evlatları…

Sahi, 22 yaşındaki evladını toprağa vermek nasıl bir duygudur?!

O ana babaların, eşlerin, evlatların, kardeşlerin çektiği acıların boyutunu kim bilebiliyor?

‘Şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailesine ve Türkiye’ye baş sağlığı dilemek’ yeterli mi?

Kıl cenaze namazını, koy toprağa, arkanı dön ve unut; Ta ki yeni şehitler gelene kadar…

Böyle mi yaşayacağız?

Bu canların sorumlusu kim?

Bu günlere nasıl geldik?

Bu vatanın evlatlarının canı bu kadar mı ucuz?

Daha kaç evladı toprağa vereceğiz?

Bitmiyor, bitmez, bitirtmezler…

Çünkü plan büyük…

Ve bizi yönetenler ne yazık ki çok küçük…

Şehitlerimize Allah’tan rahmet, sevenlerine ve Türkiye’ye baş sağlığı diliyorum; yeni şehitler gelene kadar bu dilekle nasılsa idare ederiz…

Yeni şehitler gelince, dağarcığımızda daha çok rahmet ve sabır dileklerimiz mevcut; Dileriz bir rahmet ve sabır, yine arkamızı döner gideriz.

Şehitlerin bize bakan o hüzün dolu, suçlayan bakışlarını görmezden gelerek…

Başımız sağ olsun!

Yeni şehitler gelene kadar…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 9 Ekim 2016


Şort giyen kıza uçan tekme

Belediye otobüsünde bir maganda, şort giydiği için bir hemşireye “ sen şeytansın” diyerek önce taciz edip sonra da yüzüne uçan tekme attı. İlk ifadesinde, “Giydiği şort ortama uygun değildi. ... Her şey İslam hukukuna göre oldu” diyen şahıs, basit yaralama suçlamasından gözaltına alındı ve daha sonra serbest bırakıldı.

Olay basında yer aldıktan sonra sosyal medya ayağa kalktı. Magandayı yeniden gözaltına aldılar ve “Halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek" ve “Tehdit kullanarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla bir kimsenin inanç, düşünce veya kanaatlerinden kaynaklanan yaşam tarzına ilişkin tercihlerine müdahale eden veya bunları değiştirmeye zorlamak” suçundan tutuklandı.

Demek ki bu olay sosyal medya da infiale sebep olmasaydı, genç kız yediği tekme ile kalacak, bu kendini bilmez, şehir eşkıyası da elini kolunu sallaya sallaya başka şort giymiş genç kız avına çıkacaktı. Burada en düşündürücü olanı ise, genç kıza tekme atılırken otobüs şoförünün olaya müdahale etmemesi ve yolcuların da birer “mal” gibi seyretmesidir.

Mahallenin namus bekçiliğine soyunan kendini bilmez şahıs polise verdiği ikinci ifade de;  “Olurunda giyinmiş olsaydı biz de manen tahrik olup bu hareketi yapmazdık!” demiş.

Bu şahsa göre genç kızın giydiği şort “ortama uygun değildi”. Şahsın attığı uçan tekme “İslam’a uygundu. “ Olurunda giyinmiş olsaydı” ifadesinin arka planında; ‘eğer genç kız kapalı ya da tesettürlü olsaydı, bu şahıs “tahrik olmayacaktı” ve uçan tekmeyi de atmayacaktı’, anlamı yatmaktadır.

Kısaca verilmek istenen mesaj; “Eyyy kadınlar; kapanın!” dır…

Bu tip şahıslar ortaya durup dururken çıkmamışlardır. Bunlar militandır ve onları ortaya çıkartan eylem ve söylemler vardır. Nasıl yani? diyenlere cevaplar aşağıdadır. İstediğinizi işaretleyebilirsiniz. Ya da hepsini birden doğru cevap olarak kabul edebilirsiniz; tercihinize kalmış. Buyurun;

-“Mini etek giymeseymiş!”

-“Mini etek giyen kadınlardan tahrik oluyorum”

-“6 yaşındaki çocukla evlenilebilir”

-“7 yaşındaki çocuk evlenebilir”

-“Annen de olsa, diz kapağının üstü tahrik eder”

-“Tecavüze uğrayan doğursun, gerekirse devlet bakar”

-“Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masum”

- “Tecavüze uğrayan da kürtaj yaptırmamalı”

-“Bosna’da kadınlar tecavüze uğradı ama doğurdular”

- “Kadın ahlaklı olsun, kürtaj yapmak zorunda kalmasın!”

 -“Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün? Anası ölsün!”

-“Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin!”

-“Zaten kadın-erkek eşitliği yaradılışa ters”

-“Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır”

 -“Ben de sizin bacak aranızı çekip gazeteye bastırsam”

-“Kocama arkadaşımı tavsiye ettim”

-“Zengin bir erkek olsaydım 4 kadın alırdım”

-“15’inde kız ya erde, ya yerde olmalıdır”

-“Erkeğin göbeklisi, kadının da bebeklisi makbuldür”

- “Kırmızı otomobil alan kadın evlenemiyor”

-“Hem evlenmem hem hamile kalırım” diyenler var. Hürriyetmiş! Or….luğun adının hürriyet olduğu dünyaya tükürürüm. Bunun adı or....luktur”

- “Kadınlar çalıştığı için, erkek fıtri rolünü kaybedip vahşi cinayetlere sürükleniyor.”

- “Erkek öğrenciler ile kız öğrenciler aynı binada altlı üstlü kalıyor. Aynı merdivenleri kullanarak uyumaya gitmeleri inanın beni iki yıldır rahatsız ediyor ve diken üstünde oturmama sebep oluyor.”

-“Okulumuz öğrencileri artık büyük çocuklar. Merdivenden inip çıkmalarında sorunlar olmasın diye kız öğrencilere etek giymelerini yasakladık.”

-“Hamileliği davul çalarak ilan etmek bizim terbiyemize aykırıdır. Böyle karınla sokakta gezilmez. Her şeyden önce estetik değildir. 7-8 aydan sonra anne adayı biraz    hava almak için beyinin otomobiline biner, biraz dolaşır. Sonra akşamüstü çıkarlar.     Şimdi ise maşallah kanatlısı kanatsızı            televizyonlarda uçuşuyor. Ayıptır ayıp.        Bunun adı realizm değildir. Bunun adı         terbiyesizliktir.”

-“Birbiriyle bankta yan yana oturmak... “

- “Yalnız bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya”

-“Çalışan kadın yuvasını dağıtıyor. Kocasına muhtaç değil ama elin adamının      hizmetinde olmayı haysiyetine uygun buluyor”

“Kızlı-Erkekli kalınan yurtları ve evleri denetleyeceğiz”

-Laiklik Anayasa’dan çıkartılmalıdır…

Şimdi kendinize şu soruyu sorabilirsiniz; Bugünlere nasıl geldik?

Tülay Hergünlü

İstanbul, 21 Eylül 2016


ABD’ nin her yaptığı “yanlış” (!) bir tehdit içerir

Tarih 2 Ekim 1992. Ege Denizi’nde, NATO’ nun “Kararlılık Gösterisi- 92” adlı tatbikatı sürmektedir. NATO ülkesi olduğu için doğal olarak Türkiye’ de bu tatbikatın içinde yer almaktadır.

Saatler gece yarısını gösterdiğinde ABD’ nin uçak gemisi Saratoga’dan arka arkaya iki hava savunma füzesi (Sea Sparrow) ateşlenir. Hedef, Türk gemisi Muavenet Zırhlısı’dır…

Füzeler,  Muavenet’in kalbi sayılabilecek köprüye ve ardından da Savaş Harekât Merkezinin bulunduğu bölümlere tam isabet eder. Olay da geminin komutanı Deniz Kurmay Yarbay Kudret Güngör de dâhil olmak üzere 5 şehit verilir, 22 asker de yaralanır.

ABD bu olayın üzerine bir açıklama yapar;

“ Geminizi batırdık, özür dileriz!”

Uzmanlar, tatbikat esnasında Ege Denizi’nde sadece Türk ve Yunan gemilerinin olduğunu, Rusya, Çin ya da başka NATO dışı ülkelerin tehdit olarak algılanabilecek herhangi bir gemisinin bulunmadığını; ABD’ nin Türk Muavenet zırhlısını, Türkiye’ye gözdağı vermek için kasten ve bilerek vurduğunu iddia ederler. Ayrıca bu füzelerin ateşlenebilmesi için bir dizi karara ve komuta ihtiyaç duyulduğu, işlemlerin ayrı odalarda ve ayrı personel tarafından gerçekleştirildiği,  “askerin kolunun değmesi” gibi komik bahanelerin inandırıcı olmadığı da vurgulanır. Olay, sürüncemede bırakılır, açılan davalar sonuçsuz kalır.

Tarih,  4 Temmuz 2003. ABD’ nin bağımsızlık günü... 

Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde konuşlanmış olan bir binbaşı komutasındaki 11 Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) askerine, ABD askerleri tarafından ani bir baskın düzenlenir.  Baskın sonucunda Türk askerlerinin başına çuval geçirilir ve buradan alınarak Bağdat’a götürülür.  Bağdat’ta 60 saat boyunca alıkonularak sorguya çekilen askerler daha sonra serbest bırakılır.  Olay üzerine ABD, Türkiye’den özür diler.

Tarih 17 Eylül 2016. Yer, Suriye… ABD öncülüğündeki koalisyona ait savaş uçakları, Suriye ordusuna ait bir askeri üssü vurur. ABD,  bombardımanın yanlışlıkla yapıldığını,  IŞİD hedefleri yerine Suriye ordusunun vurulduğunu açıklar.

Bu üç olayı karşılaştırmamız gerekirse;

ABD, Türk Muavenet Zırhlısı’nı vurduğu tarihte, Çekiç Güç’ün Türk topraklarına yerleşmesi olayı gündemdeydi. Türkiye’de bazı çevrelerce Çekiç Güç olayına sıcak bakılmıyordu.  Nitekim ilerleyen zamanlarda Çekiç Güç’ün Kuzey Irak’ta PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yaptığı ortaya çıkacaktır.

Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçirilmesi olayı ise Türkiye’ yi işgal planı olan 1 Mart tezkeresinin TBMM’ de reddedilmesinin üzerinden sadece dört ay gibi kısa bir süre sonra gerçekleşmiştir. ABD’ nin Büyük Ortadoğu Planı’nı  (BOP)’ devreye soktuğu yıllardır. Nitekim çuval olayının üzerinden bir ay geçmiştir ki dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Ortadoğu’da Türkiye’de dâhil olmak üzere 22 ülkenin sınırlarının değişeceği açıklamasında bulunur.

ABD’ nin yine yanlışlıkla (!) Suriye ordusunu vurma olayına gelecek olursak; Türk Ordusu, 24 Ağustos 2016’ dan itibaren Suriye’de “Fırat Kalkanı Operasyonu” adıyla bir operasyon düzenliyor. Amacı sınırına yerleşmiş bulunan IŞİD ve PYD terör örgütü tehdidini ortadan kaldırmak. IŞİD, ABD’ nin de hedefinde ancak PYD,  değil. PKK’ nın Suriye kolu olan PYD, ABD’ nin desteğini almış durumda; birlikte hareket ediyorlar. Türkiye’nin PYD’ yi hedef alması, ABD’ nin planlarına hiç uymuyor.

Sonuç; Yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığım üç olayda da ABD’ nin asıl hedefi Türkiye’ ye gözdağı vermektir. ABD’ nin her yaptığı yanlışlık, aynı zamanda da içinde bir tehdidi barındırmaktadır. Yani ABD, asla “yanlışlıkla” vurmaz... Bilerek ve kasten vurur.   Bazen anlatmak istediğini doğrudan değil, dolaylı yollarla “yanlışlıkla vurarak” ifade eder… Suriye ordusunu vurmasının ardında yatan, Türkiye’ye “artık dur ve Suriye’den çık; elini PYD’ nin üzerinden çek!” demektir.

Türkiye’nin asıl düşmanı ABD’ dir…

ABD, Ortadoğu’da güçlü bir Türkiye istememektedir. Bu bölgede bir Kürt devleti kurmayı amaçlamaktadır. Amacına da büyük ölçüde ulaşmak üzeredir. Türkiye, toprak bütünlüğünü koruyabilmek adına bu planı bozmak zorundadır… Suriye’ye yapmış olduğu askerî harekât ile ABD’ nin amacına ulaşmasına bir ölçüde engel olmaktadır.

Bir ülkenin ABD gibi dostu (!) olunca, düşmana ihtiyacı yoktur.

Tülay Hergünlü

İstanbul, 18 Eylül 2016


Tarık Akan

Gençliğimizin ve Türk sinemasının romantik jönü, yetişkinliğimizin devrimcisi Tarık Akan' ı kaybettik. Hababam Sınıfı ve bizler bir kez daha öksüz kaldık. Gençliğimizden bir sayfa daha kapandı.

Bizim dönemimizin efsane delikanlısıydı. Uzun boyu, renkli gözleri, gür saçları, şatafatlı favorileriyle genç kızların rüyasındaki sevgiliydi. Tüm sevgililer biraz ona benzerdi… Ya da benzesin istenirdi…

Hangimiz, kendimizi Hababam Sınıfı’nın sıralarında otururken hayal etmedik ki!

Ne zaman Türk sinemasından bir sanatçı ölse, bizden de bir şeyler onunla beraber yok olur gider.  Sayfalarımız birer birer kapanırken, yüreğimize bir kara hüzün çöker… Çünkü kapanan sayfalar bir daha açılmayacaktır; biliriz! O sayfalarda, onlar görmese de aslında biz de yerimizi almışızdır. İşte bu nedenle her giden sanatçının ardından bizim de sayfalarımız birer birer kapanmaya başlar… Hele de o giden bir özgürlük savaşçısıysa, ardından pılımızı pırtımızı toplayıp göç etmek geçer içimizden; meçhule doğru… Çünkü kendimizi yalnız ve desteksiz kalmış hissederiz; Cumhuriyet düşmanlarının karşısında…

Gençliğimizin yakışıklı oyuncusu, yetişkinliğimizde bir devrimci olarak karşımıza çıktı. Türk insanının sorunlarını beyaz perdeye taşıyan, sosyal yaralara parmak basan, haksızlıkların karşısına dikilen bir sanatçıydı. Orta yaşı geçtiğimizde ise bir eğitim gönüllüsü ve Silivri’ de polis bariyerlerini zorlayan bir savaşçıydı… Tarık Akan her şeyden evvel ülkesini ve milletini seven bir insandı; bir vatanseverdi…

Tarık Akan gitti… Çok üzgünüm.

İnşallah çocukları babalarının bıraktığı yerden mücadeleye devam ederler.

Mekânı Cennet olsun. Nurlar içinde yatsın.

Tülay Hergünlü

Çanakkale, 16  Eylül 2016


Sözcü susarsa Türkiye susar!

Yıllarca Türk basınının amiral gemisi olarak nitelendirilen Hürriyet Gazetesi’ nin okuru olduk. Bu gazete geçmişte çok sesli ve her fikirden yazara yer veren, özgür bir gazeteydi. Önceki iktidarların Özal’da dâhil olmak üzere hepsini eleştiren, karikatürlerini yayınlayan yazar ve çizerlerin yer aldığı gazete, 2002’ den itibaren AKP iktidarının ve bir süre beraber yürüdükleri cemaatin tepkisini çekti. Hal böyle olunca da; ne kadar muhalif kalem varsa hepsi, gazete yönetimine tepeden inme baskılar neticesinde birer birer gazeteden uzaklaştırıldılar. Bu gazetecilerden Emin Çölaşan, ki kendisinin atıldığını bizzat açıklamıştır, Bekir Coşkun,  Yılmaz Özdil, Uğur Dündar, Tufan Türenç, Soner Yalçın (hapse bile atıldı), Tuna Kiremitçi, Özdemir İnce,   Rahmi Turan, Saygı Öztürk,  duayen gazeteci Oktay Ekşi      (bizzat yandaş basın tarafından hedef gösterilmiştir) ve şu anda adı hatırıma gelmeyen daha başka gazeteciler birer birer susturuldular.

Çok üzülmüştük! Türk basınının amiral gemisinin sesi kılmıştı. Gazete üzerindeki baskılar dünyada bir örneği görülmemiş tutarda vergi cezası kesilecek kadar ağırlaştırılmıştı. Elbette bağımsız bir basına sahip olmak için öncelikle ticaret ve devlet ile olan akçeli ilişkilere girmemek gerek. Neyse, bu durum konumuzun dışında…

Hürriyet sessizleşmiş, biz gazetesiz kalmıştık. Nihayet bir gün televizyon ekranlarında bir reklam dönmeye başladı. “Sözcü” isminde bir gazete, Türk yayın hayatına başlayacaktı. Atatürkçü ve ulusalcı bir çizgiye sahipti. “O da bir süre sonra baskılara dayanamaz ve bozulur” dedik; çok da önemsemedik.  Ne zamana kadar; Emin Çölaşan’ın yeni çıkan Sözcü Gazetesi’nde yazmaya başlayacağını duyana kadar.

Tabi, çok sevindik ve ilk gün koşa koşa gidip bir Sözcü Gazetesi aldık. Emin Çölaşan’ın arkası geldi. Sevdiğimiz bütün köşe yazarları Sözcü’ de buluştu. Zamanla tüm engellemelere ve iktidar mensupları ile yandaş basının saldırılarına rağmen,  Türkiye’nin en fazla okunan gazetesi haline geldi.

Nihayet 15 Temmuz darbe girişimi gerçekleşti. Gülen Cemaati (Fetö) ‘ nin iç yüzü ortaya döküldü. Fetö mensubu oldu iddia edilen kişi, kurum, basın mensubu ve devlet memurları ile asker, sivil binlerce insanın Fetö ile bağlantısı ortaya çıkartıldı. Tabii bu aşama da kurunun yanında yaşlarda yanmaya başladı ve Türkiye’nin tarafsız Laik, Ulusalcı ve Atatürkçü sesi Sözcü Gazetesi, Fetö örgütünün hedefine oturtuldu.

Önceki kumpaslarda olduğu gibi yine en başından söyleyelim; Sözcü Gazetesi’ni Fetö örgütü içinde göstermeye çalışmak, Türkiye’nin sesini kısmak için yaratılmış bir komplodur.

Türk basınının gerçekleri haykıran birkaç gazetesinden birisi hatta birincisi olan Sözcü Gazetesi’ne atılan iftiralara asla ve kat’a inanmıyoruz. Tıpkı 15 senedir sergilenen her türlü kumpas ve oyunlara inanmadığımız gibi, Sözcü’ ye atılan iftiralara da inanmıyoruz!  Zaman elbette haklılığımızı ortaya çıkartacaktır.

İktidar eğer samimi anlamda gerçek bir Yenikapı ruhu yaratmak istiyorsa, Sözcü Gazetesi ve kalemini satmamış yazarlarını kısaca Türk Basınını özgür bırakmalıdır. Kendisine muhalefet eden gazeteleri Fetö bahanesiyle kapatmaya çalışmak,  bu iktidarın 15 Temmuz darbe girişiminden ders almadığını ortaya çıkarır ki, biz yine yanılmamış oluruz. Ancak biz bu kez yanılmak istiyoruz; Cumhuriyetimizin ve ülkemizin bekası için…

Sözcü Gazetesi susarsa Türkiye susar. Susan bir Türkiye, karanlık bir ülkeye dönüşür ki bu hiç kimse için iyi olmaz!

Sözcü Gazetesi’nden ve basından elinizi çekin!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 4 Eylül 2016


26 Ağustos- 9 Eylül: Kurtuluşa Giden Yol

Türk Ulusunun kaderini değiştiren Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi ya da kısa adıyla
30 Ağustos Zafer Bayramı’nın 94. Yıldönümünü kutlayacağız; tabi bunun adına ne kadar kutlama diyebilirsek!

İktidar, millî bayramların kutlanmaması ve önemsizleştirilmesi için elinden geleni yapıyor. Bahane bulmak için her olayı değerlendiriyor. Bu konuda onlara terör, çok güzel bahaneler sunuyor. Hiçbir şey bulamadıkları yıl, dönemin cumhurbaşkanının kulak rahatsızlığını bahane etmişlerdi...

Bu yıl ise muhteşem bir bahaneleri daha oldu: 

15 Temmuz FETÖ darbe girişimi… (Bu olay onlara birkaç yıl yeter gayri...)

Görünen o ki 30 Ağustos Zafer Bayramı’na yine halk sahip çıkacak. Coşkuyla sokaklara ve meydanlara akacak; o büyük kurtuluş gününün bayramını kutlayacak.

Ben bu yazı da 26 Ağustos’ta başlayıp, 9 Eylül’de sona eren ve 14 gün süren bu tarihte eşi ve benzeri olmayan muhteşem kurtuluş destanını anlatmayacağım. Zaten bu destanı anlatmaya kelimelerim kifayetsiz kalır. Onun yerine büyük şair Nâzım Hikmet’in, Kuvayi Milliye Destanı’ndan bazı bölümlere yer vereceğim.

Eşsiz bir destanı ancak eşsiz bir şairin, eşsiz değerdeki dizleri anlatabilir…Merak eden olursa destanın tamamını internetten bulup okuyabilirler…

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.

Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki

şayak kalpaklı adam

nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

güzel, rahat günlere inanıyordu

ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,

birdenbire beş adım sağında onu gördü.

Paşalar O’nun arkasındaydılar.

O, saati sordu.

Paşalar : «Üç,» dediler.

Sarışın bir kurda benziyordu.

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

Yürüdü uçurumun başına kadar,

eğildi, durdu.

Bıraksalar

ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak

ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı.

…

Yüzbaşı sordu:

-Saat Kaç?

-Beş.

-Yarım saat sonra demek…

…

Alacakaranlıkta, bir çınar dibinde,

Beygirin yanında duran

Sarkık, siyah bıyıklı süvari

Kısa çizmeleriyle atladı atına.

Nurettin Eşfak baktı saatına:

-Beş otuz…

Ve başladı topçu ateşiyle

Ve fecirle birlikte Büyük Taarruz…

…

Sonra.

Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar :
Karahisar güneyinde 50
ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

Sonra.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik
Aslıhanlar civarında
30 Ağustosa kadar.

Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis :
Alaturka sopa yemiş bir temiz
ve sırmaları kopuk Frenk uşağı...

Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak’ın ayağı.
Nurettin dedi ki : “Teselyalı Çoban Mihail,”
Nurettin dedi ki : “Seni biz değil,
buraya gönderenler öldürdü seni...”

…

Sonra.

Sonra, 31 Ağustos günü ordularımız İzmir’e doğru yürürken

serseri bir kurşunla vurulan Deli Erzurumluydu.

Devrildi. Kürek kemikleri altında toprağı duydu.

Baktı yukarı, baktı karşıya. Gözleri hayretle yandılar:

önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları

her seferkinden kocamandılar.

Ve bu postallar daha bir hayli zaman

üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından

seyredip güneşli gökyüzünü ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.

Sonra.

Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve Deli Erzurumlu ölürken

kederinden yüzlerini toprağa döndüler.

Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı,

Kan içindeydi yüzü gözü.

Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.

Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere

ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da.

Ve kılıçların, nalların, ellerin ve gözlerin pırıltısı

ardarda çakan aydınlık bir bütündü.

Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu:

‘Dörtnala gelip uzak Asya’dan Akdeniz’e

bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

ve ipek bir halıya benziyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

Ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim...’

Sonra.

Sonra, 9 Eylülde İzmir’e girdik ve Kayserili bir nefer

yanan şehrin kızıltısı içinde gelip öfkeden, sevinçten,

Ümitten ağlıya ağlıya,

Güneyden Kuzeye,

Doğudan Batıya,

Türk halkıyla beraber seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz’i

Yüce Allah, bu millete bir daha İstiklâl Savaşı yaşatmasın diyoruz amma; yaşarsak da eyvallah! Canımız bu vatana feda… Vatana, dedik, “reise” demedik…Kimse yanlış anlamaya!..

Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına, şehitlerimize ve gazilerimize Allah’tan rahmet diliyoruz.

Türk Milleti ve Türk Vatanı, size minnettardır…

"30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun!"

Tülay Hergünlü

28 Ağustos 2016


BOP kıskacındaki Türkiye!

ABD’ nin eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, 2003 yılında; “Fas’tan Basra Körfezi’ne kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritaları değiştirilecek!” demişti.

ABD’ nin yüz yıl hatta daha da geriye gidersek Osmanlı’nın son çeyreğine kadar uzanan bir süreçte gerçekleştirmeye çalıştığı Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’ nin sınırları işte bu sözlerle bir kez daha çizilmiştir. Plan büyüktür ve hedefte Türkiye’de vardır. ABD’ li bakan hiç sıkılmadan, sınırları Lozan’da tescil edilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, haritada yerinin değişeceğini söylemiştir.

Geçmişteki Kürt isyanları ile Ermeni mezalimini de düşünecek olursak isyanlar ve terör, bu sancılı coğrafya da yaşamanın bir bedeli gibidir. Sancılı diyorum çünkü Anadolu, iki kıtayı Asya ve Avrupa’yı birleştiren bir özelliğe sahiptir. Anadolu’ya hâkim olan bir ülke boğazlara, dolayısıyla da Balkanlar’a ve Ortadoğu’ya hatta Afrika ve Asya’ya bile sahip olma gücüne ulaşabilir. Dünyanın bu bölgeleri yer altı ve yerüstü zenginlikleri açısından çok zengindir. Petrol, doğalgaz, çeşitli maden yatakları ki buna altın, elmas ve uranyum gibi zengin yatakları da eklersek bu bölgeler, Batı’lı ülkelerin her daim iştahını kabartmaktadır.  Tüm bu zenginliklere verimli su kaynaklarını da ilave edecek olursak, (Fırat ve Dicle suları gibi) Türkiye’nin bulunduğu coğrafi konum nedeniyle nasıl bir kilit ülke rolünü taşıdığı daha iyi anlaşılacaktır.

İşte bu kilidin anahtarını elinde bulunduran ülke ya da ülkeler, geleceklerini güvence altına alacak zenginlikleri de kontrol edebileceklerdir. Türkiye ve İslam ülkelerinde planlı bir şekilde kargaşalık çıkartılması bundandır. Osmanlı Devleti’ de bu nedenle çökertilmiştir.  Osmanlı’yı yönetenlerin dünyanın gidişini doğru analiz edecek kapasiteye sahip olamamalarının da bunda çok büyük payı vardır.

Türk yurdunu ve İslam ülkelerini kargaşaya sürüklemenin iki yolu bulunmaktadır:

1-      Etnik kışkırtma, ( Kürt ve Ermeni vatandaşların kışkırtılması gibi…)

2-      Mezhepsel kışkırtma (Sünnî-Alevi kışkırtması)

İşte bugün yaşadıklarımız,  o yıllarda başlatılan Ortadoğu’da Büyük Kürdistan kurma projesinin sondan bir önceki etabıdır; Sözde Kürdistan devletinin inşa edileceği toprakların Irak, Suriye, Türkiye ve İran’da olduğu iddia edilmektedir. Irak ve Suriye etabı tamamlandı, şimdi Türkiye etabı üzerinde çalışılıyor. Son etapta ise İran var…

ABD, Ortadoğu’da açmaya çalıştığı ki büyük ölçüde gerçekleşmiştir, Kürt koridoru ile Türkiye sınırında müslüman bir İsrail inşa etmektedir. Türkiye ise dört bir yanı terör örgütleri tarafından kuşatılmış bir ülke olarak iç huzurunu sağlamaya çalışmaktadır. İç isyanlarla uğraşırken de Suriye’de olan bitene, çaresizce sessiz kalmaktadır.

Mustafa Kemal ve silah arkadaşları bir taraftan vatanı emperyalist ülkelerden geri almaya çalışırlarken diğer taraftan da iç isyanlara karşı mücadele vermişlerdir. Tarih tekerrürden ibarettir derler. Günümüzde de benzer bir durumla karşı karşıyayız. Bir taraftan ülke bütünlüğünü korumaya çalışırken diğer taraftan da iç isyanlarla ve küresel destekli terör belasıyla uğraşıyoruz.

Emperyalist ülkeler, tıpkı geçmişte, Osmanlı’da olduğu gibi yönetim boşluğundan doğan zayıflıkları her zaman çok iyi kullanmışlardır. Bu gün de aynı fırsatı değerlendirme çabası içerisindedirler. Türkiye’de ki öngörüsüz siyaset ve basiretsiz komutanların eline düşürülen Türk Ordusu’nun durumu iç ve dış düşmanların cesaretini arttırmıştır. ABD eliyle planlanan ve Fetö’ nün maşa olarak kullanıldığı darbe girişimi başarısız olunca, bu kez terör saldırılarına yeniden ağırlık verilmiştir.  Türkiye’de etnik ya da mezhepsel bir iç savaş çıkması için ne gerekiyorsa yapılmaktadır.

Ancak bir şeyi hep unutuyorlar;

Türk Milleti’ni…

Geçmişte de unutmuşlardı, bugün de unutuyorlar…

Türk Milleti, her daim Batı eliyle sergilenen oyunları bozmaya muktedirdir. Osmanlı döneminde de basiretsiz bir yönetim ve silahları elinden alınmış, terhis edilmiş bir ordu vardı. Ancak yine oyunu bozan, Türk Milleti oldu... O zaman bir Mustafa Kemal vardı ve millet onun etrafında kenetlenmişti. Bugün bir Mustafa Kemal yok ama bize bıraktığı koskoca bir miras var ve biz o mirası korumaya muktediriz.

Ne demişti Mustafa Kemal Atatürk,

“Şayet bir gün çaresiz kalırsanız, bir kurtarıcı beklemeyin. Kurtarıcı kendiniz olun!”

Evet, kurtarıcı biziz ve bunun içinde atmamız gereken ilk adım; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak, istisnasız bir biçimde birbirimize kenetlenmektir. Ayrımcılık yapmadan, sevgi, barış, kardeşlik ve hoşgörü ile…

Arkası gelecektir… Gelecektir ve ABD’nin BOP projesinin Türkiye ayağı asla gerçekleşmeyecek, planları başlarına geçecektir.

Gaziantep dâhil olmak üzere tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet, Türkiye’mize sabır ve sağduyu diliyorum…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 21 Ağustos 2016-08-21


Türk Ordusu

Son yıllarda Türk ordusu üzerinde oynanan büyük oyunları ibretle ve derin bir kederle izliyoruz. Dünyanın sayılı orduları arasında caydırıcı bir konumu olan Türk Silahlı Kuvvetleri, adeta hallaç pamuğu gibi atıldı. Süleymaniye’de Türk askerinin başına geçirilen çuvalı hazmedemezken, asrın kumpasıyla bu kez ordunun başına geçirilen çuvalla sarsıldık.

“Ergenekon” dediler, “Balyoz” dediler, “Askeri casusluk” dediler, “Bülent Arınç’ a suikast yapacaklardı” dediler; düzmece belgelerle ordunun Atatürkçü ve ulusuna bağlı üst düzey komutanlarını, asrın kumpasıyla Silivri, Maltepe, Hasdal cezaevlerine attılar; aileleriyle birlikte hayatlarını kararttılar, intiharlarına, cezaevlerinde ölmelerine sebep oldular. Türk Ordusu’nun bu şerefli komutanlarını, henüz suçlu olup olmadıkları belli değilken yandaş ve cemaat medyasında mahkûm ilan ettiler; “Biz bu davaların savcısıyız!” dediler. Yıllarca, biz sıradan vatandaşlar bile, “kumpastır, iftiradır, yalandır, günahtır” dedik, “vardiya biz de” ve “sessiz çığlık” nöbetleri tuttuk ama nafile; dinletemedik. Komutanlar aklanıp, Ergenekon, Balyoz ve diğer davaların tamamı çökünce, rahat bir nefes aldık; ancak Türk Milleti’ne nefes almak bile haram olmalı ki şimdi de FET֒ cü askerlerin darbe girişimiyle karşı karşıya kaldık. 250 civarında insanımız öldü.

40 yıldır ordu içine çöreklenen kanser illeti bütün vücudu sarmış ancak ne hikmetse kimsenin ruhu bile duymamış. Cumhurbaşkanı’nın yaverinden tutun da ordunun üst kademelerine kadar sızan bu vatan haini virüslerden ne Cumhurbaşkanı, ne Başbakan, ne bakanlar, ne kuvvet komutanları, ne de MİT’in asla ve kat’a haberleri olmamış! FET֒ nün binlerce devlet memurundan da öyle… Çalınan sorular da uyanmalarına yetmemiş!

Devlet kademesi “aldatılmış!” yani…

Siz bunca yıl birlikte yürüyün, kolkola girip, “beraber yürüdük biz bu yollarda “şarkısını söyleyin;  Ne istediniz de vermedik?” diye sitemlenin; sonra da “aldatılık” deyin!

Peki, madem hiçbir şeyden haberiniz yoktu, bu binlerce insanın listelerini hangi ara hazırladınız? Örnek; 40 bin civarında öğretmen işinden olmuş; Kırk bin kişinin listesi birkaç günde nasıl hazırlanır?

Geçelim…15 Temmuz’a gelelim…

Cumhuriyet tarihinde bir Genelkurmay Başkanı’nın ve kuvvet komutanlarının, kendi askerleri tarafından derdest edildiğine bir kez bile şahit olmadık! Gururumuz incindi, utanç duyduk! Türk Ordusu’nun Genel Kurmay Başkanı’nı derdest etmek bu kadar mı kolaydı!?

Hadi darbeden habersizdiniz bu nedenle de rahat davrandınız diyelim; peki Güneydoğu, Suriye’ye dönmüşken, bir tarafta terör örgütü PKK, diğer tarafta IŞİD saldırırken, beşyüz’ den fazla vatan evladı can vermişken, Mehmetçiklerin, polislerin tabutları ardı ardına sıralanırken, İstanbul, Ankara’da canlı bombalar patlamış, yüzlerce insanımız katledilmişken; yani ülkede tablo simsiyah iken, kuvvet komutanlarının düğün dernek gezmesi biraz manidar değil mi?

Darbe gecesi ordu neredeyse başsız kalmış, keza devlet de öyle… Herkes bir yerde… Kimi tatilde, kimi düğünde… MİT ise her zaman olduğu gibi yine kış uykusunda… Bu memleketi biz size emanet ettik!  Madem tankın önüne vatandaş yatacaktı size ne ihtiyacımız vardı?

Kuruluş tarihi M.Ö. 209’a kadar uzanan Türk Ordusu’na bu yapılanlar bize geçmişi hatırlattı. Bir zamanlar Mondros Ateşkes Antlaşması ile ordunun silahları elinden alınmış, askerler ise terhis edilmişti. Biraz farklı bir şekilde olsa da günümüzde de yapılmak istenen bu mudur? Türk Ordusu’nu lağvedip, yerine hassa ordusu mu kurulacak?

Göktürk Kitabeleri’nde bile yer alan Tanrı vergisi askerlik görevi, Türklerin ordu- millet yapısının vazgeçilmez bir ülküsüdür. Tarih boyunca her daim ayakta kalabilen güçlü Türk Ordusu, güçlü Türk Devletleri’nin kurulmasında da en büyük etken olmuştur.

Böyle bir orduyu 10 senede ne hallere düşürdünüz! İçte ve dışta caydırıcılığını bırakmadınız. Böyle giderse kurda kuşa yem olmamız işten bile değil…

Ve derdest edilen komutanlar hâlâ üniformalarını çıkarmadıkları gibi, YAŞ toplantısında da görevlerine devam kararı çıktı. E siz de haklısınız. Kırpa kırpa ordu da komutan bırakmadınız.

Türk Silahlı Kuvvetleri, bu ülkenin öz benliğinden çıkmıştır. Yapısıyla oynamanın ne ülkeye ne de siyasilere bir faydası olmaz. Geçmişte de oynamak istediler ancak, başarılı olamadılar. Yine olamayacaklar!

FET֒ cü darbe girişimi başarı üzerine mi yoksa başarısızlık üzerine mi kurgulanmıştı, onu biz bilemeyiz. Bildiğimiz tek şey ne Türk ordusunu kendi vatandaşıyla, ne de vatandaşı, vatandaşla karşı karşıya getirmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Bu ülkede bir iç savaş çıkartmaya çalışanlar hiç boşuna heveslenmesin. Bu ülkenin temelleri Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları tarafından çok sağlam atılmıştır. Beğenseniz de beğenmeseniz de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ ni asker kökenliler kurmuştur. Başkomutanlık makamını, onlarca savaşı idare eden Mustafa Kemal Atatürk bileğinin hakkıyla kazanmıştır.

Vatandaş olarak dememiz o ki; artık Türk Ordusu’na hem devlet hem de millet olarak sahip çıkalım. Yapısıyla oynayarak değil, yapısını demokratik, laik ve dünya medeniyetleri ölçüsünde güçlendirerek yeniden onurlu yerini almasını sağlayalım.

Bu ordu bizim, bu asker bizimdir.

İktidarın bu olayı çok iyi değerlendirip, devlet adamlarına yakışan politikalar üretmesini bekliyoruz. Çürük elmalar temizlenirken sepete sağlam elmaların atılmayacağını ümit ediyoruz. Masum insanların hayatlarını altüst edecek uygulamalara izin verilmemesini cânı-ı gönülden diliyoruz. Adalet mekanizmasının herkese eşit şartlarda işletilmesi en büyük temennimizdir ve sırf bu nedenle iktidar içinde çöreklenen FET֒ cü vekiller varsa bunların da ayıklanmasının çok doğru olacağını düşünüyoruz.

AKP binasına asılan Atatürk afişinin, bir takiyye değil, Cumhuriyetin değerlerine gerçek anlamda bir geri dönüş olmasını bütün yüreğimizle diliyoruz. Atatürk, bu ülkede gidilmesi gereken tek yoldur. Bugün ülkenin dört bir yanını donattığınız “Hâkimiyet Milletindir” sözü sizin de çok iyi bildiğiniz gibi bizzat Atatürk’e aittir; “Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir!”

Yazıya Mustafa Kemal Atatürk’ün şu cümlesiyle son vermek istiyorum: “ Türk askerine düşmanlık eden, düşmana askerlik eder!”

Bu vatan uğruna toprağa düşen sivil, asker, polis tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

Mutlu bir ülkede yaşamak hepimizin hakkı! Çok şey mi istiyoruz?!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 29 Temmuz 2016


Herkes nefretini yavaşça sevginin bağrına bıraksın!

Ülke olarak 15 Temmuz gecesinden bugüne çok üzücü olaylar yaşıyoruz. Türkiye olarak ağır bir sınavdan geçiyoruz.

Devletin kurumlarına sızan Cemaatçi bir yapının (FETÖ), Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ve Cumhurbaşkanı’nı devirmeye yönelik bir darbe girişimiyle karşı karşıya kaldık. Kumpas öyle hazırlanmıştı ki halk ve Mehmetçik karşı karşıya getirildi. Yaşanan olaylarda güvenlik güçlerinin yanı sıra çok sayıda masum vatandaş da hayatını kaybetti. “Tatbikatta” olduklarını zanneden bazı acemi askerler öfkeli kişilerce dövüldüler, linç edilerek öldürüldüler.  Sosyal medya da dövülmüş, öldürülmüş askerler ile ölmüş askerin başına ayağını koyarak “bozkurt” işareti yapan bir kişinin yer aldığı görüntüler nefret uyandırdı. İç çamaşırlarıyla bırakılıp, toplu halde yere yatırılarak aşağılanan askerlerin görüntüleri, Nazi kamplarını aratmayacak nitelikteydi.

Ne olmuştu da Türk halkı kendi askerinden böylesine nefret eder bir hale getirilmişti! Mehmetçiği görünce içi titreyerek bağrına basan, asker ocağını Peygamber Ocağı ile bir tutan bir milletin kendi askerine bu kadar kinlenmesi Ergenekon, Balyoz v.b. kumpaslar sonucunda yaratılan “asker düşmanlığı” nın bir sonucu muydu?

Peki ya asker? O ne zaman kendi halkının üzerine ateş açacak kadar gözü dönmüş bir cani haline getirildi? Hadi askerler anlamıyor diyelim, peki ya o anlı şanlı komutanların,  meczup bir imamın müritliğine soyunmalarının arkasında yatan gaflet, dalalet ve hıyaneti yaratan etkenler nelerdi?

Bir de şöyle soralım;

Başta TSK olmak üzere devletin her kademesine sızan binlerce cemaatçi kişi bu kadar güçlenirken; Emniyet, Hükümet, MİT ve Genel Kurmay gibi devletin en üst kuruluşlarını yönetenler neredeydi? Bu güne kadar görevden alınan, tutuklanan binlerce insan (ki bunun 6 bin civarı TSK mensubu), biliniyordu da neden bu güne kadar gereği yapılmadı?

Bu soruların cevaplarını biz sıradan vatandaşların bilebilmesi elbette mümkün değildir; ancak, emin olduğumuz bir şey varsa o da bir ülke için en kötü hükümet bile hükümetsiz kalmaktan iyidir. Türkiye olarak geçmişte yaşadıklarımız önümüzde duran acı birer örnektir.

Beğeniriz ya da beğenmeyiz; AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu ülkenin halk çoğunluğuyla seçilmiş meşru unsurlarıdır. Cumhurbaşkanı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsil eder ve aynı zamanda da “Başkomutan” sıfatını taşır. Yani Cumhurbaşkanı’na gerek içeride gerekse de dışarıda yapılan en ufak bir saldırı aynı zamanda da devlete yapılmış bir saldırıdır.

İktidarı ve Cumhurbaşkanı’nı değiştirmek için gidilmesi gereken adres, darbe değil seçim sandığıdır! Bir hükümeti değiştirmenin demokratik yolu sadece ve sadece sandıktan geçer!

            Artık sükûnet ve çalışma zamanıdır.

*

Yaşanan darbe girişimi vatandaşlar arasında zaten var olan kin ne nefretin gittikçe yükselmesine neden oldu. Sosyal medya da yer alan ağır hakaretler, küfürler ve tehditler kışkırtıcı boyutlara ulaştı. Aynı ülkenin, aynı vatandaşlık kimliğini cebinde taşıyan insanları birbirine ateş püskürüyor! Sergilenen asker düşmanlığı ise TSK’ yı yıpratacak bir hal aldı.  

Olası bir dış müdahalede bizi koruyacak olan tek kuvvet, Türk Silahlı Kuvvetleri' dir. Kendi güvenliğimiz için korumamız geren tek toprak parçası, üzerinde yaşadığımız anavatanımız olan Türkiye’mizdir!

Bu gerçeklerden hareket edersek; görevin yine biz vatandaşlara düştüğü sonucuna ulaşırız. Bu Durumda da şöyle bir çağrıda bulunmak vatandaşlık görevimizdir!

Herkes nefretini yavaşça sevginin bağrına bıraksın!

Gelin hep birlikte temiz bir sayfa açalım ve işe sosyal medyadaki yorumlarımızdan başlayalım. Karşı düşünce de olan kişilere saldırmak yerine onları anlamaya çalışalım. Meydanlarımıza nefret değil sevgi ve hoşgörü hâkim olsun! Düşünce ve fikir özgürlüğünün kapılarını demokratik haklar çerçevesinde sonuna kadar açalım. Nefret de değil sevgi de birleşelim.

Tüm parti mensupları ve milletin vekilleri de şiddet ve hakaret içeren söylem ve eylemlerini 15 Temmuz öncesinde bırakarak el sıkışsınlar ve halka örnek olsunlar.

Göreceksiniz ki hayat bu haliyle çok daha huzurlu ve yaşanabilir olacak; birlik ve beraberliğimizle sorunlarımızın üstesinden daha kolay gelebileceğiz.

Sonuç olarak bu darbe girişimi de gösterdi ki;

EGEMENLİK KAYITSIZ VE ŞARTSIZ MİLLETİNDİR!

Değiştirmeye ise kimsenin gücü yetmeyecektir!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 20 Temmuz 2016


Dün gece yaşananlar neydİ?

1. FETÖ'nün acemice darbe girişimi mi?

2. AKP' nin başkanlık oyunu mu?

3. RTE'nin "yüzde 50' yi evlerinde zor tutuyorum" sözlerinin bir provası mı?

4. Kalan yüzde 50' ye göz dağı vermek mi?

Soruları bir de şu şekilde soralım:

A. " Bir grubun kalkışma hareketidir" cümlesinden hareketle; kolaylıkla bastırılabilecek bir girişim olduğu anlaşılmasına rağmen halkı sükunete davet etmek yerine, tehlikeli bir şekilde sokağa dökmeye çalışmanın amacı neydi?

B. Ya halk galeyana gelseydi ve kardeş kardeşi vursaydı, bunun hesabını verebilecekler miydi?

C. Halkı bir kaç tankın üzerine yürütmekle darbe önlemiş mi oldu, yoksa bu da oyunun bir parçası mıydı?

D. Gece yarıları ve sabah ezanlarından önce minarelerden selâ verilmesinin anlamı neydi; Halkın psikolojisinin bozulması için planlanmış toplumsal bir travma uygulaması mı?

E. Bu oyunun perde arkasında kim ya da kimlerin olduğu gerçek anlamda ortaya çıkartılacak mı yoksa yine bir kaç "günah keçisi" bulunup olay kapatılacak mı?

F. En ufak bir olayda sosyal medya ağırlaştırılıp halkın iletişim hakkına el konulurken dün gece neden böyle bir uygulamaya gidilmedi?

Ve son soru:

Bu oyunun içinde ABD' nin "bizim çocuklar"ı da var mıydı?

Bu soruların cevabını alır mıyız bilinmez ancak vatandaş olarak çok iyi bildiğimiz bir şey var; Türkiye Cumhuriyeti Devleti üzerinde hem içeri hem de dışarıda çok büyük bir oyun oynanıyor. Türk Milleti'nin uyanık olup bu oyuna gelmemesi gerekmektedir. Yol biterse gidecek başka bir Türkiye yoktur. Bu ülke son Türk yurdudur...

Tülay Hergünlü

İstanbul, 16 Temmuz 2016


Acİl servİs'e bİr-İkİ

Konu komşu toplanmış, neşe içerisinde bir araca doluşmuşlardı. Kiminin elinde dolma tenceresi, kiminde börek tepsisi, kiminde baklava.. Çıkınını, bohçasını kapan gelmiş... Tam hareket edecekleri sırada yoldan geçen meraklı bir komşu sorar;

-"Nereye böyle bütün mahalleli toplanmışsınız; pikniğe mi? "

-İçlerinden birisi "hayır!" dedi "bilemedin!"

Pikniğe değilse nereye kardeş? Böyle hazırlanınca anca pikniğe gidilir; hamama kız bakmaya gidecek haliniz yok ya!

-"Yaklaştın!"dedi bir diğeri, muzip bir yüz ifadesiyle; "biraz daha gayret edersen nereye gideceğimizi bulabilirsin!

-"Hamama mı?"dedi, soruyu soran şaşkın bir edayla... "bu devir de hamam mı kalmış! Hem artık kızlar böyle bir şeye asla rıza göstermez; şaka ediyorsunuz zaar!"

-"Hamama değil ama acil servise kız bakmaya gidiyoruz" diye cevap verdi muzip olanı. "Artık devir değişti. Şimdi kız bakmak için acil servislere gidiliyor. Binali başbakan öyle diyo... Haberin yok mu?

-"Hadi canım!" dedi, ısrarcı komşu. "acil servise kız bakmaya mı gidilirmiş? Orada insanlar binbir ayaküstüne yığılmış, kendi derdine düşmüş. Doktorlar desen hayatından bezmiş! Siz yanlış anlamışsınızdır. Binali başbakanı... Koskoca başbakan böyle bir şey söyler mi, siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?"

-"Valla, böyle söyledi"diye cevap verdi araçtaki kadın. "herkes duydu, bir sen duymamışsın! Haber dinlemiyorsan gazete de mi okumuyorsun? Gündem bile değişti; ne şehitler kaldı, ne Suriye, ne de PKK...Emekli promosyonları bile unutuldu. Herkesi bir acil servis heyecanı kapladı ki sorma gitsin! Kızlar da onlardan geri kalmıyor. Süslenip püslenip acil servislerin yolunu tutuyorlar. Analar -babalar da bu durumdan çok memnun. Hiç olmazsa çocuklarının nerede olduğunu biliyorlar.

Komşu kadının sinirden eli ayağı oynamaya başladı. "Siz gerçekten de benimle kafa buluyorsunuz! Söz konusu kişi bir başbakan... Hem o böyle bir şey söylediyse bile 'hoşluk olsun'diye söylemiştir. Sizin gibi "s...." ların ciddiye alacağını ne bilsin?" der, öfkeyle...

Diğeri cevap verir;

.-"Seninle niye kafa bulalım? " der; biraz da öfkeli bir ses tonuyla...."Başbakan 80 milyonun gözünün içine baka baka acil servisleri övdü. Artık acil servislere kız bakmaya gidiliyor dedi. Şimdi o, 80 milyonu senin deyiminle "s... k" yerine mi koydu? Başbakan demek ciddiyet demek! Bir başbakan 'hoşluk olsun'diye böyle bir cümle sarf eder mi? Bu ülkede onlara kayıtsız şartsız inanan milyonlarca insan var. Yurdum insanı saftır, kolay kanar; o bunu bilmiyor mu? Başbakan nasıl konuşacağını senden mi öğrenecek? Ayrıca saray bu olaya kızmaz mı? Öyle ya; sonuçta bir saray çalışanının sarfettiği her cümle sarayı da bağlamaz mı? Binali başbakanın, 'bu insanlar bana inanır da acil servislere kız bakmaya gider'diye bir endişesi olsaydı bunları söyler miydi

Biz de o'na inandık ve acil servise kız bakmaya gidiyoruz. Âdet yerini bulsun diye yemeklerimizi de yanımızda götürüyoruz. İstersen sen de gel! Hem belki oğluna uygun bir kız seçer, Binali başbakan'a da dua edersin!"

- "Lâ havle velâ kuvvete..."

Evet, 80 milyonun aklıyla dalga geçen, bir milleti "s... k" yerine koyan Binali Yıldırım ve şürekâsı karşısında Yüce Allah' tan sabır dilemekten başka çaremiz kalmadı...

Allah bu günlerimizi aratmasın! Amin.

Tülay Hergünlü

İstanbul, 14 Temmuz 2016


Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ ü halk uğurladı…

Öztürk Hoca’nın cenazesine gidiyoruz… Otobüs durağında cami için adres tarifi alırken yanımıza sıradan, orta halli bir kadın yaklaştı;  “Ben de o camiye gideceğim, benimle gelin, sizi götürürüm” dedi ve ilave etti; “Yaşar Nuri Öztürk’ ün cenazesine gideceğim. Çok seviyorum, cenazesine katılmak istedim.”

            Otobüs geldi, bindik; şoföre ineceğimiz durağı sorarken iki erkek yanımıza yaklaştı ve “Biz de o camiye gidiyoruz; aynı durakta ineceğiz, Yaşar Nuri Öztürk hocanın cenazesine gidiyoruz” dediler. Yine sıradan ve yine orta halli iki vatandaş…

            Hep birlikte caminin önünde indik. Saat 11 civarıydı ve cenazenin kalkmasına üç saatten fazla bir zaman olmasına rağmen cami avlusu ve civarı neredeyse dolmak üzereydi. Biraz dolaştık, vatandaşları gözlemledik; pek çoğu sıradan ve orta halli…   Cami girişinde üzerinde hocanın fotoğrafı olan beyaz bir şapka dağıtılıyordu. Hava çok sıcaktı ve güneş neredeyse tepemizi delecek kadar yakıcıydı. Bu şapka olayını kim düşündüyse çok iyi düşünmüştü.

            Hocanın tabutunun yanına gittik, ailesine baş sağlığı diledik. Gelen çelenklere baktık. Hükümet erkânından,  TBMM hariç bir tek çelenk bile yoktu. Etrafı incelerken yakınımızdan geçirilen büyükçe bir çelenk dikkatimizi çekti. Kimden geldiğine baktık; çelengin önünde, “Türk Ortodoks Patrikhanesi” yazıyordu…

            Cuma Namazı saati yaklaşıyordu. Birden arkadaşlarıma dedim ki; “Cuma ve cenaze namazının kadınlara farz olduğunu ilk kez hocanın ağzından duyduk. Hadi gelin burada bir ilki gerçekleştirelim ve biz de Cuma namazını kılalım.” Herkes kabul etti. Hep istediğimiz ama belki de alışkanlık olmadığı için ihmal ettiğimiz Cuma namazını kıldık. Hoca, Türk Bayrağı’na sarılmış tabutu ile musalla taşında beklerken…

            Giderayak yine üzerimizde bir hakkını bırakmıştı…

            Dışarı çıktığımızda adım atacak hatta nefes dahi alacak yer kalmamıştı. Cenaze namazı için zar zor en arkalarda yer bulabildik. Caminin hoparlör sisteminde bir sıkıntı vardı ses arkalara gelmiyordu. Halk bu durumu ıslık çalarak ve el çırparak protesto etti. Sonuçta kadın-erkek birlikte cenaze namazı kılındı; haklar en yüksek perdeden çıkan seslerle helal edildi. O hınca hınç kalabalığın arasından tabut eller üstünde yükseldi. Adeta bir insan seli, hocayı uğurlamak için tabutun ardından akmaya başladı. Biz de ardından ilerlemeye çalışıyorduk. Cami dışına çıktığımız zaman gördüğümüz manzara inanılmazdı… Vatandaşlar camiyi çevreleyen duvarların üstüne kadar çıkmış, hocayı uğurluyorlardı. Caddeye çıktık, trafik durmuştu. Cenaze arabasının gelmesini bekledik. Araba güç bela caddeye inebildi; Ardından sessiz, sedasız biraz da gizlice el sallayıp, veda ettik; sanki bizi görüyormuş gibi…

            Araç bulabilen vatandaşlar Kozluca mezarlığına kadar gittiler, biz ne yazık ki gidemedik.  Üsküdar Belediyesi’nin vatandaşlara araç tahsis etmek gibi bir hizmeti olabilirdi ama onlar malûm, bindirilmiş kıtaları taşımakla vazifeli oldukları için böyle bir hizmeti beklemek anlamsızdı.

            Şimdi bütün bunları neden yazdım?

            Yandaş ve kindar basında çirkin bir iddiada bulunuldu; “Yaşar Nuri Öztürk’ ün cenaze namazı kılınacak mı?”

              Hz. Peygamberimizin Beytül Mal’ dan yani devlet malından yiyenlerin, aşıranların Gulul Suçu işlediği için cenaze namazını kılmadığı bilinmektedir. Gulul, kamu malı talanı yapanların işlediği suça verilen ad. Gulul suçunun, işleyenleri cehenneme götüreceğini gösteren Kur’ân ve sünnete dayanaklı bilgiler vardır. (Buhari)

            Hani o, “ölemedi” “ölmek için dua ediyor” gibi; bırakın bir Müslüman’a, insanım diyen hiç kimseye yakışmayacak çirkinlikte sözler sarf edenlere de hatırlatmak isterim;

            Prof Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Kur’ân’-ı Kerîm’in indirilmeye başlandığı Ramazan ayında öldü ve Cuma günü gömüldü.  Yani Yüce Allah, Ramazan ayı’nda ölmesini uygun görmüş olabilir mi? Bu da Kur’ân’ a yaptığı hizmetlerin onaylandığına işaret eder;  elbette işin doğrusunu sadece Yüce Allah bilir…

            Yani ağzından kin ve nefret köpükleri saçan kara yobazlara dememiz o ki;

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ ün cenaze namazı kılındı ve o’nu bindirilmiş kıtalar değil, yurdun dört bir yanından kendi imkânlarıyla ve birilerinin baskısıyla değil, sadece kendi istekleriyle cenazeye gelen binlerce vatandaş uğurladı. Kadınıyla, erkeğiyle; Alevi’si, Sünni’si, Laz’ı, Kür’dü Çerkez’i, Müslimi, gayrimüslimiyle; samimi yüreklerini ortaya koyan Türk vatandaşları…

            İşte bu gerçekleri yazmayı, bana da hizmeti dokunmuş olan bir İslam bilgininin üzerime yüklediği bir görev olarak gördüğüm için yazdım! Bir vefa borcu olarak küçük bir hizmetim dokunsun istedim.

            *

            Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ e Allah’tan rahmet, ailesine, sevenlerine, Türkiye’ye ve tüm İslam Âlemi’ne baş sağlığı diliyorum. Mekânı Cennet olsun!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 25 Haziran 2016