BURASI ÇANAKKALE İNTERNET MEDYA & Tv

 

 

 

PAYLAŞ

 

 

 

 

 


 

Atatürk ve umut

 

10 Kasım 1938. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ebediyete intikal edişinin üzerinden tam 80 yıl geçti. O, ölümünün ardından iktisadi açıdan denk bir bütçe, sıfır enflasyon ve dış ticaret açığı olmayan bir ülke, onlarca fabrika, kurum ve benzeri işletmeler bıraktı. Cumhuriyet’in ilanından ölümüne kadar (1923-1938) tam 246.431 aileye, toplam 9.983.750 dekar toprak dağıtıldı. Ne yazık ki hayata erken veda ettiği için devrimleri yarım kalmış, arkasından gelen iktidarlar da devrimlerini onun öngördüğü şekilde hayata geçirmemiş/ geçirememişlerdir…
Atatürk’ün ölümünden sonra iş başına gelen hükûmetler, Atatürk aleyhine bir cereyan başlatmışlardır. İlk icraatları; yakın çalışma arkadaşlarından önde gelen isimleri hükûmetten ve Meclis’ten uzaklaştırmak olmuştur.

 

İkinci icraatları ise “barış politikası” bahanesiyle Atatürk döneminde, bizzat Atatürk ile olan anlaşmazlıkları sonucunda, siyasetten tamamen uzaklaştırılmış kişi ve gruplardan kim varsa ki buna Halifeci, Terakkiperverci ve manda taraftarları da dâhildir, hepsini geri çağırmışlardır. Atatürk ile her fırsatta çatışan ve yarışan, bazı durumlarda Atatürk karşıtlığını düşmanlığa kadar vardıran muhafazakâr görüşlü Kâzım Karabekir ile Ali Fethi Okyar, Hüseyin Cahit Yalçın gibi Atatürk dönemi küskünleri milletvekili yapılmışlardır.

 

İşte bu ilk icraatlar, bugünün Türkiye’sinin yaratılmasının başlangıcı olmuştur. Neler olmuş kısaca bir göz atalım:
Atatürk’ün ölümünün hemen ardından Atatürk’ün bağımsızlık ilkesinden ayrılmaya, Batı’ya odaklı bir politika izlenmeye başlanmıştır. Henüz Atatürk’ün vefatının üzerinden altı ay bile geçmeden Nisan 1939’da ABD ile bir anlaşma imzalanır. Bu anlaşma ile ABD’ye, ticarî hayatta en fazla kayırılacak ülke statüsü tanınır. ABD mallarına ciddi oranlarda gümrük indirimleri sağlanır. Anlaşma sonucunda “yerli sanayi ile yerli mal kullanımına büyük bir darbe vurulmuştur” demek yanlış olmaz sanırız. ABD ile yapılan bu anlaşmanın yanı sıra İngiltere ve Fransa ile ittifak anlaşmaları yapılır.
 

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, İngiltere Büyükelçisine, “Türkiye, bütün nüfuzunu Batı devletlerinin hizmetine vermiştir!” der. Saraçoğlu çok haklıdır. O günlerde mahşerin üç atlısı, ABD, İngiltere ve Fransa’ya verilen bu imtiyazlar, günümüze kadar Türkiye’de istedikleri gibi at koşturmalarına imkân sağlamıştır. Atatürk’ün vefatının ilk senesi bile dolmadan Türkiye, Batı devletlerinin kucağına itilmiş, “Siz üretmeyin, biz size satarız” dayatmasıyla, sanayisi, tarımı, hayvancılığı bitirilmiştir. Hepsinden önemlisi de 1946 yılından itibaren Türkiye ile “yakından” ilgilenmeye başlayan ABD ile 1949 yılında imzalanan “Fulbright” Antlaşması neticesinde Türk Millî Eğitim Sistemi’nin temeline âdeta dinamit konulmuş, Türk çocuklarının eğitimi ABD’ nin kucağına bırakılmıştır.
“Küçük Amerika olacağız” hezeyanları savuran o günlerin liderlerinin bugünlere hazırladığı Türkiye, hiçbir zaman Atatürk’ün işaret ettiği “Çağdaş Medeniyet” seviyesine ulaşamamıştır. Çağdaş medeniyeti “Batıcı“ olarak algılamış, dünyada diline, dinine ve parasına sahip çıkamayan bir ülke konumuna getirilmiştir.
 

Bugün geldiğimiz noktada; Atatürk’ün dev fabrikaları satılmış, enflasyon fırlamış, Türkiye yüksek dış ticaret açığıyla nefes alamaz hale getirilmiş, küresel ekonomik güçler tarafından kuşatılmıştır. Modern görünümünün altında halk, işsizlik, yoksulluk ve cehaletle savaşmaktadır. Doğmamış çocuklar bile borçludur. Türkiye özgür değildir. İğneden ipliğe, samanına kadar yabancı ülkelere bağımlıdır. Buğday üretememekte, pamuk ve pirinç tarlaları birer birer yok olmaktadır. Eğitimi, çapsız bakanların elinde delik deşik edilmiştir. PKK terörü, Türkiye’nin başına bela edilmiştir. Ekranlardan 24 saat din anlatılan ülkede korkunç bir ahlâki çöküş yaşanmaktadır. TÜİK ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre Yolsuzluk, hırsızlık, fuhuş, çocuk tacizi, uyuşturucu kullanımı artmış, kadın cinayetlerinde patlamalar yaşanmaktadır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, yine ABD eliyle sürdürülen Türkiye’ nin bölünmesi (BOP) projesi de hız kesmeden devam etmekte, Türkiye Suriye bataklığından çıkamamaktadır.
 

İşte Atatürk’ün ölümünün sonra 80 yılda Türkiye’nin getirildiği durum budur. Hani o “karanlık dönem” diye nitelendirdikleri Cumhuriyet döneminde “karşı devrimcilerin” sürdürdükleri politikaların bir sonucudur. “Karanlık dönem” bizzat kendi elleriyle inşa edilmiştir.
Sözün özü; “Kral çıplaktır!” ve maalesef halkın yarıdan fazlası bu gerçeğe gözlerini kapatmaktadır. Gerçeğin farkında olanlar ise her 10 Kasım’da hayatı bir dakika durdurmakta ve gözyaşları ile Atasına koşmaktadır. 80 yıldır, hiç bitmeyen bir özlem ve umut ile…
Evet, umut… Bizim hâlâ umudumuz var. Atatürk, devrimleri ile bu ülkeye umut vermeye devam etmektedir. “Karşı devrimcilerin” korktukları ise işte bu umut’ tur… Sürekli olarak Atatürk’e saldırmalarının nedeni de işte bu bitmeyen umut’tur…
 

Cumhuriyetimizin kurucusu, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ruhun şâd, mekânın cennet olsun! Vatan sana minnettardır.
 

Tülay Hergünlü
İstanbul, 8 Kasım 2018

 


Cumhuriyet nedir?

Cumhuriyetimizin 95. Yılını kutlayacağız. Bu yazıda Cumhuriyet’in ilanından, bu günlere nasıl geldiğimizden filan bahsetmeyeceğim.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerinden yola çıkarak “Cumhuriyet nedir? “ sorusunun cevabını vermeye çalışacağım.

 “Cumhuriyet;

Demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir.

Doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilâtı ve hükûmet şeklidir.

Demokrasi ilkesinin en yeni ve akılcı uygulamasını sağlayan hükûmet biçimidir.

Özgürlüktür, bağımsızlıktır.

Dayanağı, Türk milliyetçiliği ve Türk topluluğudur.

Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare şeklidir.

Temeli büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlâtlarından mürekkep büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuştur.

Etnik kökeni ne olursa olsun tüm yurttaşlarını Türk ulusu çatı kimliğinde birleştirmiştir.

Ulusal birliğimizin, huzurun ve toplumsal barışın en önemli güvencesidir.

Yeni ve sağlam esaslara dayanır.

Milletin efendi olması esastır.

Yeni bir hayatın müjdecisidir.

Hükûmetin millet, milletin hükûmet olduğu bir yönetim şeklidir.

Erdeme dayanan bir yönetimdir.

Fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre hürmet edilir.

Düşünce, beden ve bilim bakımından güçlü koruyucular ister.

Türk milletini, emin ve sağlam bir istikbal yoluna koyar.

Fikirlerde ve ruhlarda güvenlik yaratır.

İçinde, çürümüş bir hanedan ve halife unvanını yaşatmak mümkün değildir.   

İşgal ettiği mevkiye lâyık olduğunu eserleriyle ispat eder.

Milletin haiz olduğu özelliklerini ve liyakatini medeniyet dünyasına kolaylıkla gösterir.

Zayıf değildir. Bedava da kazanılmış değildir.

Elde etmek için kan döktüğümüz, her tarafta kırmızı kanımızı akıttığımız, icabında kurumlarımızı müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazır olduğumuz bir sistemdir. “

Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

Yükselen yeni nesle ve Türk gençliğine emanet edilmiştir.”

Ve son olarak Cumhuriyet;

“ Bilhassa kimsesizlerin, kimsesidir.”

*

Elbette Atatürk, gelecekte Cumhuriyet’in başına neler geleceğini de tahmin edebilen bir liderdi. Bakın daha o yıllarda nasıl bir tespitte bulunmuş: 

“Gelecek nesillerin Türkiye de Cumhuriyetin ilanı günü, ona en merhametsizce hücum edenlerin başında, ‘cumhuriyetçiyim’ iddiasında bulunanların yer aldığını görerek şaşıracaklarını asla farz etmeyiniz! Bilâkis, Türkiye’nin münevver ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların hakikî zihniyetlerini tahlil ve tespitte hiç de tereddüde düşmeyeceklerdir. “

Ve Atatürk, bu tarihi tespitinin yanı sıra “Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır” diyerek, ona olan güvenini de vurgulamıştır.

Rahat uyu!

Türkiye Cumhuriyeti yaşanan ve yaşanabilecek her türlü olumsuzluğa rağmen mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır; buna mecburdur.

*

Cumhuriyetimizin 95. Yılı kutlu olsun!

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere geçmiş ve günümüzün tüm şehit ve gazilerimize rahmet diliyoruz.

Vatan size minnettardır.

Tülay Hergünlü

İstanbul, 27 Ekim 2018


Büyük Taarruz ve Malazgirt – Türkler Anadolu’ya ne zaman geldi?

Bugün 26 Ağustos 1922. Büyük Taarruz’un 96. Yıldönümünü kutluyoruz. Anadolu elimizden çıkmak üzereyken, Türk milleti neredeyse son Türk yurdunda tutsak olacak iken, makûs talihimizin dönüşünün ve Büyük Zafer’e gidişin başlangıç noktası… Kısaca bahsedelim:
26 Ağustos 1922’ de Afyon’da başlayan ve Başkomutan Mustafa Kemal’in bizzat yönettiği Büyük Taarruz dört gün sürdü. Bu sürede Afyon ve Kütahya geri alındı. Zaferlerin ardından Türk askeri Mustafa Kemal’in “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” emriyle şaha kalktı ve Uşak, Eskişehir, Balıkesir, Bilecik, Aydın ve Manisa’yı geri aldı. İşgalci Yunan askerlerine son darbe 9 Eylül’de İzmir’de vuruldu ve Afyon’dan itibaren kovalanan düşman, İzmir’de denize döküldü.

26 Ağustos tarihi Türkler için başka bir zaferin daha yıl dönümüdür; 1071’de gerçekleşen Malazgirt Zaferi’nin… Birkaç yıldır AKP iktidarının Osmanlıcı dayatmasıyla İstiklâl Savaşı’nı yok sayan Atatürk ve Türklük düşmanı zihniyet, Büyük Taarruz’un gölgelenmesi için Malazgirt Savaşı’nı öne çıkartıyor. Malazgirt’ten Osmanlı’ya oradan da Osmanlı’nın son zaferleri olarak benimsediği Çanakkale savaşlarına geçiyor. Çanakkale savaşlarının ardından Cumhuriyet dönemini “reklam arası” olarak kabul ettiği için direkt olarak AKP’ nin iktidar olduğu yıla atlıyor ve tarihe 2002 yılından devam ediyor. Ama tarih hiç unutmuyor ve de affetmiyor…

İlkokuldan itibaren bizlere Türklerin Anadolu’ya 1071 yılında Malazgirt Zaferi ile geldiği öğretildi. Buna göre 26 Ağustos’ta Türklerin, Anadolu’ya gelişlerinin 947. Yıldönümü kutlanıyor. Yani geleneksel tarihçiler yıllardır böyle diyor. Hal böyle olunca da günümüzün medyasında Malazgirt Savaşı, “26 Ağustos 1071’de Malazgirt ovasında meydana gelmiş, Selçuklu Sultanı Alparslan ve Doğu Roma İmparatoru Romen Diyojen arasında gerçekleşmiş, Anadolu’nun Türk’lere yeni yurt olmasını sağlamış olan meydan savaşıdır” şeklinde yer alıyor. Sanki Alparslan’dan önce Anadolu’da hiç Türk yokmuş gibi… Oysaki bilim insanları tarafından yapılan yeni araştırmalar Türklerin Anadolu’ya ilk olarak M.Ö.7. ve 6. yüzyılda geldiklerini gösteriyor. Nasıl mı? İşte şöyle;

DYAP (Doğu Anadolu Yüzey Araştırmaları Projesi)’nin proje Başkanı Doç. Dr. Alpaslan Ceylan, bu tezi savunanlardan birisi ve verdiği bir demeçte şu açıklamayı yapıyor: “... Erzurum’un Karayazı ilçesindeki Cuni mağarasındaki kaya resimlerinde Oğuz boylarına ait bazı damga mühürler yer alıyor. Kars’ın Kağızman ilçesinde de geçen yıl ortaya çıkardığımız ve Milattan sonra 4. ya da 5. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen kaya resimleri, runik harfler de Türk tarihi açısından çok önemli bulgular. Ayrıca Hakkâri stelleri gibi onlarca tarihî ve kültürel bulgu, Türklerin Anadolu’ya geliş tarihiyle ilgi önemli ipuçları veriyor. Atalarımız M.Ö 7. ve 6. yüzyıllardan itibaren geldikleri Anadolu’da kalıcı olmuşlardır.”

Göktürk Devleti’nin “ilk Türk adını taşıyan devlet” olduğu tezini çürüten, Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ekrem Memiş’in açıklamaları da aynı doğrultuda: “Anadolu Türklerin ikinci yurdu değildir. Anadolu Türklerin anayurdudur. Anadolu’da bundan 8 bin yıl önce de Türk devletinin varlığı belgelerle kendini gösteriyor. Bu yanlış, öğrencilere öğretiliyor. Elimizdeki metinler M.Ö.2200’lere ait bir olayı anlatıyor. Akat Kralı Mezapotamya’dan gelmiş. Fırat nehrini aşarak Anadolu’ya geçmiş. Anadolu’da o zaman küçük küçük şehir devletleri var. Bu küçük şehir devletlerinden 17’si Hatti Kralı Pampa’nın önderliğinde bir araya gelmişler ve Akat Kralı’na karşı vatanlarını korumak için mücadele etmişler. Bu 17 kraldan biri de çivi yazılı metnin 15. satırında geçen Türki Kralı İlşu-Nail’di. Burada geçen Türki kelimesinin Türk olduğuna şüphe yok. 2 bin yıl da buradan koyduğumuzda 4 bin 250 yıl önce Anadolu’da Türk kavmi olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor.” Prof. Memiş, Anadolu’nun en eski sahiplerinden Hurriler’in devamı olan ve milattan önce binlerde yaşayan Türki Krallığı’nın “Türk adını taşıyan ilk devlet” olduğunu vurguluyor.

Dünya tarihini TÜRK ile başlatan Prof Dr. Kâzım Mirşan’a göre de Türklerin Anadolu’ya giriş tarihi 1071’den çok önce. Şöyle diyor Mirşan; “Türklerin Anadolu’ya gelmeleri 1071’e değil, M.Ö. 7000 yıllarına kadar gidiyor. Çevresi denizle çevrili Anadolu’yu sürekli besleyen Türk göçleri buraya sıkışmışlar ve Türk varlığını tesis etmişlerdir. Oğuzlar Anadolu’ya geldiklerinde karşılarında aynı dili konuşan pek çok Türk grubu ile karşılaşmış.” Kazım Mirşan ayrıca Türk Tarihinin, M.Ö 16.000’li yıllara dayandığını, Başkurdistan’da Şölgentaş Mağarası’nda 16 bin yıllık Türk damgaları olduğunu iddia ederek bir adım daha ileriye gidiyor ve yazının M.Ö 16.000 yılında Türkler tarafından icat edildiğini, tüm dünya alfabelerinin kökeninin Türk alfabesi olduğunu savunuyor.

Anadolu’nun, esasında binlerce yıllık Türk yurdu olduğunu Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerinden de öğreniyoruz.
“Bu memleket, (ANADOLU) dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin ‘Yüksek tecellisine’ sahne oldu. Bu sahne en aşağı yedi bin senelik öz Türk yurdu ve Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı. Onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğun tabiatı oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır Türk; Dünya’yı aydınlatan güneştir.”

Demek ki neymiş; Türkler Anadolu’ya 1071 yılında değil, binlerce yıl önce gelmişler ve burayı kendilerine yurt bellemişler. Defalarca işgale uğrayan yurtları için can vermişler, kan dökmüşler. Ve nihayetinde de 26 ağustos 1922’ de son Türk Atası, kurtarıcısı, Mustafa Kemal Atatürk’ün başkomutanlığında yine can vererek, kan dökerek bu müstesna toprakları, Anadolu’yu bu kez de Yunan’dan ve ona destek veren yedi düvelden geri almışlar.

Bugün basında yer alan bir habere göre, “atlı birliğin liderliğinde, mehter takımı eşliğinde yürüyecek olan gençler, Malazgirt kahramanlarıyla 947 yıl sonra aynı coğrafyada Anadolu’ ya adım atma duygusunu yaşayacaklar” mış! Hadi canım hadi… Büyük Taarruz ve Büyük Zafer olmasaydı, senin kutlayacak bir Malazgirt zaferin olacak mıydı? Sen kendi vatanında sömürge halinde yaşarken, Malazgirt’te kazandığın zaferin bir önemi kalacak mıydı? Bugün Malazgirt zaferini kutlayabilmeni de Atatürk’e borçlusun! Senin Malazgirt Ovasında değil Afyon Ovasında olman gerekirdi. Sana binlerce yıl yurt olan bu topraklar orada geri kazanıldı Tarihini bilmezsen sana dayatılan ve Batı eliyle kotarılan çakma tarihçiler seni işte böyle uyuturlar.

Uyan Türk! Sen bu topraklarda binlerce yıldır varsın. Tarihine bir bak!
Ata’nın dediğini unutma; “Türk; Dünya’yı aydınlatan güneştir.”
Silkelen ve kendine gel!

***
Bu yurdu bize geri veren ve emanet eden Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile binlerce yıldır bu toprağın altında kefensiz yatan şehitlerimize, gazilerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Vatan size minnettardır.

Tülay Hergünlü
Çanakkale, 26 Ağustos 2018


Kurban konusu

Yine bir Kurban Bayramını kutlamaya hazırlanıyoruz. Kurban kesmenin nesi bayram oluyor onu da anlayabilmiş değilim. Kurban ibadeti kişiyi Allah’a yaklaştırabiliyorsa şüphesiz o kişi için büyük bir mutluluk ve bayramdır ama her yıl yaşanan hayvan eziyetine baktığımız zaman bunun öyle bayram edilecek bir tarafının olmadığı da belli oluyor. Yine her taraf kan gölüne dönecek, İstanbul Boğazı kırmızıya boyanacak, alınan tüm tedbirlere rağmen vatandaş yine kurbanını uluorta kesmeye devam edecek. Vücuduna saplanmış bıçaklarla kan revan içinde kaçan danalar, araç arkasında paket halinde taşınan kurbanlıklar ki yıllar önce dünya basınında bile yer alan dana Ferhat’ın taksi içindeki görüntüsünü hâlâ hatırlayanlarımız vardır. Kurbanlıkları keserken orasını burasını budayan acemi kasaplar…

Bendeniz bu Kurban konusunu bazı ilahiyat bilginlerinin açıklamalarından hareket ederek naçizane oturup araştırdım ve şu bilgileri elde ettim:

Kurban ibadetinin farz olup olmadığı konusunda İslam âlimleri arasında tam bir ittifak bulunmamaktadır. Kur’ân çevirileri ya da meallerinde farklılıklar görünmektedir. Günümüzde bazı ilahiyat bilginleri kurban konusunda farklı görüşler sergilemektedirler. Rahmetli Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ e göre Kurban kesmek farz bir ibadet değildir. Bu noktada şöyle diyor Öztürk; “Kurban kesmek, geleneksel fıkha göre sünnet veya vacip bir ibadettir. İttifak edilen nokta, kurban kesmenin farz olmadığıdır. Ülkemizde bu, göz ardı ediliyor ve kurban farz ibadet gibi algılanıyor. Bu yanlış algılama doğal olarak art arda birçok yanlışı da beraberinde getiriyor.” Kuran’da “kan akıtın”emri olmadığının altını çizen Yaşar Nuri Öztürk ilave olarak “Kurban farz değil sünnettir. Maddi durumu yerinde olan kişilere sünnet olan kurban, fakirlere yardım için kesilmektedir. Kuran'da 'Hayvan kes' diye bir emir yoktur. Yoksula yardımdan söz edilmektedir” demekte, bir kişinin kurban sünnetini yerine getirmesi için mali bakımdan zekât verecek, Hac’a gidecek nitelikte olması gerektiğini belirtmektedir.

Günümüz ilahiyatçı yazarlarından R. İhsan Eliaçık kurban konusundaki görüşlerini şu sözlerle dile getirmektedir; “İslam’da kurban üç mezhebe göre Haca gidenler tarafından yerine getirilir. Hanefi mezhebinin içindeki küçük bir gruba göre herkes tarafından kesilmesi gerekir. Kevser Suresinde ‘namaz kıl, kurban kes’ dendiği iddia edilir, onun namaz kılmak kurban kesmekle alakası yoktur. ‘Allah’tan destek iste ve güçlüklere karşı göğüs ger’ demektir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tercih ettiği görüş, İslam’da Hanefi mezhebinin içindeki küçük, azınlık, marjinal bir görüştür. Asıl çoğunluğun görüşü benim savunduğum görüştür. Türkiye üzerinde kurbanın bu kadar yaygın olmasının sebebi Kur’ân’ı Kerim’den ve İslam’ dan kaynaklanmıyor, Şaman kültüründen kaynaklanıyor. Kurban kesmek isteyenler ki Hac’a gitmesi gerekenlerin yapması gerekiyor ama illa ‘ben de onlara katılmak istiyorum’ diyorsa kurbanın parasını yoksula, garibe bizatihi kendi eliyle vermelidir.İhsan Eliaçık bir başka konuşmasında ise şu açıklamalarda bulunuyor; “Kurban kelimesi, meallere orijinal Arapça metninde olmadığı halde sonradan sokuşturuluyor.  ‘Kurban’ kelimesi, ‘kurban kes!’ kelimesi ayetlere sokuşturulmuştur. Kur’ân’ın orijinal metninde ‘Müslümanlar her yıl Allah için hayvan kanı akıtmalı, kurban kesmeli’ diye bir emir yoktur.

Prof. Dr. Edip Yüksel ise; “Kuran’a göre kurban diye bir ibadet yoktur. Sadece, Hac (uluslararası sorunları tartışma konferansı) süresince konferanstaki yasakları (avlanma, hırçınlık ve kavgacılık, kadınlarla cinsel ilişki) çiğneyenler için öngörülen bir cezadır. Yani konferansa katılanlar içinde günah işleyenlerin mali bir ceza olarak halkı doyurması olayından ibarettir. Kurban edilecek hayvanın cinsi bildirilmemiştir. Duruma göre tavuk bile yeterli olabilir” görüşünü savunmaktadır.

Kuran araştırıcısı Hakkı Yılmaz’ a göre kurban; “kişiyi amacına yaklaştıran şey” demektir.  İlave olarak Hakkı Yılmaz şu görüşü savunmaktadır: “Kurban sözcüğü Türkçe dışında hayvan kesmeye verilen ad değildir. Hiçbir zaman Hak dinde hayvan keserek, insan keserek kurban diye bir şey yoktur. Peygamberin hayvan kesimiyle ilgili nakiller vardır. Onların hepsi de Hac döneminde Hac görevi içerisindeykendir.  26 tane rivayet vardır hepsi de Hac’a yöneliktir ve o da hediyedir. Hediye ise Hac görevi yapan Müslümanların yemesi içmesi için gönderilen hayvan demektir

Akademisyen Yrd. Doç. Dr. Emre Dorman’a göre ise kurban, hac vazifesi yerine getirilirken kesilmesi gereken bir şeydir.

Prof. Dr. Süleyman Ateş; “Farz değildir ama vaciptir. Kur’an’ı Kerim’de kurban kesmenin farz olduğunu söyleyen hüküm bulunmamaktadır” demekte, Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’ nun ise; “Kesin hüküm bulunmamaktadır. Kurbanla ilgili açık bir hüküm yoktur... İslam bilginlerinin büyük çoğunluğu sünnettir demiştir. Sırf farz olduğu şeklinde yanlış anlama olmasın diye kurban kesmeyen büyük sahabeler vardır. Hz. Ömer, Hz. Ebubekir gibi. Durumu iyi olanlar keser. Bu da sünnet namazı gibi, vitr namazı gibi algılanır” tarzında açıklamaları bulunmaktadır.

Prof. Bayraktar Bayraklı, Prof. Abdülaziz Bayındır ve Prof. Mehmet Okuyan gibi ilahiyatçılar  ise kurban kesmenin farz bir ibadet olduğu görüşünü savunmaktadırlar.

Diyanet İşleri Başkanlığı ise, “Kurban, Kur'an-ı Kerim, Sünnet ve icma ile sabit bir ibadettir. Kurbanın meşru bir ibadet olduğuna dair Kur'an-ı Kerim'de deliller mevcuttur. Et ve kanların Allah'a ulaşamayacağının, asıl olanın ihlâs ve takva olduğunun bizzat âyetin metninde yer alması bunu açıkça ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, kurbanı bir ibadet olarak kabul etmiş ve bizzat kendisi de kurban kesmiştir” görüşündedir.

Burada anlayamadığım bir şey var; Vahyin sahibi Yüce Allah, “Yemin olsun ki, biz, Kur’an'ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?” (Kamer 54) derken, neden yıllarını Kur’an araştırmalarına vermiş İslam düşünürleri kurban konusunu (başkası da var; örnek: başörtüsü) kolaylaştırmak yerine içinden çıkılmaz hale getiriyorlar? Neden ittifak edemiyorlar? 

Ben kurban konusunu kendi akıl süzgecimden geçirerek şu sonuca varıyorum:

Kurban kesmek farz bir ibadet değildir. Şartların oluşması durumunda Hac’da yerine getirilmesi gereken bir yükümlülüktür. Bunun yanı sıra isteyen maddi durumu müsait ise istediği kadar kesebilir. İnsanların illâ da kurban keseceğim diye kendilerini zora sokmaları, kredi kartı ya da banka kredisi ile kurban kesmeye çalışmaları doğru değildir.  Mâli durumu iyi olanların kurban kesmek yerine bir yoksulun hastane masraflarını, kirasını ya da ne bileyim çocuklarının eğitim giderlerini karşılamalarının takva yönünden Allah’ın daha fazla hoşuna gideceği bir davranış olacağını düşünüyorum. Ülke ekonomisi yönünden düşünecek olursak; hayvancılığın ölmeye mahkûm edildiği Türkiye’de her yıl binlerce hayvanın kurban uğruna yok edilmesi ibadetin amacına hizmet eder mi sorgulamak gerekir. Kurban derilerinin iştah kabartan bir rant yaratan piyasasını ve cemaatler ile kime ya da neye hizmet ettiği belirsiz bir takım türedi vakıflar tarafından istismar edilmesini de gözardı etmemek gerekir.  Son olarak, Kurban bayramının amacına uygun bir bayram olarak kutlanmasının, bizim samimi ve Allah’ın hoşnutluk duyacağı eylemlerimiz ile mümkün olabileceği kanısındayım. Bu vesileyle herkese gerçek bayramlar diliyorum.

Kurban bayramınız kutlu olsun!

Tülay Hergünlü

Çanakkale, 20 Ağustos 2018


Farkında mısınız?

Cumhuriyet dönemi kapandı, yerini “Başkanlık Sistemi” aldı ki dünyada böyle bir başkanlık sisteminin örneği yok.

Yeni sistem de A dan Z’ ye her şey değişecek. Devlet’in zaten yerinden oynatılmış olan temel taşları sökülüp atılacak. Bu durumda da;

Recep Tayyip Erdoğan 1. Başkan sıfatıyla (belki de kurucu başkan) tek adam haline gelecek. Yasama, Yürütme ve Yargı tamamen kontrolü altına girecek. Hiç bir kişi ve kurum bağımsız olmayacak…

1.Kurucu Meclis oluşturulacak ve kurucu Meclis sıfatıyla yeni bir Anayasa yapılacak.

Yeni Anayasa ile o üzerine titrediğimiz ilk 3 madde de değişecek. (Turkuaz-Beyaz bayrağa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti adının ve belki Başkenti’nin de değişmesine hazır olun)

Cumhuriyet rejimi ortadan kalkınca, zaten yıllardır anlamsızlaştırılmaya çalışılan Millî bayramların ve özel günlerin hiçbir değeri kalmayacak.  Hal böyle olunca da;

Cumhuriyet’in Kurucu Meclisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM)  açılış tarihi olan 23 Nisan 1920 tarihinin bir önemi olmayacak. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlanmayacak. Cumhuriyet’in 1. Meclisi, 100. yılını göremeyecek. Belki sadece Çocuk Bayramı olarak kutlanacak ama büyük olasılıkla farklı bir tarihe alınacak.

Atatürk’ün Samsun’a çıkışının ve Millî Mücadele’nin meşalesini yakışının tarihi olan 19 Mayıs 1919’un yerini büyük olasılıkla 15 Temmuz 2016 alacak. Adı da “15 Temmuz Gençlik ve Spor Bayramı” olarak değişecek. Erdoğan zamanı gelip vefat ettiğinde de eğer başkanlık sistemi devam ediyorsa, “15 Temmuz Recep Tayyip Erdoğan’ı anma Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanacak.

29 Ekim 1923 tarihinde kurulan Cumhuriyet’in dönemi sona erdiği için haliyle her yıl 29 Ekim’ de kutlanan Cumhuriyet Bayramı’ da tarih sayfalarındaki yerini alacak. Yani tıpkı 1. Meclis gibi Cumhuriyet’ de 100. Yılını göremeyecek. 

30 Ağustos Zafer Bayramı’nın yerini “15 Temmuz Zafer Bayramı” alacak, devrim şehidi Kubilay’ın yerine yeni devrim şehidi olarak Ömer Halis Demir anılacak.

Bu durumda 10 Kasım tarihi, içinde devlet kademesinin yer almadığı sadece halkın katılımıyla oluşan nostaljik anma törenlerine dönüşecek. Nesil değiştikçe belki bu anmalarda ortadan kalkacak. Belki de bazılarının dediği gibi “Anıt Kabir’i de yıkacaklar ya da başka bir yere taşınacak.”

Yörelerdeki anma günleri Örnek; Şanlıurfa’nın, İzmir’in ve diğerlerinin düşman işgalinden kurtuluşu; Atatürk’ün Ankara ya da başka yerlere geliş törenleri yapılmayacak. Seymenlik bile ortadan kaldırılabilecek.

Büyük olasılıkla Türkiye’nin dört bir yanında Atatürk’ün ziyaretlerinde ikametgâhına ayrılan ve ölümünden sonra da müze haline getirilen Atatürk Müze Evleri boşaltılacak. Buralar otel, motel, rezidans ya da başka mekânlara dönüştürülecek.

Başkan Recep Tayyip Erdoğan’a, “Başkomutan”, “Gazi” ve “Paşa” unvanları verilecek. Başkanlık sisteminin yeni meclisi büyük olasılıkla 15 Temmuz’da gösterdiği cesaret (…) nedeniyle “Üstün Hizmet ve Cesaret Madalyası” ya da “ “ İstiklâl Madalyası” filan verilecek.

Erdoğan gençlere;  “Eyy dindar ve kindar nesil, başkanlık sistemini biz kurduk onu yüceltecek olan sizlersiniz” diye seslenecek. Tarih kitaplarında Recep Tayyip Erdoğan’ın “15 Temmuz savaşları yer alacak.

3. Hava Limanı’na büyük Olasılıkla “Recep Tayyip Erdoğan” ya da “RTE Hava Limanı” adı verilecek.

*

40’ lı yıllarda ilk adımlarının atıldığı “Karşı devrim hareketi” başardı; farkında mısınız?

“Cumhuriyeti biz kurduk, onu yaşatacak ve yükseltecek olan sizlersiniz” demişti Başkomutan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK.

Yaşatamadık; farkında mısınız?

Tülay Hergünlü

25 Haziran 2018

Hamiş: Değerli okuyucularım; Bu yazı siyaset ile ilgili son yazımdır. Bundan sonra daha farklı konularda yazmaya çalışacağım. Umarım, yine birlikte oluruz. Sevgiler…

 


Bu vebalin hesabı nasıl verilecek?
İki gündür dört bacağı ve kuyruğu kesilmiş bir vaziyette Sakarya’da bir ormanda bulunan siyah yavru köpeğin görüntüsü gözümün önünden gitmiyor. O fotoğraf her aklıma geldiğinde içimde bir şeyler kopuyor, yüreğim yanıyor, içim kanıyor.
Bu nasıl bir vahşettir, bu nasıl bir ruh halidir; bunu yapan nasıl bir insandır, ya da insan mıdır?

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, “Kepçe operatörünün orada iş yaparken kazaen ayaklarının kesildiği yönünde ön bir tespit var” açıklamasında bulunmuş. (daha sonra bu iddianın kendisine inandırıcı gelmediğini söyledi) Yani bu vahşetin sebebi bölgede çalışma yapan bir kepçe operatörü olduğu sanılıyormuş! Başka bir iddiaya göre de bu cinayeti işleyenler Suriyelilermiş!
Hangi nedenle olursa olsun bu bir cinayettir. Cinayet diyorum, çünkü bu olayın bir insanı öldürmekten farkı yoktur. Aynı şekilde hayvanların önüne zehirli yiyecek atarak öldürmekte cinayettir.

Bu toplum bu görüntüyü nasıl sinesine çekecek?
O yavrunun yürek parçalayan görüntüsünü beynimizin ücra bir köşesine atıp unutacak mıyız?
Bu cinayet, yapanın yanına kâr mı kalacak?
O yavru köpeğin kara gözleri yaşadığı acının hesabını bizlerden sormayacak mı?
“Kepçe operatörü kazayla yapmış” deyip ki çok da inandırıcı gelmiyor, içimizi mi soğutacağız?
Biz millet olarak hangi ara bu kadar zalimleştik?

Ne yazık ki hayvanları öldürenler ya bulunamıyor, bulunsalar da ceza almıyorlar. Birkaç gün önce Bodrum’da zehirli kıyma ile öldürülen onlarca kedi köpek ve tavuğun faili ya da failleri bulunabildi mi? Karnını doyurmak ümidiyle zehirli kıymaya yaklaşan ancak ölümle kucaklaşan biçare hayvanların tek istedikleri; sevgi ve bir lokma yiyecek.
Bildiğimiz kadarıyla hayvan hakları ile ilgili yasa tasarısı aylardır kanunlaşmayı bekliyor. Yavru köpeğin ölümü üzerine Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “Seçimden sonra ciddi adımların atılacağı ve ağır cezai yaptırımlar getirileceği” yönünde açıklamalarda bulundular. Biz de vatandaş olarak soruyoruz;
Elinizden tutan mı var? Vekil maaşlarının bir gece yarısı jet hızıyla düzenlendiği Meclis’ de hayvan hakları yasasının geçirilmesi neden seçimlerden sonraya bırakılıyor?
***
Özü sevgi ve merhamet olan İslam dini, tüm canlılara iyi davranmayı emreder. İyi bir insanı tarif ederken; “O çok iyi bir insandır; karıncayı bile incitmez” deriz. Karıncayı bile incitemeyecek bir merhamet ile donatılmış olan insanoğlu nasıl oluyor da “aşağılıkların daha da aşağısına” (tabir Kur’ân’a aittir) düşebiliyor?
İnsanlar kadar diğer canlıların da yaşmaya hakları vardır. Bu hakkı onların elinden almak zalimliktir. Aylardır raflarda bekletilen Hayvan Hakları Kanunu’nun yeniden gözden geçirilerek (hayvanlara işkence etme, tecavüz ve öldürme suçlarına, insanlara verilen ceza ile eş değerde cezalar getirilerek) bir an önce çıkartılması ve hayata geçirilmesi gerekmektedir. Yoksa millet olarak bu yavru köpeğin vebalinin altında kalırız…

Tülay Hergünlü
İstanbul, 16 Haziran 2018


“Hem Tanrı’ya hem de paraya (Mamon) kulluk edemezsiniz”

Hastalıklı et ithali konusunun üzerinden günler geçti ve tıpkı diğerleri gibi bu haber de unutuldu. Ancak biz gündem de tutmaya kararlıyız. Önce konuyu kısaca hatırlayalım;
Basında yer alan vahim bir iddiaya göre; Türkiye ‘nin 2011-2012 yıllarında Polonya’dan ithal ettiği yaklaşık 3 bin sığır etinde Deli dana hastalığına rastlanmış. Durum Polonya’nın, başlattığı bir soruşturma kapsamında Türkiye’den yardım istemesiyle ortaya çıkmış. Hani bizimkilerin haberi bile olmamış diyeceğim ama Tarım Bakanlığı yetkilisi, Polonya’daki Deli dana salgınını doğrularken, olayın Türkiye ile ilgisi bulunmadığını öne sürmüş. (Cumhuriyet) Yani Türkiye’ye getirilen etlerde Deli dana hastalığına rastlanmamış. İyi ki de rastlanmamış zira Allah’a emanet yaşıyoruz…

Gıda terörü Türkiye’de özellikle de kanserin yaygınlaşmasıyla can almaya devam ediyor. Sorumsuz ve acımasız yetkililerin, menfaat uğruna ülke de yenecek sağlıklı bir gıda ürünü bırakmadığı bilinen bir gerçek. Tüm bunlar tamam da bu olayda bana göre hastalıklı etlerin ithal edilmesinden daha korkunç bir gerçek var o da uzmanların bir soruya verdiği cevap…
Soru; “Tahlil sonuçlarına baktınız mı?
Cevap; “Bize sonradan gönderilen tahlil raporları Polonya dilinde yazıldığı için ne yazdığını anlamadık”
İşte bu cevap, Türkiye’de işlerin nasıl yürütüldüğünün çarpıcı bir itirafıdır…
“Lisanını bilmediğin ülkeden neden alış veriş yapıyorsun?” diye soracağız ama biz de çok şükür aptal değiliz. Uzmanların tüm dünya dillerini bilmelerinin mümkün olmadığını biliyoruz. Bu durumda sorunun, hazırlanan belgelere Türk konsolosluklarında tercüme ettirilmiş birer nüshalarını ekleyerek ya da tahlil raporları sonradan gönderildiyse, Türkiye’de ki yeminli tercüme bürolarında tercüme ettirilerek çözülmesi çok zor bir işlem olmasa gerek. Kaldı ki iş bittikten sonra gelen tahlil raporları tercüme ettirilse neye yarar! Bu durumda “uzman” dedikleri kişiler ya ehliyetsiz yani işi bilmiyor, ya umurunda değil, ya da üç beş kuruşa bazı usulsüzlüklere göz yumuyor…

Türkiye’ye kaçak ya da kayıt dışı yollardan başka gıda ürünleri de girebiliyor. Örnek; Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) Hani şu mısırdan üretilen ve kimyasal bir takım işlemlerden geçirilen mısır şurubu… Geçtiğimiz yıl 350 bin ton civarında kaynağı ve kimliği belirsiz şeker yediğimiz ortaya çıktı. Uzmanlar, pancar satışının azalıp şeker tüketimin artmasını NBŞ üretiminin yükselmesine ya da kaçak yollardan ülkeye kimliği belirsiz şeker girmesine bağlıyorlar. Sonuç, yukarıdaki tespitlerimizi haklı çıkartacak nitelikte…
Evet, bugün Türkiye’de yaşanan gıda terörü, beton terörü, etnik ve dinî terör ve benzerlerinin yaşanmasının bir tek sebebi vardır; para… Kısaca insanın içine düştüğü ahlâksızlık çukuru…
Her köşesinde bir camisi olan, imamlar ordusu besleyen, 7-8 bakanlığın bütçesinden fazla bir bütçe tahsis edilen dev bir Diyanet kurumuna sahip olan, 24 saat dillerinden Allah, peygamber Kur’ân kelimelerini düşürmeyen Türkiye’ de paraya tapanların sayısı gittikçe çoğalıyor.
Diğer taraftan da çalıyor, çırpıyor, rüşvet alıyor, hastalıklı ya da kaçak gıdaların piyasaya sürülmesine göz yumuyor.
Ne için? Para için…
Her şey dönüp, dolaşıp paraya dayanıyor.
Sevgili kardeşlerim; “Hem Tanrı’ya, hem de paraya (mamon) kulluk edemezsiniz!”
İkisinden birini tercih etmek zorundasınız. Her iki dünyada da akıbetiniz tercihinize bağlıdır.

Bugün görevinizi hakkıyla yerine getirmemek gibi bir özgürlüğünüz var elbette… Bu sayede kendinize rahat ve konforlu bir yaşam da sağlayabilirsiniz. Vatandaş hastalıklı et yemiş, NBŞ kullanmış ne gam! Ama unutmayınız ki “İlâhi adalet” diye bir gerçek var… Madem bu ülkede beşeri adalet uygulanamıyor o zaman İlâhi adalet er ya da geç devreye girecek ve cezanızı verecektir…
O vakit sizi para tanrınız da kurtaramayacaktır, bilesiniz.

Tülay Hergünlü
İstanbul, 30 Mayıs 2018


Osmanlı’dan günümüze ekonomik iflaslar -1-

“1854’e gelindiğinde hazine boşalmıştır, Osmanlı hanedanı ise şaşaalı günlerine dönme arzusuyla kıvranmaktadır. Bizzat İngilizlerin telkinleriyle Galata’daki Yahudi bankerler keşfedilir. Böylece ilk borçlanma başlar. Borç para almanın cazibesine kendini kaptıran Osmanlı, ödünç paralarla Kırım seferi düzenler ancak sonuç Kırım’ın elden çıkması ve büyük toprak kaybı olur. Diğer taraftan Avrupa saraylarına özenen padişah, yine borç paralarla Dolmabahçe Sarayı’nı inşa ettirir. 1881 yılına gelindiğinde Osmanlı artık borçlarını ödeyemez hale gelmiştir. Sonunda moratoryum (borç erteleme ya da iflas) ilan etmek zorunda kalır ve uluslararası iflas masasına oturtulur. İngiltere, Fransa ve İtalya tarafından oluşturulan “Düyun-u Umumiye” ile Osmanlı Maliyesi’ ne el konulur. Böylece Padişah II. Abdülhamit, Muharrem Kararnamesi‘ ne kuzu kuzu imza atar.

1958 yılına gelindiğinde Türkiye’nin ekonomisi iflas etmiştir! 1938 yılına kadar sürdürülen borçsuzluk prensibi terk edilmiş, yatırıma yönelik olmayan kredili ithalatın artması ve alınan kredilerin istikrarlı bir kalkınma planı çerçevesinde kullanılmaması; beklenen düzeyde yabancı sermayenin gelmemesi ve daha başka nedenler, ülkenin borç batağına saplanması sonucunu doğurur. Atatürk, karşılıksız para basımına her zaman karşı çıkan bir iktisadi politika izlemiştir. DP iktidarına kadar Türkiye, banknot basımından uzak durmuştur. Atatürk’e göre dış itibar ve mali saygınlık vazgeçilmez unsurlardır. Ne yazık ki DP iktidarı için bu kavramlar bir şey ifade etmekten çok uzaktır. 1950 yılından itibaren Menderes hükümeti, Merkez Bankası’nı âdeta para basmak için kullanmaya başlar. 1950’de tedavüldeki (dolaşım) para 1 milyar 50 milyon iken, 1958 yılında bu rakam yüzde 180 oranında artarak 3 milyar 52 milyon liraya çıkar. Dış ödemeler dengesi ise 67 milyar 863 milyon dolar açık vermektedir. Bu durumda Dünya Bankası, Ankara temsilcisini çekerek yardımı keser, Amerika ise malî reform yapılıncaya kadar daha fazla yardım yapılmayacağını açıklar. Ve nihayetinde Türkiye, moratoryum yani borç ertelemesi talebinde bulunur.

Dış borçların taksit ve faizleri ödenememektedir. Osmanlı’dan sonra Cumhuriyet döneminin ilk iflasıdır. DP yelkenleri indirir; Paris’te ABD ve finans çevreleriyle Duyun-u Umumiye benzeri bir masaya oturulur. Adına “4 Ağustos Kararları” denilecek olan bir anlaşma ile Türkiye’nin iflası tescillenir. Hükümet, Uluslararası Para Fonu (IMF) nun baskısıyla, Cumhuriyet tarihinin en yüksek kur ayarlamasını yapmak zorunda kalır; 1 Amerikan Doları 2 lira 80 kuruştan 9 liraya çıkar. IMF’den 359 milyon dolar dış yardım sağlanır. 1958 yılı, iflasın dışında en fazla borçlanılan yıl olarak da tarihe geçer. DP, 8 yıllık iktidarında Türk ekonomisini batırmış; 15 yılda elde edilen kazanımları bir çırpıda yok etmiştir.

1980 yılında Süleyman Demirel, Bülent Ecevit’in AP-CHP işbirliğini reddeder. Ekonomik ve asayiş sorunlarını tek başına çözebileceğine inanmaktadır. Yeni hükümet kolları sıvar ve adına “24 Ocak Kararları” denilecek olan bir ekonomik istikrar paketi hazırlamak için harekete geçer. Demirel bunun için Turgut Özal’ı Başbakanlık Müsteşarı olarak atar. Bu paket aynı zamanda da Türk ekonomisinin IMF’ye tam teslimiyeti anlamına gelmektedir. IMF ile yeni bir anlaşma imzalanır ve Türk parası Amerikan Doları karşısında yeniden değer kaybına uğratılır. Dolar, TL karşısında 47,10 TL’den 70 TL’ye yükseltilir. Dolar bu kadarla kalmayacak, 1980 yılında tam 8 kez TL karşısında değer kazanacak ve esnek kur uygulaması ile yılın sonunda 89,25 TL.’ye yükseltilecektir. IMF anlaşması sonucunda kredi muslukları da açılacaktır. 
Maliye Bakanı İsmet Sezgin basına yaptığı bir açıklamada, “dünyada yiyecek maddesi ithal etmeyen birkaç ülkesinden biri olan Türkiye’nin bu özelliğini Cumhuriyet tarihinde ilk defa bu yıl kaybettiğini” söyler.

1986 yılı icra ve iflas olaylarının hayli arttığı bir yıl olur. İstatistikî verilere göre 24 Ocak 1980 kararlarından sonra 6 yıl içinde tam 980 şirket iflas etmiş, 114 şirkette Konkordato (Yeni bir ödeme planı) talebinde bulunmuştur. Ayrıca 10 bin 993 şirket tasfiye yoluna gitmiş, 68 bin 945 şahıs şirketi de ticareti terk etmiştir. 1986 yılının sonuna gelindiğinde batık ve/ veya donuk krediler büyük miktarlara ulaşmış, peş peşe firma iflasları ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu yıl, batık sermayelerin yanı sıra üretim ciddi oranda düşerken ihracat da durma noktasına gelir. Durum, bankalar için de pek iç açıcı değildir. 1986 yılında ciddi denetimler yapmaya gerek duymadan kredi musluklarını iyice açan bankalar, iflas ve hacizlerle ortaya çıkan batık krediler nedeniyle ciddi sarsıntılar geçirmektedir.

Ekonomide yaşanan darboğaz, devletin dolaylı olarak firma kurtarma operasyonlarına yönelmesine neden olur. Kamuoyunda “Kurtarma Yasası” olarak bilinen kanun yayınlanır.
24 Ocak modeli ekonomi, ülkeye önce sanal bir ferahlama getirmiş ardından da korkunç bir darboğaza sokmaktan başka bir işe yaramamıştır. Ancak her devirde olduğu gibi Özal ekonomisi de kendi zenginini yaratırken, “orta direk” denilen kesimi tamamen yok etmiştir. Tüm bu yaşananları adeta pembe gözlük takarak izleyen Turgut Özal ise şunları söyleyebilmektedir: “3 yılda 30 yıllık iş yaptık” (…) “
Tülay Hergünlü
İstanbul, 12 Mayıs 2018


Osmanlı’dan günümüze ekonomik iflaslar -2-

“1994 yılı Türkiye açısından ekonominin tam anlamıyla iflas ettiği bir yıl olur. 1950’li yıllarda Menderes iktidarı ile başlatılan borçlanmaya dayalı iktisadi siyaset, Demirel, Özal ve Çiller zamanında da devam ettirilir. Uluorta harcamalar sonucunda dış borç ve bütçe açığı yükselir. Ekonomi alarm vermeye başlar. Nihayet 14 Ocak 1994 tarihinde Cumhuriyet tarihinin Atatürk’ten sonra ki en bunalımlı krizlerinden biri daha yaşanır. Amerikan Doları’nın hızlı yükselişi önlenemez ve halk, bankalara hücum eder. Uzun para çekme kuyrukları oluşur. Bankalar verdikleri kredileri geri istemeye başlarlar. Borsa çöker; dövizle borçlanan firmalarda arka arkaya iflas edenler hatta intihar edenler olur. Sonuçta DYP-SHP hükûmeti tarafından o meşhur “5 Nisan kararları” alınır. Türkiye’nin tarihindeki en büyük kemer sıkma politikası açıklanır. Doların aniden yükselmesi, birçok şirketi ya iflas ettirir ya da iflas durumuna getirir. Vergiler ve faizler yükselir, enflasyon yüzde 100’ü aşar. Bu durum iğneden ipliğe her şeyin zamlanmasına da neden olmaktadır. Hükûmet yeniden IMF’nin ipine sarılır ve o kaçınılmaz Stand-by anlaşmalarından biri daha imzalanır.”

1938’ den itibaren uygulanan borçlanmaya ve ithalata dayalı ekonomik politikalar Türkiye’nin belini doğrultmasına izin vermemektedir. 1998 yılında uygulamaya alınan sıkı para politikası ve enflasyonu düşürme programını Asya-Rusya krizi sekteye uğratır ve milyarlarca dolar sıcak para yurtdışına kaçar. Ekonomik daralma kaçınılmazdır. Faizler yükselir, dış borç fırlar. Hazine iç borçları döndüremeyecek noktaya ulaşır ve kaçınılmaz son; 1999 yılının Aralık ayında hükûmet, IMF ile yeni bir Stand-by anlaşması imzalar ve üç yıllık bir yeniden yapılandırma dönemi oluşturulur.

19 Şubat 2001’ de Millî Güvenlik Kurulu (MGK) toplanır. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında süren gerilim patlama noktasına ulaşır ve o meşhur “Anayasa kitapçığını fırlatma” olayı yaşanır. Akabinde de borsa çakılır ve faizler fırlar. Zaten bıçak sırtında duran Türkiye ekonomisi tamamen dibe vurur. 21 Şubat 2001’de tarihe “Kara Çarşamba” olarak geçen Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birisi daha patlak verir. Arka arkaya meydana gelen iflaslar nedeniyle çok sayıda işyeri kapanır, binlerce çalışan işsiz kalır. Piyasalar durgunlaşır. Sonuç olarak ABD’ den ithal edilen Kemal Derviş ile IMF’ nin “güçlü ekonomiye geçiş” programı uygulamaya konulur.

2002 yılında Türkiye’ de siyaset, “milli görüş” lehine ciddi bir zafer kazanır. Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti, ya da halkın deyimiyle AKP) iktidara gelir. Yeni hükûmet Kemal Derviş ve IMF’ nin “güçlü ekonomiye geçiş” programını noktası, virgülüne aynen uygulamaya koyulur. 1999-2002 yılı krizinin sonrasında bir üç yıllık Stand- by anlaşması daha gerçekleştirilir. 2003-2008 arasında gösterdiği hızlı büyüme ile Türk ekonomisi dosta düşmana “bir ekonomik başarı” (!) örneği olarak sunulur. İşin en ilginç yanı ise bu “ekonomik başarı” yı uluslararası finans kuruluşları da kabul etmektedir.

2008 yılına “Küresel ekonomik kriz” damga vurur. ABD’ de konut piyasasında başlayan ve finansal piyasaların ardından reel kesime de sirayet eden ve BM’ in “yüzyılın krizi” olarak tanımladığı kriz, dünyanın tanınmış dev finans sektörlerini yutar. Başbakan, “Ekonomik kriz bize teğet geçiyor!” der. Ancak “önünde sonunda Türkiye’nin kendi ekonomik krizini yaşayacağını” düşünen ekonomistler vardır. Nitekim ABD hapşırınca Türkiye nezle olur. Paniğe kapılan bankalar kredi borcu olan şirketlere borçlarını ödemeleri için baskı yapmaya başlarlar. Karşılıksız çekler son yılların en yüksek seviyesine ulaşır, döviz ve banka kredi faizleri fırlar! Emlak, otomotiv, tekstil sektörü sallantıya girer. Firmalar batar, ya da tamamen kapanır.

Krizinin ardından Türkiye daralma sürecine girer. IMF ile yeni bir Stand-by anlaşması için görüşmeler sürmektedir. 2009 yılı başlarında “Ek vergi istiyorlardı” gerekçesiyle IMF ile görüşmeler resmen bitirilir. Türkiye kendi yağıyla kavrulmak, bütçelerini kendisi düzenlemek niyetindedir. Ancak, her ne kadar “biz IMF’ ye borç verecek” duruma geldiğimiz söylense de gerçekler hiç de böyle değildir. Türkiye adı konulmamış ya da üstü örtülen bir ekonomik krizin içine girmiştir. Nitekim 2015 yılında Türk ekonomisi “gelişmekte olan ekonomiler” arasında en kırılgan ekonomiye sahip bir ülke konumuna yükselir. İyice hızlanan işsizlik ve enflasyonun yükselişine dur diyemeyen ve eldeki millî varlıkların sonuna yaklaşan hükûmet çareyi Varlık Fonu kurmakta arar. Amaç, elde kalan son değerli varlıkları teminat göstererek borçlanmaya devam edebilmek ve balon ekonomisini sürdürebilmektir.

2018 yılına gelindiğinde piyasalar yangın yerine dönmüştür. 15 yılda tamı tamına 331 milyar dolar dış borç alan, küresel tefecilere 150 milyar dolar faiz ödeyen, içerdeki bankalara da 650 milyar (eski parayla katrilyon) TL ödeyen Türkiye, (bu arada bankaların çoğunluğunun yabancıların elinde olduğunu da belirtelim) kurlardaki önlenemeyen yükseliş ile tamamen krize girer. Amerikan doları 4 TL sınırını zorlamaktadır. Merkez Bankası’nın Ocak ayından bu yana 10 milyar TL karşılıksız para basması da bir çözüm olmamıştır. Ekonominin lokomotifi inşaat sektörü de büyük bir durgunluk içine girmiştir.

Borçların ödenememesi sonucunda haczedilen konutlar bankaların elinde patlar. Ormanlar, araziler, paha biçilemeyen kupon araziler yapılaşmaya kurban edilirken, ne yazık ki Türkiye’nin ekonomisi de betona gömülmektedir. Şeker fabrikalarının tamamının satılması da bir çözüm getirmeyecektir. Geçmişte Menderes ve Özal’ın borçlanarak ve mevcut varlıkları satıp paraya çevirmek marifetiyle uygulamaya çalıştığı sistem, aynı sonucu vermek üzeredir; Ekonomik iflas…

Seçimler 2019 yılında gerçekleştirilecektir ancak dayanacak güç kalmamıştır. Durum her geçen gün kötüleşmekte, başta et ve mazot fiyatları olmak üzere pahalılığın önüne geçilememektedir. Piyasalardaki yangın, evlerde ki mutfaklara da sıçramaktadır. Nisan ayı gelir ve Amerikan Doları 4 TL’ yi geçeceği sinyalini verir. Küçük muhalefet 26 Ağustos’ta erken seçime gidilmesi teklifini getirir. Ama bir sorun vardır; O tarihe kadar nasıl dayanılacaktır? Ya dolar 5 TL’ ye dayanırsa? Ya durum daha da kötüleşirse? Ya oylar tamamen erirse? Nihayet 18 Nisan 2018 günü bir karar alınır; 24 Haziran 2018 tarihinde, “baskın erken seçime” gidilecektir.
Partilerin hazırlanması için önlerinde sadece 66 günlük bir zaman vardır. Sonuç olarak ekonomi ve siyaset 66’ ya bağlanmıştır bağlanmasına da karar piyasaları rahatlatmamaktadır. Zamlar vatandaşın başından aşağıya bir konfeti gibi yağmaktadır. Dolar ise 5 TL. sınırına dayanmıştır…
Dizginlenemeyen ekonomik krizler, geçmişte olduğu gibi bugün de iktidarları koltuklarından düşürebilmektedir.
Hani, “Neden bu kadar kısa sürede seçime gidiyoruz” diye soruluyor ya; İşte yukarıda anlattığımız nedenlerden dolayı…
Düşmemek için…

Tülay Hergünlü
İstanbul, 17 Mayıs 2018


23 Nisan’da çocuklarınıza NUTUK armağan edin

“Türkiye, dünyada çocuklara bayram armağan eden tek ülkedir. Atatürk TBMM’nin 23 Nisan 1920’deki açılış tarihini, çocuklara bayram olarak armağan etmiştir.  İlk kapsamlı “Çocuk Bayramı” kutlamaları 1927’de Atatürk’ün himayesinde gerçekleştirilir.  Hikâyesi şöyledir:

            1921’de Atatürk’ün talimatıyla Himaye-i Etfal Cemiyeti (HEC) kurulur. Cemiyet’in amacı Millî Mücadele sırasında savaşta yetim kalmış çocuklara bakmaktır. Aynı yıl Atatürk, HEC’in korumalığını da üstlenir.  23 Nisan 1923’ ten itibaren HEC, yetim ve öksüz çocuklar için yardım toplamaya başlar. 23 Nisan’ın çocuk bayramı olmasını isteyen Atatürk, yardım faaliyetlerine destek verir.

            23 Nisan başlangıçta sadece “Millî Bayram” olarak kutlanır. Saltanat kaldırılınca da Hâkimiyet-i Milliye Bayramı olarak ilan edilir. 1925 yılına gelindiğinde 23 Nisan, Millî Bayram’ın dışında  “Çocuk Günü”, 1926’dan itibaren de “Çocuk Bayramı” olarak kutlanır. Atatürk, çocuklara arabalarından birini tahsis eder ve Cumhurbaşkanlığı bandosunun çocuklar için konser vermesini temin eder. Bu yıl cemiyetin binalarından birine “Çocuk Sarayı” adı verilir ve bir de çocuk balosu düzenlenir. Baloya, İsmet İnönü’nün çocukları da katılırlar.

1929 ve sonraki yıllarda 23-30 Nisan haftası “Çocuk Haftası” olarak anılacaktır. 1933 günü etkinlikleri sırasında, Atatürk çok zarif ve anlamlı bir davranışta bulunacak; çocukları makamında kabul ederek bir çocuğu yerine oturtacaktır. Atatürk’ün bu davranışı sonraki yıllarda bir gelenek halini alacaktır. 1935’te bayram, “Ulusal Egemenlik Bayramı” olarak adlandırılacak, 1981’de kabul edilecek olan bir kanunla da “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak birleştirilecektir.

            1979 yılında 23 Nisan Çocuk haftası, “Uluslararası Çocuk Yılı” olarak ilan edilecek, 1980 yılında da Ankara’da, bütün illerden gelen çocukların katılımı ile Ulusal Çocuk Parlamentosu oluşturulacak; Türkiye Radyo Televizyon (TRT) kurumu da komşu ülkelerden çocukları törenlere davet edecektir.

            İkibinli yıllara gelindiğinde, Anadolu’nun ateşler içinde yandığı, cephelerde binlerce şehit verdiğimiz günlerde Millî Bayram olarak ilan edilen 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın kutlamaları türlü bahanelerle iptal edilecektir.  23 Nisan haftasına başka başka kutlamalar (!) sıkıştırılarak Millî Bayram’ın gölgelenmesi için elden gelen her türlü gaflet ve dalalet sergilenecektir.”

Anneler, babalar; işte tüm bu gaflet ve dalaleti engelleyecek tek yol; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği çağdaş ve laik bir eğitimden geçmektedir. Cumhuriyet’in kurucusunun adının, tüm kurum ve kuruluşlardan silindiği, ders kitaplarından çıkartıldığı,  Cumhuriyet rejiminin yerini “başkanlık sisteminin” almak üzere olduğu bu günlerde çocuklarınıza gerek tarihimizi anlatan kitaplar okutun. 

            Bugün, çocuklarınıza vereceğiniz en anlamlı armağan NUTUK’ tur. NUTUK, bizzat Atatürk tarafından kaleme alınmıştır ve İstiklâl savaşımızın ve Cumhuriyet’imizin kuruluşunun tüm safhalarını anlatan bir kaynak kitaptır.

            Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının ve 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın 98. Yıl dönümü tüm çocuklarımıza ve Türkiye’mize kutlu ve mutlu olsun!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 23 Nisan 2018

Tülay Hergünlü, İngiliz Sicimi’nden Amerikan Bezi’ne, Sayfa: 76-77, Doğu Kitabevi Yayınları

 


Cuma’nın hayrı

Cuma günü geldiğinde sosyal medya üzerinde bir “Hayırlı Cumalar” faslı sürüp gidiyor. Herkes birbirine; “nasılsın?”, “bir şeye ihtiyacın var mı?” sorusunu sormadan “hayırlar” diliyor, Cuma gününe kutsallık atfediyor. Uzun zamandır bu konuda yazmak istiyordum, kısmet bu güneymiş. Öncelikle bakalım Cuma’nın anlamı neymiş:

Cuma’nın anlamı, benim anladığım kadarıyla; toplanmak, bir araya gelmek demektir. Bir diğer anlamı ise Cuma toplanması küçük konferans, Kâbe’de toplanma/ hac ise büyük konferanstır.

Cuma’nın hayrı yine benim anladığım kadarıyla namazı camide kılmakta değil, camide toplanmakta; bir araya gelip dertleri ve sevinçleri paylaşıp, kaynaşmakta, bir insanın derdine çare olmakta, borçlu olanın borcunu ödemesine yardım etmekte, bankalara esir düşmesine izin vermemekte yatmaktadır. Cuma’nın hayrı, komşusu aç yatarken, tok yatmamakta, o ağlarken gülmemekte yatmaktadır. Cuma’nın hayrı işsize iş, evsize ev, eşsize eş, aşsıza aş, hastaya şifa bulmakta yatmaktadır. Cuma’nın hayrı güler yüz de tatlı dil de yatmaktadır. Cuma’nın hayrı her türlü canlıya sahip çıkmakta yatmaktadır. Kısaca Cuma’nın hayrı, insanca yaşamakta ve yaşatmakta yatmaktadır. Yoksa içi doldurulamamış boş dileklerle Cuma’nın hayrı yerine getirilemez.

Cuma gününün kutsallığına gelince; Allah’ın her günü kutsaldır. Ancak bana göre Cuma’nın kutsallığı, insana hizmet edilmesinde yatmaktadır. İçi takva/kötülükten korunma/erdemlilik ile doldurulmuş her gün kutsaldır. Cuma gününde salt namazı camide kılıp, hutbeyi dinleyip, cemaat ile doğru dürüst selamlaşmadan, konuşup dertleşmeden, derdi, kederi paylaşmadan dağılmak, Allah’ın işaret ettiği amacı es geçmek anlamına gelmektedir. Hal böyle olunca da “Cuma’nın hayrı” hayra dönüşmemektedir. Oysaki asıl amaç, Cuma günleri konu komşu, esnaf, kim varsa bir araya gelip bir mazlumun derdine çare bulmaktır. İnsanın sıkıntısının farkına varmaktır…

Örnek; Bir vatandaşın sıkıntısını gidermek, ona borç vermek, bu kişinin bankaların (küresel sermayenin) eline düşüp, faiz sarmalında boğulmasını önlemek, Cuma’nın hayrına uygun düşen bir davranıştır. Keza bir işsize iş bulmak, onun yanlış yollara sapmasına engel olmaktır.

Allah’ın, Cuma günleri, öğle namazını evler de değil de mescitlerde kılınmasını istemesinin anlamı budur. Esasında Cuma namazını camilerde kılmak diye bir zorunluluk da yoktur. Cami’ nin dışında evlerde, iş yerlerinde nerede olursa olsun cemaat oluşturup topluca namaz kılmak, şükretmek ve hayırlarda yarışmak mümkündür. Allah’ın yeryüzünde her yer Cuma’dır; toplanma, paylaşma yeridir. Yoksa Allah sizin namazlarınızı nerede kıldığınızla ilgilenmez.

Son söz; Toplanmanın hayra ve yardıma yönelik bir amacı yoksa Cuma’nın da bir hayrı ve anlamı yoktur. “Hayırlı Cumalar” dilemek elbette güzel bir davranış şeklidir ancak, gereğini yerine getirmeden bol keseden savrulan içi boş dileklerin kimseye bir yararı bulunmamaktadır.

Her günümüzün hayırlı olması, hayırlarla dolması dileğiyle…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 23 Mart 2018


Tarih yalan söylemez!

Çanakkale zaferlerinin 103. Yıldönümünü kutlamaya hazırlanıyoruz. Ama ne kutlama! Yıllardır gerçek bir zaferin tarihinin içine sahte ve hurafelerle dolu bir tarih monte ettiler ve Çanakkale’ nin ruhunu zedelediler…

Tarih sahnesine çıkarak, tarihin akışını değiştiren; Emperyalizme ilk tokadı atarak Anadolu’nun kilidinin kırılmasını engelleyen ve Emperyalist ülkelerin Türkiye üzerindeki planlarının ilk bozulduğu yer olan Çanakkale’nin şanlı tarihinden Mustafa Kemal Atatürk’ü çıkarttılar.

Aklın ve bilimin yerine “yeşil sarıklıları”, aksakallıları”, “ebabil kuşlarını” yerleştirdiler…

“İstedikleri her şeyi alanlar”, çoluk, çocuğu her yıl Çanakkale şehitliklerine götürüp, beyinlerini yıkadılar. Mustafa Kemal Atatürk’ü değil, uydurdukları tarihi anlattılar.

AKP iktidarı döneminde Çanakkale savaşlarının içinden Atatürk’ü çıkartan zihniyet, Türk İstiklâl Savaşı’nı da görmezden gelerek, sanki böyle bir savaş yapılmamış gibi davrandılar. Enver Paşa’nın beceriksizliği yüzünden binlerce Türk evlâdının tek bir kurşun dahi atamadan, donarak ölmesine neden olan Sarıkamış faciası her yıl anılırken, Kurtuluş Savaşı’nın gerçekleştiği yerler ziyaretçisiz bırakıldı, şehitleri unutuldu. Yıllar sonra malûm zihniyet “1. ve 2. İnönü Savaşları yapılmamıştır”, “aslında Kurtuluş Savaşı diye bir savaş da gerçekleşmemiştir”, “Yedi düvele karşı savaşılmamıştır, Yunanistan’la savaşılmıştır,” “Çanakkale Savaşlarını Türk değil Alman Komutan kazanmıştır” gibi hezeyanlarla tarihi gerçekleri çarpıtma, Mustafa Kemal’i yok sayma gibi psikolojik bir uygulamaya girişmiştir.

Millî bayramları kaldıran, ulus bilincini ve birlikte yaşama kültürünü, ümmetçi bir zihniyete dönüştürme çalışmalarını son hızla devam ettiren karşı devrimciler, Türk Çanakkale Savaşları ile Türk İstiklâl Savaşlarını hiç olmamış, bu şanlı zaferlerin başkomutanını sanki hiç yaşamamış gibi algılatıp, kendilerine bir çakma tarih yapma derdine düştüler. Hunili soytarıların, “Keşke Yunanlılar kazansaydı” hezeyanlarına ve yandaş tarihçilerine teslim edilen millî Türk tarihi, yeni nesillere aktarılmamaktadır. Gelecek kuşaklara Çanakkale Savaşlarını Osmanlı’nın son zaferi olarak kabul ettirip, 100 yıllık bir süreci sanki bir video kaydı siler gibi silme girişiminde bulunan malûm zihniyet, Türk Millî tarihine format atmaya çalışmaktadır.

Yıllardır gönül tellerimizi titreten, tüm dünyanın ayakta dinlediği Türk İstiklâl Marşı’nı ilâhi formatına sokarak, millî duygulara ve millî duruşa darbe indirmeye çalışanlar, bilerek ya da bilmeyerek tarihe yalan söyletmeye çalışmaktadırlar. Ancak gözardı ettikleri bir husus var; Dünyanın tarihine nasıl yalan söyletecekler?

Çanakkale Savaşlarından Mustafa Kemal Atatürk’ü çıkartarak, Türk Kurtuluş Savaşını yok sayarak dünya tarihini özellikle de Avrupa tarihini yeniden düzenlemek mümkün müdür?

Türksüz, Atatürksüz bir dünya tarihi yazılabilir mi?

Türk olmadan, Atatürk olmadan, Türk Kurtuluş Savaşı olmadan tarih yazdırabilir misiniz?

Kime yalan söylüyorsunuz, tarihe mi?

Yoksa kendi yalanlarınızı tarihe mi söyletmeye çalışıyorsunuz?

Ama tarih yalan söylemez!

Tarihi gerçeklerin üstü örtülemez!

Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır.

Mustafa Kemal Atatürk, tarih sahnesine ilk olarak Çanakkale’de çıkmıştır ve Emperyalizme ilk tokadı Çanakkale’de atmıştır.

Türk Kurtuluş Savaşı gerçekleşmiş, Türk milleti yedi düvele karşı verdiği millî mücadele de destanlar yazmıştır.

15 Temmuz darbe girişimini önleyen de aynı asker ve aynı halkın millî mücadele ruhudur.

Kabul etseniz de etmeseniz de gerçek budur ve sizler bu tarihi gerçekleri asla değiştiremezsiniz!

Çakma tarihleriniz sel misali akıp gidecek, geride sadece kumu kalacaktır…

***

Çanakkale zaferlerimizin 103. Yılı kutlu olsun!

O büyük gaziye ve tüm şehitlerimize rahmet olsun!

Allah bir daha bu millete istiklâl Marşı yazdırmasın; besteletmesin!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 16 Mart 2018

Not: Bugün İstanbul’un İngilizler tarafından işgal edilişinin (16 Mart 1920) ve Şehzadebaşı Karakolunu basarak 6 erimizin ve dönemin eski Harbiye Nazırı Cemal Paşa’nın üzerini giymesine bile fırsat verilmeden şehit edilişinin de 98. Yılı… O günlerin İngiliz yanlısı Dürrizadeler’i bugün ABD yanlısı olarak yine iş başındalar…


Enes

Haber programında Zeytindalı Harekâtı için Afrin’e giden Mehmetçikleri izliyorum. Açık arazi de, yağmur altında, 20’ li yaşlarda aslan gibi çocuklar yola çıkmak için hazırlık yapıyorlar. Yolun bir tarafında dizilmiş tanklar, onları bekliyor. Harekâta katılacak olan Mehmetçikler, silah arkadaşlarıyla vedalaşıyorlar. Kalanlar, gidenleri “Allah’a emanet olun!” diyerek uğurluyor. 
Kara yağız bir Mehmetçik hem vedalaşıyor hem de “Herkese selam olsun buradan, Allah’a emanet olun!” diyor. Kameralar bu askerin üzerine yoğunlaşıyor. Herkesle öyle bir sıcak ve candan kucaklaşması var ki benim de dikkatimi çekiyor.  Tam dönüp gideceği sırada bir asker ona sesleniyor, “Enes’im! Enes!“ Adının Enes olduğunu öğreniyorum.
Enes dönüyor ve kendisine seslenen askere sımsıkı sarılıyor. Bu arada TRT kameramanı yaklaşıyor ve Enes’e soruyor; “Bir şey söyleyecek misin?” Enes cevap veriyor; “Tüm Türkiye’ye selam olsun buradan! Allah’ın izniyle oraya girip, alıp ve döneceğiz inşallah!   Yüce Rabbim büyük! Buradan aileme, herkese çok çok selam olsun!” diyor ve koşar adım ilerliyor.
Enes’in arkasından gelen bir başka Mehmetçik, “Allah yardımcımız olsun!” diyor ve o da uzaklaşıyor. Bir diğeri zafer işareti yaparak, “vatan uğruna can alıp can verenlerin şerefine” diyor. Tankı kullanan Mehmetçik zafer işareti yapıyor.  Tüm Mehmetçiğin dilinde “Allah’ın izniyle alacağız ve döneceğiz” sözleri… Tanklarına biniyorlar tekbirler eşliğinde hareket ediyorlar. Enes sesleniyor; “operasyona değil, düğüne gidiyoruz”. Bir başka Mehmetçik de aynı şekilde “düğüne gidiyoruz abi, düğüne gidiyoruz biz!” diyor ve el sallıyor…

Bu duygulu vedalaşmayı izlerken gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. Mehmetçik “düğüne gider” gibi ölmeye gidiyor. “İnşallah sağ salim geri dönersiniz, Rabbim sizleri korusun!” diye dua ediyorum.

Günler geçiyor ama garip bir biçimde kara gözlü Enes’in yüzü gözümün önünden hiç gitmiyor. Mehmetçiklerin o gururlu ve neşeli gidişleri aklıma geldikçe içim burkuluyor…

Ve harekâtın 22. gününde acı haber; 11 şehit… 9 asker aynı bölükten; Tatvan 10’ uncu Komando Tugay Komutanlığına bağlı bölüğün içindeki 9 şehitten birisi de Enes…23 yaşındaki Adıyamanlı Uzman Erbaş Enes Sarıaslan… Enes ile birlikte Hasan,  Oğuz, Halis, Burak, Serdar, Hüseyin, Koray ve Hamza’da şehit düşmüş...

Onlar, sömürgeci küresel efendilerin Okyanus ötesinden gelip, kan gölüne çevirdiği Ortadoğu’ya barış ve huzur getirmek için gittiler…

Bu sancılı coğrafyanın ele geçirilmesi için bizzat ABD eliyle hazırlanan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) planını bozmak için gittiler…

Son Türk yurdunun sınırlarını korumak, topraklarının parçalanmasına engel olmak için gittiler…

Onlar düğüne gider gibi güle oynaya ölmeye gittiler ve canlarını feda ettiler.

Uğruna öldükleri al bayrağa sarılı tabutları ardı ardına sıralandı.

***

Ölenin de öldürenin de “Allahüekber!”  dediği bu bölgede Müslümanlar ABD ve yandaşlarının tezgâhına kurban ediliyor. Müslüman, Müslümanı boğazlarken Hıristiyan batı seyrediyor, silah baronları kasalarını dolduruyor.

Görünen o ki; bu küresel plan bozulmazsa,  hamasi söylemler ve kişisel duygularla değil, maceradan uzak, Türkiye’nin siyasi çıkarlarına uygun, basiretli bir dış politika izlenmezse daha çok Enesleri kara toprağa veririz.

Türkiye’nin bu küresel planı bozacak güce ve imkâna sahiptir. Yeter ki biz, birlikte Türkiye olalım; kenetlenelim…

Türkiye’nin evlatları düğüne ölmek için değil, sevdikleriyle birlikte bir ömür mutlu olmak için gitsinler…

Başka Enes’ler ölmesin!

Şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve tüm Türkiye’ye sabırlar diliyorum…

Tülay Hergünlü

15 Şubat 2018      


Ne çektin be Türkiyem!       -1-

“Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim!” dedik. Dedik ama bırakmadı emperyalist ülkeler;

“Türkleri Avrupa’dan kovmamız gerek” dediler…

” Türkler, Avrupa’dan hemen çıkarılmalı, Avrupa’dan hemen yok olmalıdır.” dediler.

“Türkün Avrupa’daki varlığı insan haklarına sürekli bir hakarettir.”dediler…

Dediler de dediler…

Üç kıtada hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nu hem içeriden hem de dışarıdan bir kurt gibi kemirdiler. Zengin topraklarını talan ettiler. Anadolu’nun evlatları, Kafkaslarda, Filistin’de Hicaz’da, Yemen’de, Irak’da, Galiçya’da, Makedonya’da, Romanya’da ve adı sanı duyulmamış, haritada yerleri bile bilinmeyen pek çok cephede (örnek Myanmar) savaşıp şehit düştü. İsimsiz mezarlarda, isimsiz toprakların bağrına gömüldü.

Emperyalist ülkeler tam Anadolu’yu işgal edip, amaçlarına ulaşacaklarken;

“Geldikleri gibi giderler!” dedik.

1919’da Samsun’da bir özgürlük meşalesi yaktık; adı Mustafa Kemal’di.

“…Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz!” dedik.

Amasya, Erzurum ve Sivas’ta yedi düvele haykırdık;

“Millî sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.”  

1920’ de dualarla halkın meclisini (TBMM) açtık;

“Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir!” dedik.

1921’ de Sakarya Meydan Muharebesi, 1922’ de Büyük Taarruz ile

“Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!  “dedik. 9 Eylül 1923’de düşmanı İzmir’de denize döktük.

29 Ekim 1923’ de Cumhuriyeti ilan ettik. Amacımız “tam bağımsız bir Türkiye” inşa etmekti; ettik de… Ama ne zamana kadar; 10 Kasım 1938’e kadar…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk aramızdan ayrılmıştı; iç ve dış şer odakları hemen harekete geçtiler. Yeraltında gizlenen ne kadar kara delik varsa hepsi zaman içerisinde birer birer yeryüzüne çıktılar. Çağ değişmiş, Amerika Birleşik devletleri (ABD) yenidünyanın yeni jandarması olmuştu. Bizim siyasiler hiç vakit kaybetmediler ve “Küçük Amerika olacağız” hayaliyle ABD’ nin koltuklarının altına sokuldular… ABD durumdan memnundu. 1919- 1938 arasında rafa kaldırdıkları “Türkiye” (Büyük Ortadoğu -BOP) planını derhal masanın üstüne serdiler…

1950’ de işbaşına gelen Demokrat Parti tam da onların istediği gibi bir iktidardı. İktidara gelir gelmez hemen dinî argümanları piyasaya sürdüler, ezanı ve hutbeyi Arapçalaştırıp, tarikatları himayelerine aldılar. ABD ile yapılan ikili anlaşmalarla borçlanma ve askerî bağımlıklar gerçekleştirildi. Eğitim, tarım ve petrol politikaları ABD’ nin kontrolüne geçti. “Siz üretmeyin biz size satarız” dayatmasıyla ülke ithal ürünlere kapılarını ardına kadar açtı.  Halkevleri ve Köy Enstitüleri kapatıldı.

60 ihtilâli ile DP’ iktidarına son verildi. Sonraki iktidarlarda da başta Adalet Partisi olmak üzere hepsinde aynı yöntem uygulandı. Dini ve mezhepsel unsurlar her zaman ön plana çıkartıldı. Tarikatlar, oy deposu haline getirildi.

Din’i argümanların yanı sıra etnik ve mezhepsel kimlikleri de kaşımaya başladılar. Önce Ermeni ASALA’ yı piyasaya sürdüler, tutmadı. Sonra “Komünizm” oyununu sergilediler; Türk çocuklarını sağ-sol diye ikiye ayırıp, kapıştırdılar. Alevi- Sünni çatışması çıkardılar. Sokaklar kan gölüne döndü… Aynı toprakların Müslüman çocukları birbirlerini boğazladı.  Aydın kıyımı başlattılar. 71 muhtırasını ve 80 ihtilâlini gerçekleştirdiler.  Darbe, sol düşüncenin, sendikaların, öğretmenlerin, polislerin ve üniversitelerin üzerinden silindir gibi geçti. Bir sağdan bir soldan astılar ama tek bir şeye dokunmadılar; Muhafazakâr kesime…

70’ lerde başlayan hazırlıkları tamamladılar ve yüzyılın son Kürt isyanının fitilini ateşlediler; PKK Terör Örgütü’nü sahaya sürdüler…

1984- 1999 yılları arasında binlerce vatan evladı toprağa düştü. Bu kez yeryüzünün bilinmeyen köşelerinde değil, kendi vatan topraklarında öldüler; Kürt, Türk, Alevi, Sünni…

1999’ da PKK elebaşı yakalandı ve İmralı’ya atıldı. Akan kan bir kez daha durdurulmuştu ancak bu durum çok da uzun sürmeyecekti; sadece Büyük Plan’a (BOP) kısa bir mola verdirilmişti. 2002 yılında PKK terör olayları yeniden patlak verdi. Ortadoğu’da Türkiye’yi de içine alan parçalanma süreci yeniden devreye sokuldu. Memedin tabutu ardı ardına dizilmeye başladı. Türk ordusuna kumpaslar kuruldu, komuta kademesi hapse atıldı, ülkenin güvenlik sırlarının saklandığı Kozmik odaya girdiler binlerce belgeyi dışarı çıkarttılar. Zamanla yetkililer tarafından belgelerin FETÖ örgütünün eline geçtiği, TSK’ ya kurulan kumpasların da aynı örgüt tarafından düzenlendiği açıklaması yapıldı…

Türkiye’ nin başkentinde, başkentin kalbinde patlayan bombalar yüzlerce insanı hayattan koparıp aldı. Bu patlamalardan megakent İstanbul’ da nasibini aldı. Yabancı misafirler de dâhil onlarca can yitti, gitti...

PKK’  nın siyasi kolu TBMM’ ye girmişti. Daha 50’ lerde başlayan “federasyon” tartışmaları yeniden alevlendi. AKP iktidarı, “PKK ile anlaşalım, akan kanı durduralım, dağa çıkışları önleyelim, dağdakileri aşağı indirelim” dedi; “Açılım” denilen bir süreç başlatıldı. Âkiller ülke genelinde ikna turlarına başladı. Oslo’ da, Dolmabahçe’de örgüt temsilcileri ile masaya oturuldu. Habur ve Kobani skandalı yaşandı. Açılım hoşgörüsünü fırsat bilen PKK, Güneydoğu’da hendek savaşları başlattı. Bazı il ve ilçelerde “özyönetim” ilan ettiler. TSK, bu pisliği temizleyene kadar onlarca asker şehit verildi.

ABD, Irak’ı parçalamış, Suriye’ye geçmişti. Türkiye’ yi yönetenler bir gecede ABD’ nin dümen suyuna girip, Suriye’yi düşman ilan ettiler. Bunun üzerine Suriye Devlet Başkanı, PKK’ nın Suriye uzantısı PYD’ nin elini kolunu sallaya sallaya Suriye’ ye, Türkiye’ nin güney sınırına girmesine izin verdi. Suriye iç savaşı başladı. Bu savaşta PYD, ABD’ nin kara gücü olarak sahnedeki yerini aldı. İç savaştan kaçan 3,5 milyon Suriyeli Türkiye’ye girdi. 

Tülay Hergünlü

İstanbul, 5 Şubat 2018

Not: “İngiliz Sicimi’nden Amerikan Bezi’ne” adlı kitabımız tüm kitapçılarda ve internet sitelerinde satıştadır.
 


Ne çektin be Türkiyem!       -2-

Ortadoğu’da bir Kürt devleti kurma peşinde koşan ABD, Kürt nüfusun yaşadığı Türkiye, Irak, Suriye ve İran’dan oluşan dört yapraklı yoncanın iki yaprağını tamamlamıştı. Türkiye’ nin Güneydoğusu’nun da hazır olduğunu düşünmekteydi.  Rusya ile anlaşıp, Ortadoğu pastasını paylaşmak üzere harekete geçti ve Akdeniz’e uzanan bir “Kürt koridoru” oluşturmaya başladı.

Ortadoğu’da PKK’ nın yanı sıra aşırı dinci bir terör grubu daha ortaya çıkmıştı; Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ya da Türkiye’de söylendiği adıyla DAEŞ.

Bu arada Türkiye’de etnik terör kadar mezhepsel terör de iş başındaydı. Başlangıçta AKP ile birlikte hareket eden, bu sürede ülkenin tüm kurumlarına sızan Fethullah Gülen (FETÖ) örgütü 15 Temmuz 2016’ da TSK’ yı kullanarak bir darbe girişiminde bulundu. İktidarın ve TSK’ nın buna taviz vermemesi ve vatandaşın sokağa dökülmesi üzerine sözde darbe önlendi ancak 240 sivil vatandaş ile sayıları bilinmeyen ana kuzusu erler hayatlarını kaybetti. Binlerce insan FET֒ cü oldukları gerekçesiyle hapislere atıldı. Askeri Liseler kapatıldı.

Ortadoğu’daki tehlikenin nihayet farkına varan Türk hükûmeti,   Suriye ve PKK konusundaki hatalı politikasından kısmen de olsa dönerek Ortadoğu’da sınırlarımızın değiştirilmesine ve bir Kürt koridoru oluşturulmasına izin vermeyeceğini açıkladı. TSK önce IŞİD örgütünü bölgeden temizlemek için Suriye’ye “Fırat Kalkanı Harekâtı” başlattı. 216 gün süren harekâtta 67 asker şehit oldu.

PYD örgütünü kara birliği olarak ilan eden ABD, örgütü son model teçhizatlarla silahlandırmakta ve eğitmektedir. Türkiye’ nin sınırında 30 bin PYD’ liyi eğiterek bir ordu kurduğu haberlerinin ardından Türkiye, “Zeytin Dalı (Afrin) Harekâtı” ile Suriye iç savaşına bir kez daha müdahale etti. Ve Türk askerlerinin tabutları yeniden sıralanmaya başladı…

TSK Afrin’de, PKK/YPG ve DEAŞ ile mücadele ederken, diğer taraftan da Suriye’den Hatay ve Kilis’e ABD ve Rus yapımı 94 adet füze atıldı. (Basın) 7 sivil vatandaş şehit oldu. Füzelerden birisi 17 yaşındaki güzeller güzeli Fatma Avlar’ı yatağında uyumakta iken vurdu.  113 vatandaş da yaralandı. Zeytin Dalı Harekâtı hâlâ bütün hızıyla sürmektedir. Türkiye’nin hedefinde Membiç’de vardır ancak ABD, Türkiye’nin harekâtını sınırlandırması ve Membiç’e girmemesi, orada kendi askerlerinin bulunduğu yönünde açıklamalar yaparak adeta Türkiye’ye “gelirsen karşında beni bulursun!” mesajı vermektedir.

Suriye bataklığı, Türk askerini içine çekmeye ne kadar devam edecek, gözyaşları ne zaman dinecek bilinmemektedir…

Hani yazının başlığında “Ne çektin be Türkiyem” dedik ya, gönül ister ki, bu çekilenler, Afrin harekâtı ile sona ersin. Başka askerler ölmesin!

***

Şimdi diyeceksiniz ki Türkiye’nin yaşadığı tüm bu olumsuzlukların ardında dış güçler mi yatmaktadır? Elbette hayır!

Türkiye 1938’den yani Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden itibaren iyi yönetilememiştir. 1938’den günümüze kadar iç ve dış politikada basiretli bir siyaset izlenememiştir. Siyasilerin önceliğinde genel olarak ülke menfaatleri değil kendi ideolojik düşünceleri ya da dinî hedefleri yer almıştır. Bu çerçevede, Halifeliğin geri getirilmesi, Türk İslam Devleti, Yeni Osmanlıcılık bağlamında Ortadoğu-Türk Federe Devleti, Ilımlı İslam Devleti gibi ABD kurgulu vaatlerin peşine takılmışlardır. Türkiye, özellikle 50’ li yıllardan itibaren borçlandırılmış, tarım, petrol ve eğitim, bir yerde de askeri teçhizat ve istihbarat ABD’ nin kontrolüne geçmiştir.  Federasyon tartışmaları her dönemde sıcak tutulmuştur. 50’ li yıllardan itibaren başlayan ve 80 ihtilâlinin ardından hayata geçirilen özelleştirme projeleri, 2000’ li yıllarda tavan yapmış, Cumhuriyetin fabrikaları başta olmak üzere dev yapıları ve bankaları yok bahasına satılmıştır.

Atatürk, “Tam bağımsızlık” derken, bunun ekonomik bağımsızlık ile birlikte gerçekleşeceğini vurgulamıştır. Ancak sonraki iktidarlar ne yazık ki bu kuralı işletmeyerek Türkiye’ yi her yönüyle Batı’ ya mahkûm hale getirmişlerdir. Günümüzde de bu durum ne yazık ki değişmemiştir. Öyle ki Kilis ve Hatay’a fırlatılan 94 adet füzeyi karşılayacak bir füze kalkan sistemine bile sahip olamayan ülke, saldırılara açık bir hale gelmiştir.

Ne çektin be Türkiyem!

İçeriden vurdular, dışarıdan vurdular; yıkılmadın!

Buraya kadar anlatılanlara bakarak hiç kimse Türkiye’ nin ve Türk milletinin “kolay bir lokma” olduğu düşüncesine kapılmasın. Ben sadece uyuyan beyinleri uyandırmak, geçmişi hatırlatmak ve günümüzü anlayabilmek adına kısa bir bilgi vermeye çalıştım.

Bu ülkede Kuva-i Milliye ruhu her daim yaşamaktadır. Türk milleti, binlerce yıllık tarihi ile dimdik ayaktadır ve hiç kimsenin bu milleti vatanından atmaya ya da vatanını parçalamaya gücü yetmeyecektir.

Çok çektin ama elbet bir gün güneş Doğu’dan, yeniden Türk milletinin ve Türk vatanının üzerine doğacaktır. Yeter ki millet bir araya gelsin ve kenetlensin. Yeter ki millet “neden benim askerim Suriye’de ölüyor?” diye sorsun, sorgulasın. Etnik ve dini kimlikler bir kenara bırakılsın ve Türk Milleti tıpkı Kurtuluş Savaşında olduğu gibi yeniden tek yürek, tek yumruk olsun. Yeter ki oynanan oyunu görsün ve büyük planı bozsun!

Hiç şüpheniz olmasın ki “Hilal” bizi kucaklayacaktır…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 6 Şubat 2018


Dilek…

Tarih 15 Nisan 2013. Tekirdağ’ın Saray ilçesinde yaşayan ve Trakya Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü öğrencisi lenf kanseri hastası Dilek Özçelik, dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın Trakya gezisinde uğradığı Edirne’de yanına yaklaşır ve eczanelerde bulamadığı kanser ilaçlarını, yurt dışından da getirtemediğini anlatıp, bu konuda yardım ister. Ancak derdini tam anlatamadan Bakan Bayraktar, genç kızın cebine para koyar ve “sakın düşürme orada epey bir para var!“ sözleriyle bir de uyarıda bulunur.

Devletin Bakanı tarafından kendisine dilenci muamelesi yapılmasına çok kırılan Dilek Özçelik, Bakan’ın camiden çıkmasını bekler ve parayı iade ederek; "Sadece yanlış anlaşıldım. Ben dilenci değilim. İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda” diyerek gözyaşları içinde hızla uzaklaşır.

Dilek, kendisi ile konuşmak isteyenlere, “Ben ilaç dedim, o para dedi. Bakan Bayraktar’ın yardımını istemiyorum” sözleriyle kanser hastalarının ilaç sıkıntısı ile ilgili sorunlarına dikkat çekmeye çalışır.

Bu olay Türkiye’de gündeme oturur. Basında yer alan haberlerin ardından Dilek’in bulamadığı ilaçlar temin edilir ve hastaneye yatırılarak tedavi altına alınır.  Kanser ilaçlarında dönen dolaplar ve istendiği zaman bu ilaçların bulunabileceği Dilek olayında bir kez daha gözler önüne serilir.

O tarihte bu olayı şahsen tanıdığım ve hayatını kaybeden başka bir kanser hastası Ahmet Siraç Fakirullahoğlu’ nun durumu ile birlikte “Bu millet, dilenci muamelesi görmeyi hak etmiyor!” başlığı ile bir yazı haline getirmiştim.

Aradan zaman geçti ve Dilek unutuldu, ta ki öldüğü haberi duyulana kadar. Aradan geçen 5 yılda kanseri ilerlemiş ve tedavi sonuç vermemiş. O gururlu kızcağız hayata ancak 5 yıl daha tutunabilmiş… Geçtiğimiz gün ne yazık ki Dilek’in vefat ettiğini basından öğrendik.

Dilek’in cebine para koyan Bakan Erdoğan Bayraktar ise 2013 yılında 17/25 Aralık yolsuzluk iddialarına adı karışır, daha sonra da bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifa eder. Şimdilerde ise memleketi Trabzon’da VIP cami yaptırmakla meşgul olduğu biliniyor.

Bakan’ın, “dilenci muamelesi” yapmak suretiyle incittiği genç kız kalbini, yaptırdığı camiden elde edeceği sevap onarır mı bilemeyiz… Ama Dilek artık yok! Dilekleri de… 27 yıllık hayatına nice acılar sığdıran genç kız ne yazık ki pek çok kanser hastası gibi, sevdiklerinin avuçlarının arasından kayıp gitti... Kırgın bir kalple…

Türkiye Dilek’i unutmaz diyeceğim ama bundan pek de emin değilim. Dileğim o ki başka Dilek’lerin kalpleri kırılmasın. Ölüm Allah’ın emri, bu menhus hastalığın ciddi bir çaresi de bulunamadı ancak en azından hastalıkları süresince bu insanlar ilaçlarının peşinde koşmasın, devlet gereken kolaylığı sağlasın. İlaçlarını bulmak için geçen zamanlar ölümlerine neden olmasın. Moral çöküntüsü hastalığın seyrini hızlandırmasın. Kanser hastaları için ciddi bir devlet politikası oluşturulsun ve başka Dilek’ler, kırılmış kalpleriyle aramızdan ayrılmasın. Gülümseyerek aramızda yaşamaya devam etsinler…

Sevgi ve ilgi Dilek’leri yaşatabilir…   

Dilek’e Allah’tan rahmet, sevenlerine sabır diliyorum.

Tülay Hergünlü

 15 Ocak 2018


Münir Özkul

Sonunda bir dev çınarımıza daha veda ediyoruz.

Türk tiyatro ve sinemasının büyük oyuncusu, unutulmaz karakterlere can veren Münir Özkul, 93 yaşında hayatını kaybetti. Usta sanatçının ölümü Türkiye’de büyük üzüntü yarattı.

Yıllardır yakalandığı Demans hastalığı nedeniyle hem seyircilerinden hem de sahnelerden uzak kalan Münir Özkul’un ölümü neden böylesine büyük bir üzüntü yarattı?

Uzun zamandır göz önünde olmayan sanatçının çoktan unutulması, sanat dünyasının tozlu raflarının arasındaki yerini alması gerekmez miydi?

Münir Özkul’u unutulmaz yapan nedir?

Unutmaya başladığımız bazı insanî değerlerimiz olabilir mi?

Onurlu ve dik duruşlu insanların yerini ezik, korkak, gurursuz bir insan yapısının almaya başlaması olabilir mi?

Mesela emekçi Yaşar ustanın güçlünün karşısında; “Bak beyim! Sana iki çift lafım var. Koskoca adamsın. Paran var, pulun var; her şeyin var. Binlerce kişi çalışıyor emrinde. Yakışır mı sana ekmekle oynamak? Yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu, karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak? sözlerindeki hak arayışın, karşı çıkışın ve sergilediği dik duruşun artık günümüzde yer bulamaması olabilir mi?

Aile babası Yaşar ustanın,  yine güçlünün karşısında;“…Ama ben boşuna konuşuyorum. Sevgiyi tanımayan adama, sevgiyi anlatmaya çalışıyorum. …Sen, yıkamayacaksın, dağıtamayacaksın, mağlup edemeyeceksin bizi. Çünkü biz birbirimize parayla pulla değil, sevgiyle bağlıyız. Bizler birbirimizi seviyoruz. Biz bir aileyiz. Biz güzel bir aileyiz. Bunu yıkmaya senin gücün yeter mi sanıyorsun?” sorusundaki sevgiye güçlü bir vurgu yapan bu duruşun yerini, saygısız, sevgisiz, menfaate dayalı aile ilişkilerinin alması olabilir mi?

Ya da “…Büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi Saim Bey! Sen mi büyüksün? Hayır, ben büyüğüm! Beeen, Yaşar usta! Sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun, bir hiç! Gözümde pul kadar bile değerin yok!” diyebilen Yaşar ustaların yerini, güç ve menfaat karşısında boyun eğen, inandığı değerleri savunamayan, ezik, silik; ekmeğini kaybetmekten korkan, korktukça boyun eğen, “emret patron, ya da sen ne dersen o reis!” diyen bir emekçi yapısının aldığı için olabilir mi?

Veya “Çocukların hayatlarıyla ilgili kararları da ben veririm. Ben tüccar değil, eğitimciyim!” diyerek daha o yıllarda paralı eğitimin eğitimsizliğine karşı çıkan Hababam Sınıfının Müdür Muavini Kel Mahmut’un yerini, paranın ve siyasi gücün karşısında boyun bükmekten başka çaresi kalmayan bir eğitim sistemi ile öğrencilerin geleceklerini karartan müfredatlara karşı çıkamamanın çaresizliği içinde kıvranan öğretmenlerin yer alması olabilir mi?

Hatta turşu suyunun “sirkeli” mi yoksa “limonlu” mu daha iyi olabileceğine dair çok tatlı bir şekilde tartışan, tartışırken bile güldüren “ben bilmem beyim bilir” zihniyetinin yerle bir edildiği o günleri çok özlediğimiz için olabilir mi?

Tüm saydığımız bu değerleri sadece Münir Özkul, Kemal Sunal, Şener Şen, Adile Naşit ve burada sayamayacağım benzeri pek çok sanatçının filmlerinde bulabildiğimiz için olabilir mi?

Bunun için mi bu insanların filmlerini onlarca belki de yüzlerce kez seyrediyoruz? Ve bu nedenle mi onları asla ve asla unutmuyoruz, unutamıyoruz?

Cevabı belli olan bu soruları bıkmadan, tekrar ve tekrar kendimize soruyoruz. Anlaşılan o ki daha uzun yıllarda sormaya devam edeceğiz.

Türk meddah, tiyatro ve sinema oyuncusu, Hababam Sınıfı’nın Kel Mahmut hocası, Bizim Aile’nin Yaşar ustası, Neşeli Günler’in turşucu Kazım ustası, tuluat sanatının İbiş’i Münir Özkul artık yok! Yeri doldurulabilir mi? Hiç sanmıyorum…

…

Hey! Siz önden gidenler;  İnek Şaban, Damat Ferit, Güdük Necmi, Tulum Hayri, Domdom… Sigaraları söndürün, Kel Mahmut geliyor…

Münir Özkul’a Allah’tan rahmet, ailesine ve tüm Türkiye’ye baş sağlığı diliyorum.

Tülay Hergünlü

İstanbul, 5 Ocak 2018


Sen yaptın!

2018’e sayılı günler kaldı. Herkes de bir yeni yıl telaşı…

Alışverişler, kutlamalar, gelecek yıl ile ilgili tatlı hayaller; ümitler, umutlar, dilekler…

“Yeni yıla hangi mekânda girsek!”, “O gece ne giysek!”;  bir tatlı koşuşturmaca…

Hediyeler, hediyeler, hediyeler…

Kırmızı iç çamaşırları; millî piyango biletleri; hayallere hesapsız yolculuklar…

Yeni yıldan yepyeni beklentiler; beklentiler, beklentiler…

Bütün bunlar iyi hoş da;

Sen ne yaptın da 2018’ den ne bekliyorsun?

Neyin heyecanını, neyin umudunu taşıyorsun?

Almadan vermek Allah’a mahsustur; sen yeni yılda yeni umutlar almak için ne verdin?

Bak! Taksim’de, Beşiktaş’ta ve daha başka yerlerde yılbaşını kutlaman “güvenlik” (!) bahanesiyle yasaklandı.

Yenikapı’daki binlerce insanın katıldığı mitinglerde kuş uçurtmayanlar, senin, yeni yıl için kurduğun hayallere bir çırpıda yasak getirdi…

“Kutlayamazsın”! Dedi; “git, evinde otur!”

Sana neşelenmek, ümitlenmek, eğlenmek, gülmek, oynamak yasak!

Millî bayramlarını özgürce kutlaman da yasak!

Artık bu ülkede hiçbir şey senin değil…

Ağaçlar, ormanlar, dereler, denizler meydanlar, köprüler, yollar…

Bahçendeki zeytin ağacı bile senin değil; kökünden söküp atıyorlar…

Mahkemeler seni korumuyor; ordun bile senin değil artık…

Çocuklarını da kara toprağa şehit veriyorsun!

Eğitimini, okullarını, çocuklarını dönüştürüyorlar…

Söke söke, bağırta bağırta elinden alıyorlar; her şeyini…

Özgürlüğünü; konuşma, düşünme, itiraz etme, hak arama özgürlüğünü…

Sokaklarının, meydanlarının, onlarca yıllık spor statlarının, köprülerinin adını bile sana sormadan değiştiriyorlar. Geçmişin hainlerinin adları başköşelere verilirken, Ata’nın adını dağdan, tepeden kazıyorlar; heykellerini kaldırıyorlar, vinçlerle; sana sormadan…

Can güvenliğin yok, can güvenliğin!

Kendi ülkende esir gibisin… Hayatına, yaşantına, kızının kıyafetine, inancına, evliliğine, çocuk sayına, çocuğunun hangi okula gideceğine bile karar veren baskıcı bir yönetimin hâkim olduğu bir ülkede yaşıyorsun!

Kızının eşortmanından tahrik olan öğretmenler, öz kızından şehvet duyan babalar, kadınların sms ile boşanabileceğine dair diyanet fetvaları… Kadın cinayetleri…

 “Neden herkes, herkesin din jandarması olma görevine soyunmuş?”

“Benim inancımdan, amellerimden kime ne?”

“Bütün bunları neden yaşıyorum?” diye sormadın!

30 tane Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarttılar,  Temmuz 2016’ dan bu yana… KHK’larla yönetiyorlar ülkeyi; Meclis devre dışı…

Bir Meclis var görünürde ama aslında yok!

Bir Başbakan var görünürde ama aslında yok!

Bir Parlamento var görünürde ama aslında yok!

Bir hukuk sistemi var görünürde ama aslında yok!

Bir Cumhuriyet var görünürde ama artık yok!

Hepsi, 2019 seçimlerine kadar sen uyanma diye var (mış!) gibi yapıyorlar…

Sen zaten uykudasın, uyanamadın!

Hâlâ ülken, Cumhuriyet Rejimi ile yönetiliyor sanıyorsun ama öyle değil…

Tek adam yönetiyor; sana da Cumhuriyet ile yönetiliyor (muş!) gibi yapıyorlar…

Yolsuzlukları, hırsızlıkları, ayakkabı kutularını, kol saatlerini görmedin, görmezlikten geldin!

“Çalıyorsa benden çalıyor, kime ne!” dedin…

“Neden benim çocuklarım Suriye, Irak topraklarında ölüyor?” diye sormadın!

“Neden hergün üç-beş evlat mezara giriyor?” diye sormadın!

“Neden işsizim, üniversite mezunu çocuğum neden işsiz?” diye de sormadın!

Oğlun madde bağımlısı, kocan işsiz!

“Millî varlıklarımı, topraklarımı satamazsınız! Tarım arazilerimi, arsalarımı elimden alıp, gökdelen dikemezsiniz; gökyüzünü görmeme engel olamazsınız! SİT arazilerini ona buna peşkeş çekemezsiniz; derelere, yaylalara HES’ leri dikip sağlığımızla oynayamazsınız!” diye itiraz etmedin!

Hayvancılığını, tarımını öldürdüler; ithal ete, ithal tarım ürünlerine boyun eğdin!

Fabrikalarını kapattılar, seni  ucuz Çin mallarına mahkûm ettiler…

Sessiz kaldın!

Tepkisiz kaldın!

Umursamadın!

“Uyan artık!” diyenlere kulaklarını tıkadın; üç maymunu oynadın; başını kuma soktun!

Referandumda oy kullanmaya gitmeyerek bütün bunlara aslında sen, “Evet”! diyenlerle birlikte “Evet! dedin…

Geleceğini, umutlarını, hayallerini kararttın; yok ettin!

Vermeden alamazsın!

Sen kendi geleceğin, çocuklarının geleceği, ülkenin geleceği için hayata hiçbir şey vermedin!

Bir çuval kömüre, bir torba erzaka, üç beş kuruş sadakaya çocuklarının geleceğini, ülkenin geleceğini sattın! Onlar da senin millî değerlerini, varlıklarını sattılar…

Elinde bir şey kalmadı…

Senin yeni yıldan bir şeyler beklemeye hakkın yok!

Kutlamayı hak etmiyorsun!

Benimse, yeni yıldan tek beklentim ve dileğim; senin bir gün uyanıp, senin olanı tekrar geri almak için mücadeleye girmendir; tekrar hayal kurabilmen ve geleceğine sahip çıkabilmen için…

Tülay Hergünlü

28 Aralık 2017


Meslekî bıkkınlık

Meslekî bıkkınlık ya da günümüzün moda tabiriyle “Tükenmişlik Sendromu” uzun yıllar aynı mesleği yapmak zorunda kalanlarda sıkça görülebilen psikolojik bir rahatsızlıktır. Monoton bir iş yaşamı ve mesleğin getirdiği ağır sorunlar bu durumu tetikleyen hususların başında gelmektedir. Kişi mesleğini ne kadar severse sevsin yıllar geçtikçe bıkkınlık içine düşmekten kurtulamamaktadır. Özellikle bizim muhasebe ve mali müşavirlik mesleğinde bu durum sıklıkla yaşanabilmektedir.

Son yıllarda sıklıkla değişen mevzuatlar, torba yasalar ya da yeni çıkartılan kanunlar, meslektaşları, gün içindeki zamanlarının büyük bölümünde uzun ve sıkıcı mevzuatları okumak zorunda bırakmaktadır. Beyanname dönemlerinin kısa aralıklarla tekrarlanması, çeşitli beyannamelerin aynı dönemlerde çakışması, meslek mensuplarının işletmeler için muhasebe yapmak yerine vergi için muhasebe yapmak zorunda kalmalarına neden olmaktadır. Bunun sonucunda tüm meslek mensupları devlete çalışmak durumunda kaldığından, mesleğin olması gerektiği şekilde; şeffaf ve gerçeği yansıtmaktan uzak bir görünüme bürünmesi de kaçınılmaz olmaktadır. Hal böyle olunca da pek çok işletmenin tabloları aceleyle hazırlanan ve dönemi kurtarmaktan öteye geçemeyen bir raporlar yığınına dönüşmektedir. Meslek mensubunun zamanla yarışması, sağlıklı raporlamaların oluşmasına da engel olmaktadır. Başını kaşımaya vakit bulamayan meslektaş, mükelleflerine gerçek anlamda bir danışmanlık hizmeti de verememektedir. Devlet idaresinin baskısını ve meslektaşın tepesinin üzerinde âdeta “Demoklesin Kılıcı” gibi sallanan bir takım meslekî yasakları da düşünecek olursak, muhasebe ve danışmanlık mesleğinin içine düştüğü zor durum bir nebze de olsa anlaşılacaktır.

Tüm bu saydıklarımızın yanı sıra, acımasız bir rekabet içine sokulan muhasebe ve mali müşavirlik mesleğinin dürüst uygulayıcıları, piyasadaki belgeli ancak yetersiz bazı meslektaşların firma kapmak için başvurdukları meslek ahlâkına aykırı uygulamaları karşısında mükellef kaybetmekte, ekonomik açıdan sıkıntıya düşmektedir. Tahsilât uygulamalarının, meslek mensubunu koruyacak yasal bir yapıya kavuşturulamaması sonucunda yaşanan batak alacaklar da tüm bu sorunların üzerine tuz-biber ekmektedir.
Yukarıda saydıklarımız ve burada yer veremediğimiz çok sayıdaki meslekî zorluklar ile hergün yaşanan iş yoğunluğu nedeniyle kendisine ve ailesine zaman ayıramayan meslek mensubu, sonuç olarak ağır bir bunalıma girmekte ve meslekî bıkkınlık yaşaması kaçınılmaz olmaktadır. Bu durum sonucunda; aşırı yorgunluk, zihinsel sıkıntılar, isteklendirme eksikliği, hata yapma sıklığı, kötümserlik, kendine acıma, negatif düşünceler, meslekî yetersizlik sanısı, kötü alışkanlıklar edinme, çevreye karşı aşırı tepki verme, sinirlilik halleri ve benzeri olumsuzluklar yaşayabilmektedir.

Bu durumda meslek mensubu sosyal hayattan da uzaklaşmakta, kendisine hobi olarak değerlendirilen bir uğraş içine de girememektedir. Oysaki mesleğin dışında edinilecek olan ek uğraşlar, örnek; resim yapmak, müzikle ya da bir enstrüman çalmakla meşgul olmak, kitap yazmak, spor yapmak, doğa aktivitelerine katılmak, uzun seyahatlere çıkmak ve benzeri uğraşlar, meslek mensubunu, meslekî bıkkınlığa düşmekten kurtaracaktır. Psikolojik olarak kendisini rahat hisseden meslek mensubu, bu sayede hem kendisine hem de ailesine ve çevresine zaman ayırabilecek; hazırlayacağı sağlıklı raporlarla ülke ekonomisine de doğru, gerçekçi ve şeffaf bilançolar yönünden katkı sağlayabilecektir.

Şimdi bazılarınız, “Mali tatil var ya! Meslek mensubu bu sürede dinlenebilir, tüm bu saydıklarınızı yapmak için fırsat bulabilir!” diyecektir. Ancak durum sanıldığı gibi değildir. Ben bu güne kadar beyannamelerini mali tatil bitiminde gönderen bir meslektaşa rastlamadım. Mali tatil nedeniyle firmasını kapatan, tatile çıkan ya da çalışanlarına izin veren bir firma ile de karşılaşmadım. Dolayısıyla, mali müşavirlerin mali tatili, anca kâğıt üzerinde bir tatil olmaktan öteye geçememektedir. Bu arada mali tatil süresinin 18-20 gün arasında olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.

Meslekî ve idari kurumların, mesleğin ve meslek mensubunun üzerindeki ağır baskısının ve buna bağlı yasal uygulamalarının, özellikle de meslek yasasının tekrar gözden geçirilmesinde yarar vardır. En azından bu yasalar hazırlanırken, meslek uygulayıcılarının robot değil, bir insan olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir.
Değerli meslektaşlar, en iyisi bizler birileri bir şeyler yapsın diye beklemeyelim. Uzmanların “şöyle yapın, böyle yapın!” tarzındaki bilimsel (!) uyarılarına da kulak asmayalım. Meslekî bıkkınlıktan kurtulmanın yolu, rahat ve stresten uzak bir çalışma ortamı ile kendimize ve sevdiklerimize zaman yaratmaktan geçmektedir. Belki de yaşananları ve bir şekilde hayatı çok fazla ciddiye almamak da bir çözüm yolu olabilir; ne dersiniz?
Sevgiler…

Tülay Hergünlü
SMMM
www.hergunlu.com



AKP, 10 Kasım’da Anıtkabir’deymiş!

Basında yer alan haberlere göre AKP İstanbul il teşkilatları, Atatürk’ün 79. ölüm yıldönümünde Anıtkabir’e ziyaret organizasyonu düzenliyorlarmış! 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Aziz Atatürk” çıkışıyla başlayan Anıtkabir’e ziyaret projesi, Atatürk sevdalıları tarafından şaşkınlık ve biraz da şüpheyle karşılandı. 

1940’ lı yıllardan itibaren her fırsatta Atatürk’e ve devrimlerine saldıran, hakaretler eden, heykellerini tahrip ederek, resimlerini çöp kutularına atan zihniyet nasıl oldu da birden bire Atatürkçü kesildi, merak etmemek mümkün değil…

Geçmişte, “Her 10 Kasım’da Anıtkabir’de sap gibi durmaya gerek yok” diye sitemlenen dönemin Başbakanı Erdoğan, ne oldu da bugün birden bire Atatürk’e övgüler düzmeye başladı? Her ne kadar yayınladığı 10 Kasım mesajında yine ısrarla “Atatürk” demeyen Erdoğan’ın bu derece fikir değiştirmesi biraz düşündürücü değil mi?

AKP’ deki bu değişim (!) ve dönüşüm (!), bazı kesimler tarafından memnuniyetle karşılandı; bazıları ise 2019 seçimlerine yönelik bir “takiyye” olarak nitelendirdi.  

Bu tartışmalar sürerken bizim de aklımıza geçmişte Cumhuriyet bağlılarının adeta saflarını belli etmek istercesine her millî bayramlarda ve 10 Kasım’da pencerelerine Türk bayrağı asmaları geldi. Birkaç yıl süren bu uygulamanın ardından bir gün vatandaşlar sokaklarda yine dönemin Başbakanı Erdoğan’ın dev afişleri ile karşılaştı. Bu afişte Erdoğan’ın, Ay-Yıldız’lı bayrağın altında elini açmış bir fotoğrafı ve altında da şu sözler yer almaktaydı; “Kurban Olam Ayına, Yıldızına…” Onun altında da “ Bayramınız Kutlu Olsun”…

İşte bu olaydan sonra AKP taraftarları da bulundukları yerlere bayrak asmaya başlarlar. Cadde ve sokaklar da AKP’ li belediyeler tarafından dev Türk bayraklarıyla süslenmektedir.

Ülkenin dört bir yanına asılmış bayrakların arasında safını belli edemeyen Atatürk ve Cumhuriyet bağlısı kesim bu uygulama üzerine çözümü “Atatürklü bayraklar” asmakta buldu. Ancak Başbakan Erdoğan, “bu bayrağın yasal olmadığı, resmi bayrakların asılması gerektiği” uyarısında bulundu. Uyarı üzerine Atatürklü bayraklarda gözle görülür bir azalma meydana geldi. Sonuç olarak kim Atatürkçü kim değil belli olmamaya başladı. Erdoğan “bayraksa, bayrağa da biz sahip çıkarız”  hareketinde başarılı olmuştu.

İşte bugün AKP teşkilatlarının 10 Kasım’da Anıtkabir’i ziyaret etme projesi de bayrak olayının bir benzeridir. Amaçlanan, her yıl milyonlarca insanın akın akın Anıtkabir’e koşmasının heyecanını söndürmek, Atatürk sevdalılarını, AKP’ nin “sahte” ziyaretçilerine tabiri caiz ise “boğdurmaktır.” Genel Kurmay’ın uzun zamandır ziyaretçi sayısını açıklamaması ve bu yıl da 10 Kasım'da Anıtkabir'den canlı yayın ve röportaj yapılmasına izin vermeyeceği yolundaki haberler bu düşüncemizi destekler niteliktedir.

Atatürk ve Cumhuriyet sevdalıları, sayısal çoğunluğun arasında kaybolacak, Anıtkabir’e gerçekleştirilen coşkulu ziyaretler perdelenecektir.

Yapılmak istenen tam da budur!

Gönül ister ki bu düşüncelerimizde yanılalım ve özür dileyen taraf biz olalım. Gönül ister ki 80 milyon Türk insanı gerçek anlamda; yalandan ve riyadan uzak bir samimiyet içerisinde tek bir bayrağın altında kucaklaşalım, Anıtkabir’de kaynaşalım… Buna inanmak istiyoruz ama…

***

Gazi Mustafa Kemal Atatürk;

Bir gün, tüm bu samimi dileklerimizle ziyaretine gelebilme ümidiyle gönülden sevgilerimizi gönderiyor, Allah’tan rahmet diliyoruz.

Tüm şehitlerimizle birlikte nurlar içinde uyu...

Her türlü olumsuzluklara rağmen emanetini koruyoruz ve korumaya da devam edeceğiz…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 9 Kasım 2017

 


 

Yaşasın Cumhuriyet!

Ve heyecanla beklenen o gün gelir; 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilir…

Anayasa’da yapılacak değişiklik tasarısı akşam saat 20.30’da Meclis’e getirilir. Birinci madde Cumhuriyet’in ilanı ile ilgilidir. Alkışlar ve sevinç çığlıkları arasında kabul edilir. Diğer maddeler de teker teker oylanır ve kanunun tümünün oylanması aşamasına gelinir. Meclis Başkanı, “Kanun’un tümünü kabul edenler lütfen elini kaldırsın!” der. Tarihî anlar yaşanmakta; Cumhuriyet rejimi oya sunulmaktadır. Bütün eller havaya kalkar ve Cumhuriyet, oybirliği ile kabul edilir. Tek bir fire dahi verilmemiştir. Cumhuriyet’in kabulü ile birlikte müthiş bir alkış kopar. Meclis’te bulunanlar ve dışarıda bekleşenler ağlayarak birbirlerine sarılırlar ve hep bir ağızdan bağırırlar;

“Yaşasın Cumhuriyet!”

Cumhuriyet’in kabulü bir yerde de malûmun resmiyet kazanmasıdır. Yeni Türkiye Devleti’nin, Cumhuriyet ile yönetileceği 101 pare top atışıyla dünya âleme ilan edilir. Dışarıda Cumhuriyet’in ilanı kutlanırken, içeride Cumhurbaşkanı seçimine geçilir. Saat 20.45’te Mustafa Kemal Paşa, 158 milletvekilinin tamamının oylarıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçilir. Sadece on beş dakika içinde ve yine tek bir fire dahi verilmeden… İlk hükümet, İsmet Paşa (İnönü) tarafından kurulur. İlk Meclis Başkanlığına ise Fethi Bey (Okyar) seçilir. Üç kıtada 624 yıl hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasının üzerinde artık genç Türkiye Cumhuriyeti yükselmektedir. Düşünülürse; Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir şekilde Osmanlı Devleti’nin mirasına sahip çıkarak, tarihten silinmesine de izin vermemiştir!

Mustafa Kemal Paşa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu Cumhurbaşkanı olarak, dualar, alkışlar ve gözyaşları arasında kürsüye çıkar ve bir konuşma yapar. Konuşmanın bazı satırlarını verelim:

“Efendiler, yüzyıllardan beri Doğu’da haksızlığa ve zulme uğramış olan ulusumuz, Türk ulusu, gerçekte yaratılıştan sahip olduğu özelliklerden yoksun kabul ediliyordu... Son yıllarda gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış, milletimiz hakkında olumsuz görüşler ileri sürenlerin ne kadar gafil ve görünüşe aldanan insanlar olduklarını pek güzel ispat etti. Milletimiz liyakatini, yeni rejim sayesinde, uygarlık âlemine, daha kolaylıkla gösterecektir… Hep beraber ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.”

Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta, Cumhuriyet’in ilanından ulusun duyduğu genel ve içten sevince katılmakta duraksama ve endişe gösterenler olduğunu belirterek, bunların birkaç gazete ve bazı kişiler olduğuna vurgu yapmakta ve şöyle demektedir:

“İşaret ettiğim gazetelerin ve kişilerin Cumhuriyet ilanını nasıl karşıladıklarını hatırlamak için, o günlerdeki yayınları sadece gözden geçirmek yeterlidir.”

Atatürk’ün işaret ettiği o günlerdeki gazete ve kişilerin uzantıları günümüze kadar gelecektir. Halifeliğin devam etmesini ümit edenlerin Cumhuriyet düşmanlığı,

[1] Tülay Hergünlü, “ İngiliz Sicimi’nden Amerikan Bezi’ne” Doğu Kitabevi,  Ekim 2017

özellikle 1950’den sonra daha da artacak ve iş bugün içinde bulunduğumuz “rejim değişikliği” tehdidine kadar varacaktır.

İktidarın hedef gösterdiği 2023 yılında kutlayacağımız bir Cumhuriyetimiz olacak mı bilinmez; olsa bile, Atatürk’ün getirdiği devrimleri içine alan bir Cumhuriyet olur mu, o da şüpheli…

Bu Cumhuriyet, Mazhar Müfit Kansu’ların paltosu, Mehmet Rıfat Börekçilerin kefen parasıyla kuruldu. Genci, yaşlısı hep birlikte Cumhuriyetimize sımsıkı sarılmak ve ona sahip çıkmak zorundayız.

Cumhuriyetimizin 94. Yılı kutlu ve mutlu olsun!

Yaşasın Cumhuriyet!

Tülay Hergünlü
İstanbul, 26 Ekim 2017

 


Ecevit “Umudumuz” oldu;  Siz ne oldunuz?

Bülent Ecevit; 1980 ihtilâlinin ardından Hamzakoy’ da “misafir” edildi. Sonrasında siyasi yasaklı olduğu için geçim sıkıntısına düştü. Önceki darbe dönemlerinde olduğu gibi yine hayatını gazetecilik yaparak kazanmaya çalıştı. Ne düzenli bir geliri, ne de üzerine kayıtlı bir mal varlığı yoktu. Evindeki taban halısını satışa çıkarttığını hatırlıyorum.

Öylesine sade bir yaşamları vardı ki, bunu yurtdışındaki gezilerinde de gösterdiler. Rahşan Ecevit bir yurtdışı gezisinde üzerinde basma elbiseyle görüntülenince çok kızmıştık;  Türkiye’ yi basma elbise ile temsil ettiği için… Gençlik işte; o yaşlarda mütevazı yaşamın ne anlama geldiğini kavrayamamışız. Onların lügatlerinde “tantana” ve “ şatafat” cümleleri yer almıyordu.

Mütevazı Ecevit, bir o kadar da cesurdu. Öyle atıp, tutan içi boş cümlelerle kahramanlık taslayan bir yapıya sahip değildi. Söylemiyle eylemi aynıydı. ABD’ yi karşısına alıp, Kıbrıs’a asker çıkartan, Kıbrıs fatihiydi.

Bir sabah gürültü ile yataklarımızdan fırladık. Evin karşısındaki kahve de insanlar ayağa kalkmış İstiklâl Marşı’nı söylemekteydiler. Televizyonumuzu açtık, Ecevit konuşuyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs’a çıkmıştı.  O günlerde Ayşe tatile çıkınca toprak kazanıyorduk. Günümüzde ise başımıza çuval geçiriliyor; Süleyman Şah türbesini omzumuza yükleyip tabana kuvvet kaçıyoruz. Bırakın Emevi camiinde namaz kılmayı, 18 adamızı Yunanistan’a kaptırıyoruz da gıkımız çıkmıyor… Suriye olayına hiç girmiyorum…

ABD’ nin Haşhaş ekimini yasaklaması kararına “Yes Sör!” diyenlere inat, Nerde ne ekeceğimize kimse karar veremez!  sözleriyle resti çekerek haşhaş ekiminin Türkiye’de serbest bırakılmasını sağlayan bir liderdi.

Çalışma Bakanı olduğu dönemde Türkiye’nin yıllardır üzerinde çalıştığı,  Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt gibi çalışma hayatına yepyeni bir soluk getirecek olan yasaları meclisten geçirmeyi ve yürürlüğe koymayı başaran bir siyasetçiydi.   

O, İsmet İnönü ile birlikte Denizlerin idamına onay vermeyen iki siyasetçiden birisiydi…

Robert Kolej mezunuydu ve mükemmel İngilizce konuşuyordu ancak üniversite mezunu olmadığı için yasa gereği Cumhurbaşkanlığı yapamıyordu. Cumhurbaşkanı’nın üniversite diploması olması gerekmekteydi. Kendisine bu konuda yasa çıkartılması teklifini geri çevirecek kadar âdil ve dürüst bir siyasetçiydi...

Elbette hataları olmuştur ki o günlerde MSP’ yi hükûmet ortağı olarak alması bugünlere gelen yollara döşenen taşların ilk basamaklarını oluşturmuştur. Ancak bu davranışında herhangi bir art niyet yoktur.  O malûm zihniyete inanmış, barış içerisinde ülkeyi birlikte yönetebileceklerini düşünmüştü. Çok kısa sürede de yanıldığını anlayıp, istifa etmişti.

“Toprak işleyenin, su kullananın” sözleriyle halkın refahını düşünen, o hayalini kurduğu ” “Köy-Kent Projesi” nin hayata geçirilmesi için insanüstü bir çaba harcayan, halkın adamıydı.

İşçiler ve çiftçilerle yakın bağ kuran ender siyasetçilerden birisiydi.

İnce ruhluydu, zarifti. “Sayın” sözcüğünü ilk kullanan kişiydi. Türkçeyi mükemmel kullanan bir siyasetçiydi; bir şairdi. Belki de “Bir şeyler olacak yarın” derken bugünlere işaret etmekteydi:

Yarın

bir şeyler olacak yarın

duruşundan belli

kırdaki atların

bulutların koşuşundan belli

kazışından köstebeklerin

karıncaların telaşından belli

bir şeyler olacak yarın

belki bir tomurcuk

belki bir ağacın düşen yaprağı

belki de bir çocuk

pek o kadar göremesek de uzağı

kuşların uçuşundan belli

bir şeyler olacak yarın

öbür günden önemsiz

bugünden önemli

Bülent Ecevit, onurlu bir insandı ve yaşamı boyunca Türkiye’yi de onuruyla temsil etti. Hiçbir ülkenin ve şahsın önünde eğilmedi. Laiklik onun hayatında vazgeçilmez bir değerdi.

O bir özgürlük tutkunuydu; halkının umudu, Karaoğlanıydı!

Ya siz ne oldunuz?

Yarınların umutsuzluğu ve üzerimize çöken bir karabasan…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 14 Ekim 2017
 



Ampute Millî Futbol Takımı

Ampute Millî Takımımız Avrupa Şampiyonası’nda finalde İngiltere’yi 2-1 mağlup ederek şampiyon oldu.

Sevindik; sevinmeyi unutmuş bir millet olarak gerçekten çok sevindik.

Yıllardır iki ayağı milyar dolar eden futbolcuların istila ettiği Türk Millî Futbol takımının asla elde edemediği bir başarıya imza attılar.

Bütün uzuvları yerinde olan ancak amatör sporcu ruhunu kaybetmiş Millî futbolcular ve kulüpler, yıllardır Türkiye’ye Avrupa, ya da Dünya Şampiyonluğu sevincini yaşatamadılar.

Bir spor kulübü gibi değil de ticari bir şirket gibi faaliyet gösteren kulüpler her şeyi paraya çevirdiler ama tek bir sezonu dünya şampiyonluğuna çeviremediler.

1999-2000 döneminde Galatasaray’ın İngiltere’nin dünyaca ünlü Arsenal takımını 4-1 yenerek kazandığı UEFA Kupası ilk ve son oldu. O kadar çok sevindik ki, İstanbul, Bahçelievler’e kupanın heykelini diktik...

2002 FIFA Dünya Kupası’nda İlhan Mansız’ın attığı altın gol ve Türkiye’ nin dünya üçüncüsü olmasının yaşattığı o çılgın sevincimizin üzerinden de 10 yıl geçmiş.

Türk futbolu neden yeni Lefter’ler, Metin Oktay’lar, Can Bartu’lar çıkartamıyor? Neden ağları delen goller atabilen futbolcularımız yetişmiyor? Neden sürekli çareyi yabancı futbolcu transferlerinde arıyoruz? Milyarlarca dolar ödeyerek transfer edilen yabancı futbolcular Türk futboluna hiçbir katkı sağlayamadılar. Ne Taffarel’ler, ne Alex’ler, ne Drogba’lar, ne Messi’ler, ne de Pascal  Nouma’lar, Türk futbolunda bir başarı sağlayamadılar. Kimi reklam yıldızı oldu, kimi dizi oyuncusu…

Günümüzün futbolcuları beceriksizliklerini, iktidara yaranma yarışına girerek örtbas etmeye çalışırken kulüpler de dönen dolaplar basına sızıyor… Hiç kimsenin Türkiye umurunda değil, varsa yoksa para kazanmak; cepleri ve de küpleri doldurmak…

Türk futbolunun son yıllarda şöyle gözle görünür bir başarısına şahit olamadık. Milyar dolarlık futbolcular yenilmekten yorulmadı. Biz dünya sahalarında başımızı öne eğmekten yorulduk ama onlar yorulmadı. Biz utandık ama onlar utanmadı…

Belki Ampute Millî Futbol Takımı’ nın elde ettiği bu başarı karşısında biraz utanırlar; hiç sanmıyorum ama…

Tüm kulüpleri yıkıp yeniden kurmadan, tüm futbolcuları şutlayıp, tertemiz Anadolu çocuklarını sıfırdan yetiştirmeden; kısaca,  kaybedilen amatör ruhu yeniden kazanmadan, futbol da bir başarı beklemek mümkün değildir. Sırf futbol da değil, tel tel döküldüğümüz diğer spor dallarında da…

Avrupa Şampiyonu olan Ampute Millî Futbol Takımımızı gönülden kutluyorum. Onlar kocaman yüreklerine Türkiye’yi sığdırdılar. Biz de gönüllerimizde onlara kocaman yerler açtık. 

Tülay Hergünlü

İstanbul, 11 Ekim 2017


BAŞKOMUTAN-1

1905 yılında Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisinden mezun oldu ve 5’inci Ordu emrine atandı. 1906’ da Suriye bölgesindeki üstün hizmetlerinden ötürü “Beşinci Rütbeden Mecidî nişanı” verildi. 1907’ de Kolağası (kıdemli yüzbaşı) oldu. Aynı yıl Şam’dan, merkezi Manastır’da bulunan 3’üncü Ordu Karargâhına atandı.

1909’ da 3’üncü Ordu, Selanik 2’nci Redif Tümeni Kurmay Başkanlığına getirildi. 1909’ da İstanbul’da 31 Mart İsyanı’nın çıkması üzerine Hareket Ordusu ile Selanik’ten İstanbul’a hareket etti; isyanı bastırdıktan sonra Selanik’e geri döndü. 1910’ da Orduyu temsil etmek üzere,  Picardie Manevralarını izlemek amacıyla Fransa’ya gönderildi. 1911’ de Selanik’te bulunan 38’inci Piyade Alayında görevlendirildi. Eylül ayında İstanbul’da Genelkurmay 1’inci Şubeye atandı.  

1911 Eylül ayında İtalyanlar Trablusgarp’ta Osmanlı Devleti’ne harp ilan ettiler.  Ekim ayında Trablusgarp’a gönüllü gitmek üzere gizlice arkadaşlarıyla beraber İstanbul’dan ayrıldı. Akabinde de Binbaşılığa terfi etti. Aralık’ da Tobruk Bölgesi Komutanlığına getirildi.

1912 Ekim ayında Balkan Harbi başladı. Kasım ayında Gelibolu'da bulunan Çanakkale Boğazı Kuva-yı Mürettebe Komutanlığına atandı.

1913 Mart ayında Edirne Bulgarların eline geçti. Ekim ayında Sofya Ataşe Militerliğine atandı.  1914’ de bu göreve ilave olarak Bükreş, Belgrad ve Çetiner Ataşe Militerliklerini de yürütme görevi verildi. Mart ayında da Yarbaylığa terfi etti.  

1 Ağustos 1914’ de Birinci Dünya Savaşı başladı. 29 Ekim 1914’ de Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girdi/ girmek zorunda bırakıldı…

1915 Ocak ayında Tekirdağ’da oluşturulacak olan 19’uncu Tümen Komutanlığına atandı; Tümeni kurdu ve 19. Tümen, Maydos (Eceabat)’a nakledildi;  Maydos Bölge Komutanı oldu.

18 Mart 1915; Çanakkale geçilemedi…

Çanakkale Boğazı’nı geçmeye teşebbüs eden İngiliz ve Fransız donanmaları, ağır zayiat vererek geri çekildiler. Alman General Liman von  Sanders 5. Ordu komutanı olarak Gelibolu’ya geldi. 19’uncu Tümen, Bigalı’ya gönderildi.

25 Nisan 1915; Çanakkale bir kez daha geçilemedi…

İngilizler, Fransız kuvvetleri ve ANZAC Kolordusu ile beraber Arıburnu, Seddülbahir ve Kumkale sahillerinden çıkarma hareketine başladı; Sanders Paşa, Saroz’da kömür gemisini izlerken o, çıkarma yapılacak mevkiiyi doğru tahmin etti. Kimseye danışmadan Bigalı’dan harekete geçerek düşman birliklerine taarruz etti, onları geri çekilmeye mecbur bıraktı. Sanders Paşa, bir günde yenilen komutan olmaktan o’nun sayesinde kurtuldu…

Albaylığa terfi etti; Harp Madalyası verildi. Ağustos 1915’ de Anafartalar Grubu Komutanlığına getirildi. Aynı ay İngilizlere taarruz ederek, düşmanı, tepelerden tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara geri püskürttü. Akabinde Conkbayırı’nda İngilizlere karşı başarılı bir taarruz gerçekleştirdi.  Bu muharebe esnasında, kalbine bir şarapnel parçası isabet etti. Parça, cebindeki saati parçalayarak geri döndü. Ölseydi, vatan diye bir şey kalmayacaktı; Allah korudu… Üstün başarıları nedeniyle “Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası” verildi. İngilizler gece gizlice, Anafartalar - Arıburnu bölgesinden çekildiler.

1916 Ocak ayında Anafartalar Grubu Komutanlığı’ndaki üstün başarıları nedeniyle “Muharebe Altın Liyakat Madalyası” verildi. Edirne’de bulunan 16’ncı Kolordu Komutanlığına atandı. Oradan da Diyarbakır’a geldi. Nisan ayında mirlivalığa (tümgeneralliğe) terfi etti. Haziran ayında 16’ncı Kolordu Karargâhı Diyarbakır’dan Silvan’a nakledildi. Ağustos ayında kuvvetleri ile birlikte Bitlis ve Muş yönünde taarruza geçti. Muş ve Bitlis’i düşman işgalinden kurtardı. Aralık ayında Muş ve Bitlis cephelerindeki başarıları sebebiyle “İkinci Rütbe’den Mecidî Nişanı” verildi. Aynı ay Sekerat’ta[1] 2’inci Ordu Karargâhına gelerek komutan vekilliği görevini üzerine aldı.

1917 Şubat ayında Hicaz Kuvve-i Seferiye Komutanlığına atandı ve Şam’a gitti. Mart ayında bu komutanlığın kaldırılması üzerine 2’nci Ordu Komutanı olarak tekrar Diyarbakır’a döndü. Temmuz ayında, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına bağlı 7’nci Ordu Komutanlığına atandı. Ağustos’ ta İstanbul’dan Halep’e, Aziziye mevkiine hareket etti. Ekim ayında 7’nci Ordu Komutanlığından istifa etti. Diyarbakır’da bulunan 2’nci Ordu Komutanlığına atanmasını kabul etmedi ve izinli sayılarak İstanbul’a döndü. Aralık ayında, Veliaht Vahdettin Efendi’nin maiyetinde Almanya’ya gitti. Vahdettin’e “orduların başına geç “ dedi ama dinletemedi. O güne kadar ki üstün başarıları sebebiyle “Birinci Rütbe’den Kılıçlı Mecidî Nişanı” verildi.

1918 Şubat ayında Alman İmparatoru tarafından “Birinci Rütbeden Kılıçlı Cordon de Prusse Nişanı” verildi. Eylül ayında da Nablus’taki 7’nci Ordu Karargâhına gelerek komutayı ele aldı.  Aynı ay İngiliz birlikleri Filistin Cephesi’nde genel taarruza geçtiler. 7’nci Orduyu Şeria Nehri’nin doğusuna alarak kesin bir imhadan kurtardı. Olağanüstü hizmetleri ve ordusunu imhadan kurtardığı için fahri yaverlik unvanı verildi. Ekim’ de İngilizleri Halep’in kuzeyinde durdurdu ve düşmanın bu hattı geçmesine imkân vermedi.

30 Ekim 1918’ de Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında Mondros Ateşkes Antlaşması (Türkiye’nin işgali anlaşması) imzalandı. “Bu anlaşma kabul edilemez “ dedi. Mareşal Liman von Sanders, Yıldırım Orduları Grup Komutanlığını kendisine devretti. Yıldırım Orduları ve karargâhının kaldırılması üzerine Harbiye Nezareti emrine verildi ve İstanbul’a döndü.   

1919 Nisan ayında 9’uncu Ordu Kıtaatı Müfettişliğine atandı. 15 Mayıs’ da Yunanlılar İzmir’e çıktı. 16 Mayıs 1919’ da Anadolu’ya geçmek üzere Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan ayrıldı. 

19 Mayıs 1919 sabahı Samsun’a çıktı.

22 Mayıs’ da Sadarete bir rapor gönderdi.

“... Millet birlik olup hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef kabul etmiştir.”

Samsun’dan Amasya’ya geçti. İstanbul'da bulunan bazı tanınmış kimseleri Millî Mücadele’ye davet etti.  Anadolu’da mülkî ve askerî makamlara genelge gönderdi:

“Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. ...”

Tülay Hergünlü/  Çanakkale, 25 Ağustos 2017


BAŞKOMUTAN-2

Amasya’dan Erzurum’a geçti. Harbiye Nezaretine ve Padişaha resmî vazifesiyle beraber askerlik mesleğinden istifa ettiğini bildiren bir telgraf çekti. Durumu orduya, vilayetlere ve millete bir genelge ile bildirdi: 

“... Bundan sonra mukaddes millî gayemiz için her türlü fedakârlıkla çalışmak üzere sine-i millette bir ferd-i mücahit suretiyle bulunmakta olduğumu arz ve ilan ederim.”

 23 Temmuz 1919’ da Erzurum Kongresi’ni gerçekleştirdi. Kongre de;

“Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, parçalanamaz.” kararı çıktı.

Askerlik mesleğinden çıkarılmasına, sahip olduğu madalya ve nişanların geri alınmasına ve fahri yaverlik unvanının kaldırılmasına dair Padişah fermanı çıkartıldı. Eylül’ de Sivas’a geldi ve kongreyi topladı. Sivas Kongresi’ nde “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” oluşturuldu. Sivas’tan Amasya’ya geçti. Burada beraberinde bulunanlar ile  “Amasya Mülakatı’nı” gerçekleştirdi. Kasım’da İstanbul’da toplanacak olan Osmanlı Meclis-i Mebusanı için Erzurum milletvekilliğine seçildi. Aralık ayında Ankara’ya geldi.

16 Mart 1920’ de İstanbul resmen işgal edildi. İstanbul’un işgali nedeniyle millete bir beyanname yayınladı:

“... Bugün, İstanbul’u zorla işgal etmek suretiyle Osmanlı Devleti’nin yedi yüz senelik hayat ve egemenliğine son verildi. Yani bugün Türk milleti, medenî kabiliyetinin, yaşama ve bağımsızlık hakkının ve bütün geleceğinin savunmasına davet edildi.”

23 Nisan 1920’ de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) açıldı; Meclis başkanlığına seçildi. Mayıs ayında İstanbul’da divanıharp tarafından idama mahkûm edildi; karar, Padişah Vahdettin tarafından jet hızıyla onaylandı.

22 Haziran 1920’ de Yunanlılar Milne hattından[1] genel taarruza geçti. TBMM’ de bir konuşma yaptı:   

“... Memleketimizin ellide biri değil bütünü tahrip edilse, bütünü ateşler içinde bırakılsa, biz bu toprakların üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız!..”

10 Ağustos 1920’ de İstanbul Hükûmeti ile İtilaf devletleri arasında Türkiye’nin parçalanmasını içeren “Sevr Antlaşması”  imzalandı.

10 Ocak 1921’ de Birinci İnönü Zaferi gerçekleşti.  20 Ocak’ da İlk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa) kabul edildi. TBMM’ de bir konuşma yaptı:

“... Bugün anlaşılmıştır ki Sevr Anlaşması hükümleri Türkiye’ye zorla uygulanamaz. ...”

1 Nisan 1921’ de İkinci İnönü Zaferi gerçekleşti. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya bir telgraf çekti:

“... Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz...”

Temmuz ayında Ankara’dan, Karacahisar’daki Batı Cephesi Karargâhına geldi ve İsmet Paşa’ya bir direktif verdi:

“Orduyu, Eskişehir’in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra düşman ordusuyla araya büyük bir mesafe koymak lazımdır ki, ordunun düzenlenmesi ve takviyesi mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya doğusuna kadar çekilmek uygundur

25 Temmuz’da Batı Cephesi’nde Türk ordusu, Sakarya Nehri’nin doğusuna çekildi.

5 Ağustos 1921’ de geniş yetkilerle ve üç ay süre ile Başkomutanlık yetkisi veren Kanun, TBMM’ de kabul edildi; (Sonraları bu yetki süresiz olarak verildi) Bir konuşma yaptı:

“... Milletimizi esir etmek isteyen düşmanları, Allah'ın yardımıyla ne olursa olsun mağlup edeceğimize dair olan güven ve itimadım bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada bu kesin inancımı yüksek heyetinize karşı, bütün millete karşı ve bütün âleme karşı ilân ederim

7-8 Ağustos’ ta ordunun ihtiyaçlarını karşılamak üzere Tekâlif-i Milliye emirlerini yayınladı.  

23 Ağustos 1921’ de Yunan ordusu taarruza geçti; 22 gün 22 gece devam edecek olan Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Başkomutan olarak birliklere şu emri verdi: 

“Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz

13 Eylül 1921’ de Sakarya Meydan Muharebesi zaferle sonuçlandı. TBMM tarafından kanunla “mareşal” rütbesi ve “gazi” unvanı verildi. 

26 Ağustos 1922’ de Büyük Taarruz başladı.  (Bütün dünyayı uyutmuş, bir yıl boyunca gizlice orduyu hazırlamıştı. )

30 Ağustos 1922’ de Yunan ordusunun tamamen sarılması ve imha edilmesiyle Dumlupınar (Başkomutan) Meydan Muharebesi kazanıldı;  orduya emir verdi:   

“... Ordular! İlk Hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!”

9 Eylül 1922’de İzmir düşmandan geri alındı. 10 Eylül 1922’de İzmir’e geldi.

Ekim’ de zaferler hakkında TBMM’ de bir konuşma yaptı: 

“... Bu Anadolu Zaferi tarih sayfaları arasında, bir millet tarafından tamamen benimsenen bir fikrin ne kadar güçlü ve ne zinde bir kuvvet olduğunun en güzel misali olarak kalacaktır.”

24 Temmuz 1923 ‘de Lozan Antlaşması imzalandı. Türkiye’nin sınırları tescil edildi.

29 Ekim 1923’ de Cumhuriyet ilan edildi ve Cumhurbaşkanlığına seçildi.

21 Kasım 1923’ de TBMM kararı ile yeşil-kırmızı şeritli “İstiklal Madalyası” verildi.

24 Kasım 1934’ de TBMM tarafından  “ATATÜRK” soyadı verildi.

O artık Başkomutan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ tür.

***

Başkomutanlık öyle oturduğunuz yerde size altın tepsi ile sunulmuyor… Başkomutan olmak için; zaferden zafere koşmak, bir vatan kurtarmak, kısaca; bir ömür vermek gerekiyor…

Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, zaferin;

Türk Milleti; senin de 30 Ağustos Zafer Bayramın kutlu olsun!

Tüm şehitlerimize rahmet ve minnetle…

Tülay Hergünlü / Çanakkale, 25 Ağustos 2017

 



“Haksızlık yapanlara gönül vermeyin”

Yazının başlığını Prof. Hüseyin Atay’ın “İslam’da İşçi- İşveren İlişkileri” adlı kitabından aldım. Bu cümle beni çok etkiledi;

“Haksızlık yapanlara gönül vermeyin”

Cümleyi okurken aklıma şöyle bir soru takıldı; Bu cümleyi, sayısız anlam ifade eden başka kalıplara sokabilir miyiz?  

Deneyelim bakalım neler çıkacak:

“Haksızlık yapanlara gönül vermeyin!”

“Oylarınızı çalanlara gönül vermeyin!”

“Verdikleri sözlerde durmayanlara gönül vermeyin!”

“Yalan söyleyenlere gönül vermeyin!”

“Mahkemeleri yandaş hâkim ve savcıların eline teslim ederek hak, hukuk ve adalet sistemini işlemez hale getirenlere gönül vermeyin!”

“Haksız kazanç sağlayanlara gönül vermeyin!”

“Emeklerinizi çalanlara, bordrolarınızı eksik beyan edenlere gönül vermeyin!”

“Zengine-fakire aynı oranda vergi salan zalimlere gönül vermeyin!”

 “İnsanları ‘kişi başı millî gelir 21 bin dolar oldu’ sözleriyle aldatanlara gönül vermeyin!”

“İşsizlik sorununu çözemeyenlere, istihdam yaratamayanlara gönül vermeyin!”

 “Emekli maaşlarında “intibak” adaletsizliği meydana getirenlere gönül vermeyin!”

“Sosyal Güvenlik Sistemi’ni ‘İşçi’, ‘Memur’, Bağ-Kur’ ayrımına tabi tutarak, adaletsiz bir yapıya dönüştürenlere gönül vermeyin!”

“İnsanları açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edenlere gönül vermeyin!”

“İnsanları kredi kartlarına, bankalara muhtaç ederek, hayatları boyunca borçlu yaşatarak ‘ekonomik köle’ liğe mahkûm edenlere gönül vermeyin!”

“Parası olanlara sağlık hizmeti sağlayanlara gönül vermeyin!”

“Ekmeğe KDV koyup, mücevherleri, trilyonluk yatları vergi dışı tutanlara gönül vermeyin!”

“Vatandaşı GDO’ lu besinlere mecbur edenlere, tarımı, hayvancılığı bitirenlere, Türkiye’yi saman ve et ithal eder hale getirenlere gönül vermeyin!”

“Vatandaşı et yemekten mahrum edenlere gönül vermeyin!”

“Yandaş- yoldaş kayıranlara; ‘Alo Fatihçilere’, ‘paraları sıfırlayanlara’ gönül vermeyin!”

“Dinlerini ‘hakara-makara’ haline getirenlere, Kur’ân’ı ve Kâbe’yi pasta yapıp yiyenlere,  umre ziyaretlerini turistik geziye çevirenlere gönül vermeyin!”

“Muhalefet adına tek bir cümle sarf edenleri bile hapse atan düşünce yoksunlarına gönül vermeyin!”

“Vatandaşları, nefret tohumlarıyla karpuz gibi ikiye bölenlere gönül vermeyin!”

“Gaziler, şehitler arasında ayrımcılık yapanlara gönül vermeyin!”

“Adalet için yürüyenlere, ağaçlara sahip çıkanlara, ‘yaşamıma karışma’ diyenlere; ‘çapulcu, Vandal, terörist, ayyaş, alkolik, Fetöcü, edepsiz ‘v.b. diye hakaret edenlere gönül vermeyin!”

“ ‘Gözlerin görmediği halde, sana iş vermişiz’ diyerek insanı aşağılayanlara gönül vermeyin!”

“ ‘Madencinin ölmek fıtratında var’ sözleriyle maden kazalarına ‘ilahi kılıf’ bulmaya çalışanlara gönül vermeyin!

“ ‘Ananı da al git!’ diyerek vatandaşı kovanlara gönül vermeyin!”

“Soma’da madenciye tekme atan danışmanı işten atmayanlara gönül vermeyin!”

“Tecavüze uğrayan çocuklar için‘ bir kere olmuş’ diyerek tecavüzcü vakfı koruyan vicdanı kararmışlara gönül vermeyin!”

“Genç kızlara giyimleri nedeniyle tekme-yumruk atarak şiddet uygulayan magandaları serbest bırakan zihniyete gönül vermeyin!”

“Kızlarımızın yurtlarda cayır cayır yanmalarına sebep olan yobazlığa gönül vermeyin!”

“ ’Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır’  sözleriyle kadını aşağılayan gerici zihniyete gönül vermeyin!”

“Sen, bir çuval kömüre, bir torba erzaka minnet duyarken, ülkenin bütün saraylarında saltanat sürenlere, çocukları gemi (cik) lerden inmeyenlere, gönül vermeyin!”

“ ‘Danışmanlık’ adı altında yandaş kadrolaşan ve binlerce lirayı ceplerine maaş olarak koyanlara gönül vermeyin!”

“ ’Çalıyorsa benden çalıyor’, ‘Çalıyor ama hizmet getiriyor’ düşüncesiyle çaldıklarını bile bile zulüm sahiplerine gönül vermeyin!

 “Yol, köprü yapıyoruz diyerek, ‘geçiş garantisi’ adı altında vatandaşın parasını sermayeye hibe edenlere gönül vermeyin!”

“Dünyanın en pahalı benzinini satarak, ülkeyi alay konusu ettirenlere gönül vermeyin!”

“Okyanus ötesine; ‘Gel artık, bitsin bu hasret’ diyerek salya-sümük ağlayanlara, ‘Hoca efendi bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymettir’, ‘1000 yılın en büyük Türk büyüklerinden birisidir’ sözleriyle övgüler düzenlere, teşekkür edenlere ve ‘Ne istediniz de vermedik’ sitemlerini gönderenlere; tüm bunlara rağmen kendilerini sütten çıkmış ak kaşık yerine koyup, ‘aldatıldık’ mağduriyetine yatanlara gönül vermeyin!”

“Habur’da PKK için çadır mahkemesi kuranlara, Türkiye’yi, Kobani’ye geçiş yolu haline getirenlere, Oslo’da, Dolmabahçe’ de PKK ile masaya oturanlara; İmralı canisinin yol haritalarını meydanlarda Kürtçe okutanlara; hendek kazanları ve Nevruz kutlamalarında şehre inen eli silahlı teröristleri görmezden gelenlere gönül vermeyin!”

“Ergenekon, Balyoz ve benzeri kumpaslarda TSK’yı güçsüz düşürenlere, mensuplarını hapislerde çürütenlere, ölmelerine sebep olanlara, şerefli komutanların intihar etmelerine seyirci kalanlara; ‘Türkiye bağırsaklarını temizliyor’  diyenlere gönül vermeyin!”

“TSK’ nın subaylarını sanık, PKK yöneticisini tanık yapan kumpasçılara gönül vermeyin!”

“Devletin en mahrem bilgilerini kumpas sonucunda birilerine peşkeş çekenlere; bu bilgileri sorgusuz sualsiz teslim edenlere gönül vermeyin!”

“Darbe girişimi sonrasında,  silah tutmayı bile bilmeyen üç günlük ana kuzusu askerleri hapse atanlara; hiçbir şeyden haberi olmayan askeri okul öğrencilerini okuldan atıp, okullarını kapatanlara; ağaca selam veren acemi askerleri darbe yapıyor şuursuzluğuyla vahşice dövenlere, soyanlara, boğazlayarak ya da boğarak öldürenlere ve bu fiilleri örtbas edenlere gönül vermeyin!”

“15 Temmuz kurbanlarını oy malzemesi yapanlara gönül vermeyin!”

 “Ülkenin yönetim kadrolarını bir cemaatten alıp başka bir cemaat mensuplarına teslim eden zihniyete gönül vermeyin!”

“Eli silah tutacak 400 bin Suriyeli genç Türkiye’de keyif çatarken, Mehmetçiği Suriye bataklığında ölüme gönderenlere gönül vermeyin!”

“Türkiye’nin 18 adasını Yunanistan’ın işgal etmesine sessiz kalanlara gönül vermeyin!”

“Başında dondurma külahı ile dolaşan, şarlatan ve sahte tarihçileri; Atatürk’ün annesinin, manevi kızının namuslarına dil uzatan edep yoksunu hocaları baş tacı edenlere gönül vermeyin!”

“Anıtkabir’de dâhil olmak üzere Türkiye’nin dağını, taşını, ormanlarını, zeytinliklerini imara açanlara; yakanlara; SİT alanlarını ‘sittir’ alanlarına çevirenlere gönül vermeyin!”

“Türk Kurtuluş Savaşı Destanı’nı yok sayarak kendilerine sahte destan yaratmaya çalışanlara gönül vermeyin!”

“Atatürk’ü tarihin sayfalarından silmeye, Cumhuriyet’i yıkmaya çalışanlara gönül vermeyin!”

 “Vatandaşın değil, kendi istediklerini hayata geçirmek için hak, hukuk ve adaleti çiğneyenlere gönül vermeyin!”

*

Benden bu kadar… Sizler de kendi cümlelerinizi oluşturabilirsiniz. Ya da benim eksik bıraktıklarımı tamamlayabilirsiniz. Başka bir şey daha yapabilirsiniz; “gönül vermeyin” yerine “oy vermeyin”, “itibar etmeyin”, “minnet etmeyin”, “göz yummayın” “affetmeyin” gibi kelimeleri ekleyerek başka cümleler türetebilirsiniz.

Yazıyı yine kitaptan bir cümle ile bitirmek istiyorum.

“İnsan, seçtiği kimsenin yanlışlarına, adaletsizliklerine ve suçlarına ortaktır.”

Gönül verdiklerimizi bir kez daha gözden geçirmenin zamanı gelmedi mi?

Tülay Hergünlü

İstanbul, 20 Temmuz 2017


Adalet Mitingi

Adalet Yürüyüşü ile ilgili katıldığımız güzergâha ait izlenimlerimizi önceki yazıda belirtmiştim. Bu kez Maltepe Meydanı’nda gerçekleştirilen Adalet Mitingi ile ilgili izlenimlerimizi paylaşmak istiyorum.

9 Temmuz 2017 Pazar günü sabah saat 11.00 civarında CHP Beylikdüzü ilçesinin organizasyonunda Beylikdüzü Marina’ya hareket ettik. ( Bu arada belirtmeden geçmeyeyim; Ben ve arkadaşlarım hiç birimiz herhangi bir partiye üye değiliz.) Polis arama noktasından geçtik, isim ve telefon numaralarımızın kaydedildiği bir listeye imza attık. Gemide bizi simit ve su yığını karşıladı. Kahvaltı etmeyenler simitlerini alıp geminin içine dağıldılar. Saat 13,30 civarında gemiler hareket etti. 

Güle oynaya geçen yaklaşık 3 saatlik bir deniz yolculuğunun ardından Maltepe’ ye indik. Ortalık mahşer yeri gibiydi. Kalabalık nedeniyle yürümekte oldukça zorlandık. Binbir zorlukla saat 18.00’ civarında alana ulaşabildik. Normalde 10-15 dakikada yürünebilen mesafeyi bir saati aşkın bir sürede yürüyebilmiştik. Alanın çevresi Türk bayrakları ve “adalet” yazan döviz ve pankartlarla bezenmişti. Tıpkı Adalet Yürüyüşü’nde oldu gibi yine kolilerle su ikramında bulunuldu. (Seyhan Belediyesi adına büyük bir su aracından, gün boyunca “Seyhan’dan selam var” diyerek vatandaşlara su dağıtıldı.)

Alana girmeye çalışırken ters yöne ilerleyen çok sayıda vatandaşa rastladık. Nereye gittiklerini sormamız üzerine “Alana giremedik dışarıda bekleyeceğiz” yanıtını verdiler. Yakıcı sıcak altında duvar diplerinde, küçük ağaçların altlarında serinlemeye çalışan vatandaşlara rastladık. Çok sayıda katılımcı da deniz kenarında ya da bulabildikleri çimenlere oturmuş vaziyette CHP liderini beklemekteydiler.

Bunaltıcı sıcak ve yakıcı güneşin altında binbir zorlukla polis noktasına varabildik. Uzun bir bekleyişin ardından alana girebildik. Girebildik diyorum ama ancak birkaç metre ilerleyebildik. Zira alan tıklım tıklım doluydu. Adım atacak yer kalmamıştı. Alana girdiğimizde Zülfü Livaneli şarkı söylüyordu. Dalgalanan binlerce bayrak, Maltepe Meydanı’nı adeta kızıl bir deryaya çevirmişti. Adalet Yürüyüş’ünde açılan o meşhur 1111 metre büyüklüğündeki bayrağın yanında başka bir dev bayrak daha açıldı.

Maltepe Meydanı muhteşem bir görüntüye ev sahipliği yapmaktaydı. Bu arada unutmadan söyleyeyim; miting alanına üzerinde “İlgili Makama, Adaletin tecelli ve tesis edeceğine inanmak için OHAL’in bitirilmesini, KHK sürecinin sonlandırılmasını, haksız ve hukuksuz yargı kararlarının derhal gözden geçirilmesini ve sağlık sorunları yaşayan tutukluların durumlarının iyileştirilmesini toplum vicdanı adına talep ediyoruz” yazılı dev bir dilekçe konulmuş. Dilekçenin yanında hukukun evrensel ilkelerini simgeleyen Themis heykeli de resmedilmiş. Ne yazık ki biz aşırı kalabalık nedeniyle bu tarihe geçen dilekçeyi görme şansına sahip olamadık.  

Kavurucu sıcak altında bekleyiş, Kemal Kılıçdaroğlu’nun alana girmesiyle coşku dolu bir deryaya dönüştü. Vatandaşlar “hak, hukuk, adalet” sloganı ile meydanı inletmeye başladılar. CHP lideri konuşmasına başladı. Bir süre sonra biz sıcaktan ve kalabalıktan bunaldık ve daha fazla dayanamayarak meydanın dışına çıktık; kendimizi çayırların üzerine bıraktık.

Kemal Kılıçdaroğlu bir saati aşkın bir konuşma yaptı. Bu konuşmada 10 maddelik bir manifesto açıkladı. Tabii, iktidar bu manifestonun ne kadarını duydu, ya da ne kadar umurunda oldu bilemeyiz. Ama 25 gün süren Adalet Yürüyüşü ve Adalet Mitingi’nin Türkiye için özellikle de uygulanmakta olan “Adalet sistemi” için bir kırılma noktası olacağını, demokratik eylemlerin devam edeceğini umuyoruz.  

Kılıçdaroğlu’nun konuşmasının bitiminde gemilere binmek üzere Maltepe Limanı’na doğru yürüyüşe geçtik. Gelirken olduğu gibi aynı şekilde kalabalığın içinde zar zor yürüyerek limana ulaştık. Gemiler bizi bekliyordu. Coşku içerisinde güle oynaya evlerimize geri döndük; Bu ülkeye adaletin gelmesi için karınca misali su taşımanın mutluluğu içinde…

**

Adalet Mitingi ile sonuçlanan Adalet Yürüyüşü’nün, halkın üzerine serpilmiş olan ölü toprağını kaldırdığını, artık Türk milletinin  “ Biz yaptık oldu” zihniyetine daha fazla müsamaha göstermeyeceğini ümit etmek istiyoruz. CHP yönetiminde son 10 yılda Atatürk’e ve devrimlerine çok da sahip çıkılmadığını düşünenlerdenim. Bu düşüncemde en büyük pay, MHP’ nin oyununa gelerek Ekmeleddin’i, Cumhurbaşkanı adayı olarak göstermeleridir. Tabii parti içindeki Atatürkçü kadronun bir şekilde tasfiye edildiğini, onların yerine CHP ruhuyla hiç bağdaşmayan kişilerin getirildiğini hatırlatmama gerek yok sanırım.

Her şeye rağmen 9 Temmuz 2017 tarihi Türkiye’de adalet adına, özgürlükler adına, bağımsızlık adına gerçekleşmiş bir milattır. Mitinge kaç kişi katıldı tartışmalarını bir yana bırakıp yarattığı etki üzerinde odaklanmak gerekmektedir. Bu arada Sayın İstanbul Valisi’ nin “175 bin kişi katıldı” açıklamasına ise sadece gülüp geçiyoruz.

Gerek Ankara-İstanbul arasındaki yürüyüşe katılanlar, gerek İstanbul Maçka Parkı’nda Adalet Nöbeti tutanlar ve Maltepe Mitingine katılanlar sıradan, hiçbir çıkar beklemeyen vatandaşlardır. Kamu yetkililerinin emriyle, ya da bir takım tehditlerle katılmak zorunda bırakılmamış; gidişattan memnun olmayan gönüllülerdir. Ben kendi adıma “Adalet” diye kim ortaya çıkarsa, yanında yürümekten çekinmem. CHP ise, elinde hiçbir devlet olanağı olmadan sadece kendi imkânlarıyla organizasyonlarda yer almış, partili- partisiz ayrımı yapmadan vatandaşları taşımış; su ve yiyecek ihtiyaçlarını imkânlar ölçüsünde karşılamaya çalışmıştır.  Bu konuda emeği geçen herkese teşekkürü bir borç biliyoruz.

Sonuç olarak; hiç kimse bu hareketi “kaç kişi katıldı?” gibi zavallı sorularla basite indirgemeye çalışmasın. Zira bu hareket gereken etki ve tepkiyi yaratmıştır. En azından biz böyle düşünüyoruz. Gelecek günler yanılıp yanılmadığımızı gösterecektir.

Tülay Hergünlü

10 Temmuz 2017


Adalet Yürüyüşü

Günlerdir basından izlediğimiz Adalet Yürüyüşü hakkında tabiri caiz ise ahkâm kesebilmek için bizzat katılmamız gerekiyordu. Zira klavye kalemşorlarının yaptığı gibi bizzat içinde yer almadığınız bir hareket hakkında bilgi sahibi olmanız ve yorum yapmanız çok da mümkün değildir. Bu düşünceden hareketle dün yani 5 Temmuz Çarşamba günkü etaba biz de katıldık.  Sözü çok da uzatmadan anlatmaya başlayayım:

Sabah saat 04.00’ de İstanbul Beylikdüzü’nden, CHP ilçenin organizasyonunda hareket ettik. Yaklaşık 06.30 civarında Kılıçdaroğlu ve beraberindekilerin gece konakladıkları yer olan Körfez, Yarımca mevkiine ulaştık. Polisin yoğun güvenlik önlemleri arasında meydana girdik.  Alan çok kalabalıktı. Sabahın erken saatlerinde bu kadar insanın nasıl toplandığına hayret etmekten de kendimizi alamadık. 

Uzun bir bekleyişin ardından yürüyüş için kortej oluşturuldu. Kemal Kılıçdaroğlu adeta bir jet hızıyla insan koridorunun arasından geçti ve kortejin ön saflarındaki yerini aldı. Ardından ekranlardan gözlerimiz yaşararak izlediğimiz 1111 metre uzunlunda olduğu söylenen dev bayrak açıldı. Bizler de bir kenarından tuttuk ve “Hak, hukuk, adalet” sloganları ile hareket ettik. Dev bayrağın altında yürürken bir taraftan da “80 milyon insanız ve hepimiz çok güzel bir ülkede dünyanın saygı duyduğu onurlu bir bayrak altında yaşıyoruz. Bu nefret niye?” diye düşünmekten ve üzüntü duymaktan kendimizi alamadık.

Trafiğe kapatılmış olan asfalt boyunca yürüyüş başladı. Güle oynaya yürüyen, birbirlerinin fotoğraflarını çeken gençlere ayak uydurmaya çalışan orta yaşın üzerindeki insanların enerjisine hayranlık duymamak mümkün değildi. Kortejin çevresinde yürüyen çoğu henüz gencecik bir fidan, hatta ana kuzusu sayılabilecek yaşlardaki çevik kuvvet ve jandarma ekipleri, bunaltıcı sıcakta görevlerini hakkıyla yerine getirmek için olağanüstü bir gayretin içindeydiler. Yürüyüş boyunca hem belediyeler,  hem de partinin ilçe teşkilatları çok iyi organize olmuşlardı.  Kortejin yanında çok sayıda ambülâns ve araç, hasta, yaşlı ya da yorulup yürüyemeyecek olanları adeta yoldan topluyorlardı. Korteje yetişemeyenler ise yine belediyelerin araçlarıyla ulaştırılıyorlardı. Konaklama yerlerinde seyyar tuvaletler kurulmuştu ve hepsi de çok temizdi. Yaşanan tek sıkıntı yükselen tansiyonlar ve yara olan, su toplayan ayaklardı.  Onlara da beyaz meleklerimiz çare oluyorlardı.

Kızgın sıcağın altında yüründüğü için su dağıtımına aşırı bir önem verilmişti. Yürüyüş güzergâhına yol boyunca su istasyonları kurulmuş, asfalt üzerine yer yer pet şişe kolileri bırakılmıştı. Kortejin geçtiği güzergâhı takip eden belediyelerin temizlik araçları ve görevlileri, yerde bir tek çöp bırakmıyorlardı. Daha konaklama yerlerinden ayrılmadan, temizleme işlemi başlatılıyordu. Otobüsten sık sık, “Arkamızda 400 km yol bıraktık ama bir tek pet şişe bırakmadık. Misafiri olduğumuz bölgelerimizi temiz bırakalım” tarzında anonslar geçiliyordu. Adalet yürüyüşünde, adalet sadece insanlar için aranmıyordu. Gençlerin, yanlarına aldıkları köpekleri ve ellerindeki “hayvanlar içinde adalet” pankartlarıyla yürümeleri, hoş ve anlamlı bir görüntü oluşturmuştu.

İlk etap yüründükten sonra mola verilecek olan Körfez, Şirinyalı noktasına ulaşıldı. Burada saat 15.00’ e kadar mola verildi.  Yine su istasyonları kuruldu.  Mola boyunca binlerce insan çevreye dağıldı. Kimi bir ağaç gölgesi kimi toprak üzerine uzandı. Kortej de, önlerinde “Adalet” arkalarında “Menemen Gençlik 1942” yazan tişörtleriyle bir grup genç dikkatleri çekiyordu. Gençler hep bir ağızdan slogan atmaya, şarkılar söylemeye başladılar. “ Ülkede haksız adalet/ vallahi bu bir rezalet” sözleriyle başlayan şarkıları katılımcıları adeta coşturdu. Bazı yürüyüşçüler sanki kilometrelerce yolu kat etmemişler gibi ortaya fırlayıp oynamaya başladılar. Menemen Spor mensubu olduklarını söyleyen bu gençlerle biraz sohbet ettik. Bu güzel ortamın ardından yürüyüş tekrar başladı.

Yol boyunca halkın coşkulu desteği ve tezahüratları vardı. Elinde bayrak sallayan orta yaşlar da bir vatandaş bize eliyle sahil tarafını işaret ederek, “Bakın Marmara’ma neler yaptılar, bizi bir okul ile kandırdılar” dedi. İşaret ettiği yerde bir sanayi tesisi yükseliyordu. Denizin kıyısında kurulmuş olan bu tesis, kimyasal temizlik malzemeleri üreten bir firmaya aitti. Kortejden uzak kalırız endişesiyle yola devam ederken bir taraftan da bu tesisin körfeze dolayısıyla da Marmara Denizi’ne verebileceği zararları düşünmekteydik.

Yürüyüş boyunca çok fazla olmasa da öfkeli yüzlerle el hareketleri yapan, ne dediğini anlamadığımız eleştiri ya da belki de hakaretler eden, Rabia ve Bozkurt işareti çakan vatandaşlara da rastladık.  Onlara alkışlarla ve el sallayıp selam vererek mukabele ettik. Bu durum bizleri üzdü. En tepelerden ekilen nefret tohumları aynı vatanda yaşayan insanları birbirine nefret eder bir hale getirmişti. Tıpkı geçmişte yaşanan sağ-sol, Alevi-Sünni olarak bölünen Türk insanı bu kez, başka bir nefretin tarafları olmuştu.

Nihayet gece konaklanacak olan Tavşancıl’a ulaştık. Bizleri bekleyen otobüslerimize bindik ve alandan ayrıldık. Kalmak isteyenler için kamp yeri ayarlanmıştı. Gönül gece kalmayı da çok isterdi ama ne çare ki bizler de o orta yaş gurubunda olduğumuz için, fazla zorlama sonucunda oluşabilecek sağlık sorunlarını göz ardı edemezdik.

Son olarak; Bu yürüyüş bize CHP’ nin köklü bir kitle partisi olduğu gerçeğini bir kez daha hatırlattı.  Çok iyi organize olmuşlardı.  Katılımcıların isimleri ve telefonları tek tek kaydedilmişti.  Sabah kahvaltısı, öğle yemeği, meyve, su istasyonları, tuvaletler ve daha pek çok ayrıntı, her şey çok iyi düşünülmüştü. Ama en önemlisi, Adalet Yürüyüşü’ nün partiler üstü bir yürüyüş olduğunu, Adalet kavramının Kemal Kılıçdaroğlu’da dâhil olmak üzere hiç kimsenin tekeline alamayacağı ki zaten onunda böyle bir iddiası yok, bir kavram olduğunu bizlere bir kez daha hatırlatması oldu.

Son bir not daha; Yürüyüş esnasında saldırı olacağı haberini aldık. Zaten polisin arada kurduğu kontrol noktası ve milletvekillerinin araçlarına bile kortejin yanı sıra eşlik etmeme yasağı getirilmesinden bir şey olduğunu anlamıştık. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bu durum kimsenin umurunda olmadı. En ufak bir tereddüt bile duyulmadan yürüyüşe devam edildi.

Yürüyüşte emeği geçen, güvenliğimizin sağlığımızın koruyucuları başta emniyet güçlerimiz ve sağlık görevlilerimiz olmak üzere herkese sonsuz teşekkürler… İyi ki varsınız…

*

Adalet, insana rağmen, insan için; doğa için kısaca dünya için zaruri olan bir kavramdır. Adil bir yargı sistemi bir ülkenin insanca ve hakça yönetiminin aynasıdır. Bunun dışında anlam arayanlar, başka çıkar çevrelerine hizmet etmekten öteye geçemezler. Adalet Yürüyüşü’ne katılanlara öfkelenip, onları “terörist” olarak suçlamaktansa “binlerce insan neden günlerdir yürüyor? ” sorusuna cevap aranması gerekmektedir. 

Unutmayalım ki adalet bir gün herkese lazım olabilir… 

Adalet; hemen şimdi…

Geç kalmayın!

Tülay Hergünlü

6 Temmuz 2017


Bu Ramazan’da da Kur’ân, göklere çekildi…

Ramazan’ın sonuna geldik. Ekranlardaki programlar yine evlere şenlikti. Kur’ân ayında her zamankinden daha fazla öne çıkması gereken konu vahiy olmalıyken, yine hikâyeler ve hikâye anlatıcıları ön plandaydı. Filanca kişi şunu demiş, falanca kişi şunu anlatmış; şu sahabeden şunlar rivayet edilmiş; miş, miş, miş…

Miş’li geçmişe indirgendi Kur’ân…

Sayın halkımızda ise yıllardır hiçbir şey değişmemiş; sorular hep aynı;

“Denize girersem orucum bozulur mu?”, Aptes alırken kazayla ağzıma su kaçarsa orucum bozulur mu?”, “Sakız çiğnersem orucum bozulur mu?” v.s, v.s…

Yaşar Nuri Öztürk’e rahmet olsun; nasıl kızardı bu sorulara. “Okumuyor!” derdi. “Açıp okumamış bir kere Kur’ân’ı!”

Hikâyecilerin yanı sıra bir de “ilahiyat sanatçıları” çıkmış! Neredeyse değme pop sanatçılarına taş çıkartacak albümlere imza atmışlar. Bir ilahiyat piyasası oluşmuş ki değmeyin gitsin! Programın sunucusu soruyor; “Yeni albüm ne zaman çıkacak inşallah?” Cevap, “Stüdyo çalışmalarına başladık, yakında çıkacak Allah’ın izniyle…”

Din üzerinden kazanç sağlama…

“Kur’ân, Ses yarışmalarının güftesi haline getirildi”

Bu yıl Ramazan ayına, TRT’ de yayınlanan “Kur’ân Okuma Yarışması” damga vurdu. Bazılarını izledim. Harika sesli hafızlar, çeşitli makamlarda Kur’ân okudular. Mealler de alt yazıyla verildi. Buraya kadar her şey çok güzel ve anlamlı ama o jüri üyeleri yok mu? Sanırsınız Acun’un programında popstar yarışması sunuyorlar.  Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez bile rahatsız olmuş ki; , “Kuran, ses yarışmalarının güftesi olarak kullanılacak bir kitap değildir" eleştirisini getirdi. Ama kim takar Diyanet’in başını; en tepedeki patron itiraz etmedikten sonra… Nitekim eleştiriler için ne dedi? “Kulak asmaya gerek yok!”

Yarışmanın en rahatsızlık veren kısmı, başarılı hafızlara altın ödülü verilmesi oldu. Bırakın eleştirenlerin  kulak arkası edilmesini, daha vahim bir şey yapıldı; Kur’ân’ın bu konudaki uyarıcı ayetleri de kulak arkası edildi;

“…Benim ayetlerimi az bir bedel karşılığı satmayın. Ve yalnız benden sakının.” (Bakara, 41)

Bakara Suresi, Kur’ân hizmetinin bedelsiz olacağı uyarısında bulunuyor. Birilerinin geçmişte dediği gibi, “hakara, makara” yapmıyor; direkt olarak uyarıyor…

Elbette her emeğin bir nimeti, her gayretin bir ödülü olacaktır. Bu Kur’ân’a gönül vermiş pırıl pırıl gençler için verilecek başka ödüller mutlaka vardır. Ama Kur’ân ayetlerini güzel okuyana ödül olarak altın verilmesi, bizim anladığımız Kur’ân’ın anlayışına tamamen terstir. Bir şey daha; yarışmada Kur’ân o kadar çeşitli makamlarda okundu ki; insan düşünmeden edemiyor; Kur’ân’ın lâfzının okunması bu kadar zor mu olmalı? Acaba Hz. Muhammed (S.A.V.) Kur’ân okurken böylesine uzatarak, ses tellerini çatlatırcasına bağırarak mı okurdu? Yoksa, hiç sağa sola eğip bükmeden, dümdüz, ağır ağır ve tane tane mi okurdu?

Sormak gerekmez mi? Kur’ân lâfzıyla değil, anlamıyla yani içerdiği İlâhi mesaj ile ön plana çıkması gereken bir kitap değil midir? Kur’ân, anlaşılmak üzere gelen bir hayat kitabı değil midir? Kur’ân, bu işi âdeta eğlenceye dönüştürmek ve Kur’ân’ın etrafında yaygara koparmak, Görmez’in dediği gibi, “ ses yarışmalarının güftesi olmak” için mi indirildi?

Yoksa şu ayetin bu olayla bir ilgisi yok mudur?

“Dinlerini oyun ve eğlence haline getirmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak da o Kur’ân ile şunu hatırlat: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığına teslim edilirse onun, Allah dışında ne bir dostu kalır ne de şefaatçısı…” (En’am, 70)

            Evet, bir Kur’ân ayını daha geride bıraktık ama Kur’ân’ı hayatımıza yine indiremedik. Bu kez de ses yarışmalarına mahkûm ettik.

Rabbim, bizi peygamberimizin şikâyetçi olduğu şu ayetin muhatabı olanlardan eyleme; Âmin.

“Resul de şöyle der: “Ey Rabbim, benim toplumum, bu Kur’ân’ı terk edilmiş/dışlanmış halde tuttular.” (Furkan, 30)

Kur’ân’ı hayatımıza alabildiğimiz Ramazan’larda buluşmak dileğiyle, bayramınız kutlu olsun. 

Tülay Hergünlü

İstanbul, 22 Haziran 2017


 

19 Mayıs 1919, Kimleri Rahatsız Ediyor
 

19 Mayıs 1919 tarihi, Türk Kurtuluş Savaşı’ nın başlangıç meşalesinin yakıldığı tarihtir.  Özgürlüğe giden yolun ilk adımları bu tarihte atılmıştır.  

19 Mayıs 1919 tarihi, ilk günden itibaren iç ve dış düşmanları rahatsız etmektedir.

Kimdir bu iç ve dış düşmanlar?  

Cevabı, Mustafa Kemal Atatürk, Gençliğe Hitabe’ de veriyor;

“Türk istiklâlinin, Türk Cumhuriyeti’nin devamından yana olmayan dâhili ve harici bedhahlar (kötü yürekli insanlar)

Bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olan ülkeler,  

Türlü hilelerle aziz vatanın, bütün kalelerini ve tersanelerini ele geçirenler,

Türlü kumpaslarla bütün ordularını dağıtanlar, komuta kademesini göçertenler,

Memleketin her köşesine dağılmış, her kurumuna sızmış emperyalist uşaklar,

Gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilen iktidar sahipleri, 

Ülkenin her yanını işgal etmiş olan müstevliler ile (kimse, devlet, ordu) siyasî işbirliği içinde olanlar,

Milleti fakr-ü zaruret içinde (yoksul, yıkılacak duruma gelmiş, yorgun ve cahil) bırakanlar…”

İşte, Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türk Gençliği’ne uyarı niteliğinde kaleme aldığı ve satır satır ortaya döktüğü şer odakları bu saydıklarıdır. Bunlar, 19 Mayıs 1919 tarihinin çağrıştırdığı bağımsızlık olgusuna dair ne varsa hepsinden hem nefret ederler, hem de korkarlar. Tarih boyunca yok etmeye çalıştıkları Mustafa Kemal ülküsü, 19 Mayıs 1919 tarihinde vücut bulmaya başlamıştır. Bu vücudu ortadan kaldırmaya ve özgürlük meşalesini söndürmeye çalışmaları, günümüzde bile sürdürmek zorunda olduğumuz Türk bağımsızlık mücadelemize bir set çekmek içindir. Bütün yasaklamaların, baskıların, korkutmaların, yıldırmaların, işgallerin sebebi budur; Türk Milleti’ nin kanla, canla elde ettiği özgürlük ruhunu yok etmek; vatan topraklarını parçalamak…

İşte bunun içindir ki bazı tarihlere sımsıkı sarılmak ve korumak mecburiyetindeyiz. Bu tarihler;

19 Mayıs 1919, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için Anadolu’ya (Samsun’a) adım attığı tarih;

23 Nisan 1920,  Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı tarih,

26 Ağustos 1922; Büyük Taarruz’ un başladığı tarih,

29 Ekim 1923, Cumhuriyet’in ilan edildiği tarih… 

9 Eylül 1922, düşmanın İzmir’den denize döküldüğü tarih.

Yeni türetilmeye çalışılan yapay tarihlere ve tarihî günlere ihtiyacımız yoktur. Orta Asya’dan Anadolu’ya ve İstanbul’a kadar Türk tarihi yazılmıştır ve kaynakları ortadadır. Tarihe sahip çıkmak, geleceğe sahip çıkmak demektir.  Burada esas olan ise yukarıda belirttiğimiz, bize özgürlüğümüzü hediye eden tarihlerdir.

***

Tüm yasaklamalara rağmen 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, Türk Gençliği tarafından kutlanacak, kutlu olacak ve ilelebet kutlanmaya devam edecektir!

Çünkü, “birinci vazifesidir… “

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, tüm Türkiye’ye kutlu olsun!

Tülay Hergünlü

İstanbul, 18 Mayıs 1919

 

Önemli Not: Türk Kurtuluş Savaşı’nı, savaşın Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kaleminden yani birinci elden öğrenmek isteyenler, lütfen NUTUK okuyun!

Kendi tarihimizi kulaktan dolma bilgilerle değil, kaynağından öğrenmek için başka kitaba ihtiyaç yoktur.


PROF. DR. ERDOĞAN TEZİÇ ANISINA

“Yök Başkanı’nın Gözyaşları!

Tutuklanan Rektör Prof. Dr. Yücel Aşkın’a destek olmak üzere hafta sonu rektörlerle birlikte Van’a giden YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç, cezaevinde görüşme anını anlatırken gözyaşlarını tutamadı.

CNN Türk (26.10.2005)’te soruları yanıtlayan Prof. Teziç, yüz yüze görüşeceğini düşündüğü Rektör Aşkın’ı cam arkasında görünce çok şaşırdığını söyledi. Telefonla yaptığı görüşmeyi anlatmakta güçlük çeken Teziç, sözlerini tamamlayamadı. Konuşmasına ağlayarak devam eden Teziç, “Yücel ile görüşmem zor oldu, el sıkışamadık. Ama morali yüksekti.” diye ekleyebildi. Cezaevine giderken, üzerlerine “küçük bir kâğıt parçası”  bile almadıklarını belirten Teziç, tepeden tırnağa aranmalarına ilişkin olarak, “Bu kurallar herkese geçerliyse amenna, değilse de düzeltilmesine vesile olduk.” dedi. (Hürriyet 27.10.2005)

Ekranlarda Türkiye Cumhuriyeti’nin en yüksek öğretim kurumu olan YÖK Başkanı’nın döktüğü gözyaşlarını ibretle izledik. Bir profesör ağlıyordu. Bu olay bugüne kadar Türkiye’de yaşanan en hayatî olaylardan biridir. Devlet ile üniversiteler en üst düzeyde karşı karşıya gelmişlerdir. Türkiye bir kargaşaya doğru sürüklenmektedir. Ülkelerin tarihlerine bakıldığı zaman devlet ve üniversitenin, yönetim ile bilim camiasının, devlet ile öğrencilerin, devlet ile işçi kesiminin, devlet ile askerin karşı karşıya gelmeleri her zaman o ülke için bir felaket olmuştur. Yönetimler devrilmiş, çağlar değişmiştir. Hele hele dinin siyasete ve eğitime âlet edilmesi başlı başına bir faciadır.

Başbakan; Barolar Birliği’ni, kendisi şiir okuyup hapse girdiği zaman sessiz kalmakla suçlamakta, Rektör Yücel Aşkın’a destek için Van’a giden rektörleri ise, “Üniversitelerin durumu ortada, siz işinize bakın!” diye azarlamakta,  Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in intihal suçu işlemesi olayını ise “YÖK’ün intikam hissi” olarak nitelendirmekte ve “Dinçer görevine devam edecektir!” demektedir. Yani bir rektör henüz kanıtlanmamış bir suç için kelepçelenerek (gazeteler), adi suçlu muamelesi yapılarak yaka paça içeri atılmakta, diğer tarafta intihal suçu işlediği kesinleşen bir kişi müsteşar olarak görevini sürdürebilmektedir. Acaba AB’nin, kendisine, “insan hakları komisyonu” diyen komiserleri, bir profesöre yapılan bu davranış için ne düşünecekler? Malûm şahıs için “Adil yargılanmadı, yeniden yargılansın!” diye velvele koparan, Diyarbakır’ı yolgeçen hanına çeviren Batılı komiserlerin tutumu ne olacak?  

Hukuksuzluk her geçen gün biraz daha artmaktadır. Unutulmamalıdır ki; bu gün işlemeyen veya işletilmeyen hukuk bir gün gelir birilerine de gerekli olur.”

Bu yazıyı “Körüz Biz” isimli kitabımın 51 ve 52. sayfalarından aldım. 1 Kasım 2005’ de kaleme aldığım yazının üzerinden yaklaşık 12 yıl geçti ve biz bugün Prof. Dr. Erdoğan Teziç’i kaybettik. Ne yazık ki geçen yıllarda hukuk sistemimiz düzeleceğine daha da kötüye gitti. Yargı tamamen bir kişinin eline geçti. Yüksek yargı da dâhil olmak üzere bağımsız bir tek kurum kalmadı. “15 Temmuz darbe girişimi” bahanesiyle Türkiye aylardır Olağan Üstü Hal (OHAL) ve Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK)  yönetiliyor. KHK’ lar ile çıkartılan kararnameler için yargı yolu kapalı. İlgili ya da ilgisiz, istedikleri kararnameleri çıkartıp, ülkeyi istedikleri yöne sokabiliyorlar. Nitekim bugün geldiğimiz nokta da Cumhuriyet rejimi de değiştirildi.

Prof. Erdoğan Teziç’in 2005 yılında haksızlıklar karşısında döktüğü gözyaşlarında boğulmak üzereyiz…

Türkiye’de tarafsız hukuk sistemini işletmeden gün ışığına çıkmak çok da mümkün görülmemektedir.

Erdoğan Teziç’e Allah’tan rahmet, ailesine ve sevenlerine baş sağlığı diliyoruz.

Tülay Hergünlü

25 Nisan 2017


Cumhuriyet yolunda yeni Kıyam’ın kutlu olsun Türkiye

Türkiye’ nin yarısı,16 Nisan’ da hürriyet ve istiklâlini kendi elleriyle toprağa vererek; istibdat devrine, çarşaf ve peçeye geri dönmeyi tercih etmiştir.

İktidar, devletin (halkın) bütün imkânlarıyla abanmış, cehaleti, sefaleti ve Devlet Bahçeli’yi de yanına alarak, Cumhuriyet rejimine karşı savaş açmıştır. Yüksek Seçim Kurulu’da, son dakika da attığı gol ile iktidara artı puan kazandırmıştır.

Bundan sonra atılacak adımları iktidarın kurmayları bizzat kendileri açıklamışlardır;

“Anayasa’nın ilk dört maddesi değişebilir”

“Halk kendi devletini kuruyor”

“Eyalet sistemine geçilmeli”

“İstanbul’a özerklik verilsin. İstanbul, kendi kendini yönetsin”

Anayasa’nın ilk dört maddesi değiştirilince bu saydıklarımızın hepsi gerçekleşebilir. İlave olarak;
Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olmaktan tamamen çıkartılabilir…(Kısmen çıkmıştır)

Devletin adı değişebilir ( “Türklük yok” düşüncesi hayata geçirilebilir)

Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti değişebilir (‘Türklük yok’ düşüncesinden hareket edilince doğal olarak Türkçe’ de kalmaz… İktidarın İstanbul sevdası ve Turkuaz merakı da malûmdur. İstiklâl Marşı’ nın mehteran versiyonu da hazır)

Bundan sonra her şey “partili başkanın” elindedir; ‘O, tak diye emredecek, devletin bütün kurumları şak diye yerine getirecek’

Ancak gözardı edilen bir gerçek vardır;

Yüzde 49’ luk bir kesim kaya gibi karşılarındadır…

Kıyam, yeniden başlamıştır…

Türkiye'nin 100 yıl önce bıraktığı yere geri dönmesine asla izin verilemez; verilmeyecektir...

“Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyen partili başkan, Üsküdar’ı geçememiş, yarı yolda kalmıştır.)

Cumhuriyet yolunda yeni kıyamın kutlu olsun Türkiye…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 17 Nisan 2017


Nedir bu “Turkuaz” merakı…

İktidarın “ Turkuaz” merakı biliniyor. Fırsat buldukça devleti temsil eden bazı simgelerde renkleri “Turkuaz- Beyaz’a çeviriyor. Geçtiğimiz yılın Aralık ayında Cumhurbaşkanlığı Koruma Dairesi’ne bağlı polislerin üniformaları da Turkuaz rengine büründü. Polislere Turkuaz renkte pardösü üzerine Cumhurbaşkanlığı Forsu bulunan düğmeler ile altın rengi kemer ve kasktan oluşan kıyafetler giydirildi.

Turkuaz, Türkiye’nin gündemine yeni girmiyor. 2008 yılında A Millî Futbol Takımımızın Kırmızı-Beyaz forma renkleri dış sahalarda Turkuaz-Beyaz olarak değişmişti. Gerekçe ise Turkuaz’ ın, “Türk mavisi” olmasıydı. ( Uzmanlara göre Türk mavisi diye bir renk yok) Dönemin bakanı “Turkuaz, Kırmızı-Beyaz’ın dışında, Türk Ulusu’nu temsil edebilecek özelliklere sahip yegâne renktir. Dolayısı ile hedeflenen farklılaşmayı sağlayabilecek tek alternatif durumundadır.” sözleriyle konuya ilginç bir boyut kazandırmıştı. Biz de konuya, 23 Ocak 2008 tarihinde ” Şimdilerde Moda Turkuaz” başlıklı bir yazıyla dikkat çekmeye çalışmış, yazıyı” Millî Futbol Takımımızı tüm dünya Kırmızı-Beyaz renkleriyle tanımaktadır. Burada yapılmak isteneni söylemeye dilimiz varmamaktadır! “ cümlesiyle sonlandırmıştık. Söz konusu yazıyı, 2009 yılında basılan “Körüz Biz” adlı kitabımıza da almıştık. (Bkz. Sayfa 285-286)

Yine 2009 yılında Meclis’te bir görevli, aslında Atatürk’ün hayalindeki bayrak renginin “gök mavisi” olduğunu ancak arkadaşlarından kabul görmeyince ay yıldızlı al bayrak ile devam kararı aldığını söylemişti. 2013 yılına geldiğimiz de Turkuaz mavisi yine gündemdeydi; Başbakanlık merkez bina girişindeki merdivenlerde bulunan kırmızı protokol halısı, Turkuaz rengi halıyla değiştirildi. Basında yer alan haberlere göre talimat, bizzat dönemin başbakanı tarafından verilmişti. Aynı şekilde her iki durum için de 18 Kasım 2013 tarihinde “Diyarbakır ve Turkuaz” başlıklı yazıyla dikkat çekmeye çalışmıştık.

Cumhuriyet rejiminin değiştirilmesine yönelik başkanlık anayasasının TBMM’ de oylandığı bu günler de bir AKP’ li vekil çıktı ve Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilebileceğini söyledi. Başkanlık anayasası büyük ihtimalle TBMM’ de kabul edilerek referanduma sunulacak. Referandum da halk buna müsaade eder mi şimdiden tahmin etmek çok güç; ancak, halk “Evet!” der ve ardından da Anayasa’nın ilk dört maddesine el atılırsa, ilk yapılacak değişiklik, Türk Bayrağı’nın al renginin Turkuaz’ a dönüştürülmesi olabilir mi?

Cevabı siz verin!

Bu “Turkuaz” konusu çok önemli ve bizler “Turkuaz” konusuna 2008 yılından bu yana dikkat çekmeye çalışıyoruz…
***

“Uyuyan milletler ya ölür ya da köle olarak uyanır!” Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

Tülay Hergünlü
İstanbul, 20 Ocak 2017