www.burasicanakkale.com

 

BURASI ÇANAKKALE İNTERNET MEDYA & Tv

 

zpelinataman@gmail.com

 

PAYLAŞ

 

 

 

"Gülersen en güçlü bağışıklık
ilacını sen üretiyorsun
kız kardeşim."
Hayatına meme kanseri girmiş kadınların hikâyeleri bunlar.

Göğüsledikleri her şeyi
memelerinde biriktirmiş
kadınların.

Kanser hikâyeleri,
aslında memelerinde birikmiş
bütün o zehirin hikâyesi.

Paylaşıldıkça hafifleyen, hafifledikçe değiştiren, güçlendiren hikâyeler.
Hem farklı, hem benzer.

Hem bambaşka, hem bir.
Gülersen, yengeçler ısırmaz.

 

 

 

KALE, EMEK ve NEJAT TABAK

Benim için Çanakkale, kaledir... Kısaca kale...Kale'm diye tutturmuş olmamın bir sebebi olduğu ortaya çıktı yıllar sonra . Meğerse kalemimi kullanacakmışım Kale'min gazetesinde, Nejat Tabak Amcam sayesinde. Bir yılı aşkın bir süredir, onun özenle yürüttüğü Burası Çanakkale İnternet Medya'da dünyadan, bizden, Kale'den, geçmişten, umutlardan bahsetmeye gayret ediyorum.

Nejat Amcamı yeni nesil Kaleliler gazeteci olarak tanıyorlar ama aslında o bir sinemacı... 25 sene boyunca sinemaya emek vermiş bir isim Nejat Tabak... Babası eski belediye başkanlarından Reşat Tabak'ın teşviki ile 1959 senesinde kurulan Emek Sineması'nın işletmecisi olarak Kale'nin sanat ve kültürel hayatına katkıda bulunmuştur. Belki de benim sinema sevgimin ilk tohumları Çanakkale'de atılmıştır. Beyaz perdeyi ve o çok sevdiğim Türk filmlerini ilk orada yerleştirmişimdir belki bilinç altına. Ege'nin açık hava sinemalarında uyuklamayı, suyun iki tarafının o içli ezgilerini sevişim de o yüzdendir belki. Sevgi neydi mesela? Sevgi emekti...

Nejat Amca sinemaya İstanbul piyasasını takip ederek İstanbul’da çok iş yapan filmleri getirmeye gayret edermiş. Annem zamanın en popüler filmlerini İstanbul'da değil de orada izlediğini söyler. Sinemada haftanın ilk üç gününde yabancı, diğer günlerde ise yerli filmler gösterilirmiş. Sinemacılık konusunda Çanakkale merkezi ile sınırlı kalınmayarak ilçelere de filmler gitmekteymiş. Haftanın iki günü yoğun ilgil gören kadınlar matinesi nedeniyle sinema binasının dışında kuyruklar oluştuğunu Nejat Tabak'ın kendisinden öğreniyoruz.

1960lı yıllar belki Türk sinemasının en güzel yıllarıdır. Mesela 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükçü düzenlemeler Türk sinemasında yeni bir anlatı dilinin, Toplumsal Gerçekçilik akımının yeşermesine fırsat sağlamıştır. Sinemada artık, o güne dek değinilemeyen toplum sorunlarını, gerçekçi denilebilecek bir biçimde ele alınmaya başlamıştır. Göç ve gecekondulaşma, grev ve sendikalaşma, işçi ve işveren sorunları, yabancılaşma, parçalanmış aileler, kadının toplum hayatındaki yeri ve önemi, Türk sinemasında yeni yeni ifade bulan, eleştirel bir dille anlatılmaya çalışılan konular arasına girmiştir.

Her dönem kendi sinemasını yaratır. İfade özgürlüğünün kullanılmasının en güzel örnekleri sinema ile de ortaya çıkar ancak kapitalizmin kazandığı dünyada kültürün de endüstrisi vardır ve tabii ki kar, zarar üzerine kuruludur. Televizyon çıkar ve bütün işleri bozar.  Yeşilçam kısa sürede televizyona yenik düşecek ve 'halkın sesi olan sinema'nın yerini 'prime time'lar alacaktır. Televizyonların evlere girmesi ile birlikte sinemaya rağbet azaldığından Kale'nin emektar perdesini, Emek Sineması'nı kapatmak zorunda kalmıştır Nejat Tabak Amca.

Bir kenti kent yapan, onu sadece boyut olarak değil de nitelik olarak da makro bir yerleşim alanına çeviren unsurlar arasında sanatın önemi büyüktür. İçinden sanat geçmeyen şehirlerin iki yakasını istediğiniz kadar en son model köprüler ve yollar  ile birleştirin, o kentin ruhunu yansıtmadıkça, bireyler özgürce kendilerini ifade edemedikçe cisimleri taşırsınız, insanları taşırsınız belki ama o kentin ruhunu taşıyamazsınız. Yolu Kale'mden geçen yol üstadı Tayfun Talipoğlu'nun dediği gibi ruhu yola katmadıkça patates çuvalları ile seyahat etmenizde bir mahsur yoktur çünkü sizin yol arkadaşına ihtiyacınız yoktur. Çanakkale'den yükselen ruh hem tarihsel bir sembol hem de Anadolu'nun kalesi, kilidi olması nedeniyle kentli kültürünü Anadolu'da gururla temsil eder. Kadını kaledir mesela... Ayakları yere sağlam basar. İnsanı denizi gibidir; bir tutarsa bırakmaz.

Hafızası tarih gibidir; yazdı mı silinmez. Çanakkale halkının iradesiyle üç dönem üst üste seçilen Sayın Başkan Ülgür Gökhan'ın ünlü konuşmasında belirttiği gibidir Kale'mden çıkan ruh... Yeri geldiğinde karartır gecelerini, sürer süngülerini, ölmeye koşar, bir gün öldüğü topraklarda özgürlükler yeşersin diye... O yerler kent olsun, özgür olsun, barış ile uyusun diye... Yeri geldiğinde en doğusundaki Suruç'u kucaklar. Köprü yapılıyormuş Kale'me. Yapılsın çünkü yakışır ama köprüler zihinleri, kalpleri birleştirmedikçe beton ve çelikten ibaret kalacaktır. Kale'min köprüsü bitince öyle şenlikli, sanat dolu olsun ki şehrim mesela Hakkari'den, Suruç'tan bizim şehre  gelenler 'köprü bahane, Kale şahane' desin.

Sanatsız, sinemasız, filmsiz, müziksiz ve emeksiz olmaz ki kent kültürü ! Bunu zamanında Çanakkale'de yaşatmış olanlardan biridir Nejat Tabak... Emek Sineması'nı ve Kale'nin yakın zaman kent kültür tarihini en iyi o anlatacaktır. Uzun yıllar yaşasın ve bu güzel, yerel ama evrensel değerleri taşıyan gazeteyi hep çıkarsın. Dün doğum günüydü Nejat Amca'nın.

İyi ki Kale'mde doğmuşsunuz Nejat Tabak Amca ! İyi ki bu kente dokunmuşsunuz !

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
25.03.2017


Ne Kadınlar Gördüm

Kadınlar... Ah kadınlar... Hele de özgürlük ve haysiyet istediler mi... Vah kadınlar...

Ülkemizdeki kadın sorununu en bilimsel yanlarıyla anlatabilecek istatistiki bilgiye sahip değilim ancak  çok kız kardeş, çok ana, çok hoca, ziyadesiyle nine , fazlasıyla teyze biriktirdim. Hepsi de hep vardılar ama aynı zamanda yoktular. Erkeklerin bize hasredilmiş bir günü bile nasıl kutlamamız gerektiğini dayatmalarıyla geçen bir günün ardından mutlaka anılması gereken kadınlardır çünkü çoktular.

Ölçüp biçmeyi ve etiketlemeyi sever, ataerkil sistem. Hep not verir ya erkekler... Çiçeksin, böceksin, başımdasın, kolumdasın... Güzelsin, şişmansın, boyun kısa, yemek olmamış, huysuzsun, vs... Ne kadar da önemser kendini erkek, içimizde değilse bir hiç olduğunu bilmeden !

44 yıllık hayatımda ne kadınlar gördüm oysa ki dört dörtlüktüler.  Annem gibi, teyzem gibi... Memur evlerini saraylara dönüştüren kadınlardı. Sigortaları bile yoktu. Gururla söylediler evlerinin hanımları olduğunu... Hanlara bedeldi dokundukları yerler... Mesela ben bir yakıt krizi hatırlarım 70li yılların sonunda. Annem kaloriferleri yanmayan evimizi ısıtmak için camdan boru çıkartarak soba kurmuştu. Zabıta gelip ceza kesinceye kadar babam kendini prens gibi hissediyordu her sabah. Yuvasını ısıtan bir kadındı. Halen zabıta görünce o anı hatırlarım. Annem benim şu andaki yaşımdan küçüktü  ve yuvasını nasıl da ısıtmak zorunda olduğunu anlatırken adam pek ikna olmasa da başını öne eğerek gitti. Bizim evde prenses masalları ters işliyordu. Babam kendisini prens hissederken annem en zor şartlarda mucizevi çözümler yaratırdı. O yüzden prenses masalları bana pek sökmedi. Kahramanların kadın olduğu hikayelere merak saldım hep. Babaannemin annesi Nuriye Hanım mesela... Kurtuluş savaşında cephe cephe gezmiş ve silah taşımıştı.

Sonra teyzem gelir gözümün önüne...  Bir kadın hep aynı kıyafet ile ama ayrı şekillerde güzel olur mu yıllarca? Olur. Hem ruh hem beden temiz tutularak dünyanın en güzel kadını nasıl olunur teyzem öğretmiştir bana...

Birlikte büyüdüğüm bir ablam vardı. O temizlik yaparken ne kadar güçlü olduğunu düşünürdüm. Babama "baba" derdi. O yüzden onu ablam bildim. Kendisini yarı yolda bırakmış çok zengin bir adamı elinin tersi ile itmişti. Aslında acıklıydı hikayesi ama gurur nedir onda gördüm. Evlere temizliğe giderim de o adama varmam, derdi. Madalyalık bir ablaydı.

Ne kızkardeşlerim oldu... Babalarından, ağabeylerinden dayak yedikten sonra göz yaşlarını silip birlikte sinemaya kaçtığımız... Ne kadınlar oldum aşk için dünyayı ayaklar altına aldığımız.. Sevdiğimize  kavuşmak için ne çetrefilli yollardan ayağımıza dikenler batarken birlikte büyüdük. Ne kızkardeşler gördüm ben, Didem gibi... En çaresiz anında o küçücük bedeniyle kardeşini kucaklayan...Ne anneanneler, babaanneler gördüm; ölen çocuklarının ardından torunlarına analık eden...

Kemoterapi odalarında ne kadınların ellerini tuttum memelerine acılar düşen, birlikte kan kustuğumuz ama kel kafalarımıza bakıp gülmekten öldüğümüz. Europadonna Türkiye'nin toplantısında tanıştığım ve tanımaktan gurur duyduğum bir Yüksel Hanım oldu mesela... Hastalıkta kahramanlığın ve acının destanını yazar. Gücünden gözleriniz dolar.

Ne kadınlar için ağladım akıl hastanelerine aşk acısıyla düşen.  Nil Versan Hamamcıoğlu Hocam gibi ne psikoloji öğretmenleri gördüm gencecik kızlara bunu anlatıp hayatları boyunca karşılaştıkları her krizde "kendilerini seçmeleri gerektiğini" öğreten... 

Kadın olma bilincini ilk aşılayan Bilhan Erdemli Hocam olmuştur. Meğerse doğum günüymüş . Onun düzenlediği ilk kadınlar günü müsameresinde öğrenmiştim kadının aslında bayağı üstün bir cins olduğunu. Ne kadındı ama! Gözlerinden zeka ve sevgi fışkıran... Sayesinde kadınlıkla hep gurur duydum.

Doğum gününüz kutlu olsun Bilhan Hocam. 

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
09.03.2017


İbrahim Hocalar

Yıl 1991 yılının sonbaharı idi. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne yeni başlamıştım. Fakültenin ilk gününün ilk dersi İbrahim Hoca'nın dersi idi. Galiba onun da Fransa dönüşü ilk öğrencileriydik. Biz de bir heyecan... Ağzından ne çıkarsa yazıyoruz. Sonra gidip konuşuyoruz. Hepimizde bir büyük hukukçu havaları... Nasıl olmasın bir ülkeyi hukuk devleti sahibi yapanın neler olduğunu öğreniyoruz. Kuvvetler ayrılığını, hukuk devletini, darbe anayasasını, Kenan Evren'in dayattığı oylamanın aslında referandum değil de plebisit karakterinde olduğunu, milletin nasıl korkutularak o darbe yasasını alkışlamaya itildiğini ve darbelerin hukuk devletine nasıl zarar verdiğini duyuyoruz. Darbeden sadece 11 yıl sonra...

O zaman Star tv Türkiye'nin ilk özel kanalı ve Anayasa'nın 10. maddesine aykırı bir şekilde yayın yapıyor. Bunun ifade özgürlüğü ile çatışıp çatışmadığını tartışıyoruz. İfade özgürlüğünün sınırlarından bahsediyoruz. Bayağı özgürce... O zaman sosyal medya yok ama derslerde basbas konuşuyoruz.

Gizli oyu öğreniyoruz sonra. Serbest ve eşit oy ilkesinin zedelenmediği oyun gizli olacağını ve bir kanun yaparken bunun şekil şartı olduğunu biliyoruz artık ilk ders döneminin sonunda. Erkler ayrılığının ve normlar hiyerarşisinin hukuk devletinin iskeletini oluşturduğunu öğrenmişiz. 23 Nisanlarda neyi kutladığımızı daha iyi kavrıyoruz artık. Egemenlik kayıtsız şartsız milletin olduğunu her sınav sorusuna cevap verirken bir kenara yazıyoruz. Onun öğrencisi olan her kimse bilir ki denetlemesi olmayan kurum demokratik değildir. En önemlisi de bir yetki vermenin sorumluluk da getirdiğini tekrarlıyor İbrahim Hoca...

Ne ka yetki o ka sorumluluk diye gülüşüyoruz aramızda. Her hukuki konuyu tartışırken bu denetleme ve sorumluluk / yetki oranına mutlaka dikkat ediyoruz.

İbrahim Kaboğlu Hoca bunları öğretip bırakmadı bizi. Her öğrenciye kendisini değerli hissettiren yapısıyla da bir şeyler kattı hayatımıza. Fransa'ya Avrupa Konseyi'nde çalışmaya geldiğimde beni Fransız Senatosunda verdiği bir konferansa davet etmişti. Sonrasında da Paris'te bir Çin Lokantasında oturup saatlerce sohbet etmiştik. Beni dost, hukukçu, ağabey, öğretmen, usta olarak dinlemişti. Yabancı bir ülkede çalışmaya gitmiş 26 yaşındaki bir genç kadın için çok değerli anlardır... İbrahim Hoca, bir ülkeyi hukuk devleti sahibi kılan prensipleri değil sadece, bir insanı özel, genç bir hukukçuyu özgüvenli, gurbette bir genci manevi destekli kılmanın da yolunu göstermiştir. Yalnızca bir devletin anayasasını değil, insanlığın ana yasasını da karşısındaki kimse iletmeyi bilen bir ustadır. Hayatta her hukukçunun yolunun kesişmesi gereken bir usta...

Demokrat karakterinden çok feyz aldığımız İbrahim Kaboğlu Hoca'yı OHAL sebebiyle çıkartılan bir kararname ile akademiden ihraç ettiler. Söz konusu İbrahim Hoca ve onun gibiler olduğunda bu ihraç ile elimizden değerlilik hislerimizi, gençliklerimizi, bir anfideki öğrenci sesini, özgürlüklerimizi, yıllardır genç insanların hayranlıkla baktığı hocalarımızı üniversitelerimizden alıp adeta dünyaya açılan pencerelerimizi söküyorlar. Biz biliyoruz ki en büyük direnç iyimserliktir ve en büyük silah gülümsemedir. Hayırlısı der, umudumuzu İbrahim Hoca'ların açtığı bilim ve demokrasi yollarına dökerek başımız dik yaşamaya devam ederiz.

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
10.02.2017


Fethi Kardeşim için...

Bu yazı fethedenlere minnet yazısıdır.

Bir yeri fethetmek için topa, tüfeğe, savaşa ihtiyaç yoktur. Fetih ilk önce kalp ile olur. Kalpleri fethetmedikçe attığın her kurşun sana geri dönmeye mahkumdur.

PKK Kürtlerin kalbini fethedememiştir. Sözde mücadelesinde kadınlar için ve törenin kadınları mağdur etmemesi için hiç bir adım atmamıştır mesela... Aksine dağdaki düzenin en sömürücü düzendeki kadın mağduriyetlerini aratmayacak düzeyde olduğunu itirafçıların ifadelerinden öğreniyoruz. Öldürmek ve katliam tek faaliyetleridir. Bütün Türkiye'yi öldürseler bile hiç bir kalbin ve toprağın sahibi olamayacaklar.

Cihad için ortaya çıkanların da dinle alakaları olmadığı gibi dine zarar vermektedirler.  Savaşın başlaması için karşı tarafın saldırmasını bekleyen ve her fırsatta barışı ve maneviyatı tavsiye eden bir peygamberin dininin nasıl olur da terör ile can almasının emretmiş olduğu düşünülebilir ? Yobazdan fatih çıkmaz. Fatih olmak empati, hümanizma, bilgelik gerektirir.

İzmir terör saldırısı bizden Fethi Sekin'i almıştır. Fethi ile aynı yaştayız. Hiç karşılaşmadık ama İzmirli olsaydım eminim ki sohbet etmişliğim olurdu Adliyeye girip çıkarken. Bana kendimi evimde hissettirecek bir gülüşü, koruyucu bir samimiyeti olacağından eminim. Elazığ'dan, çiğ köfteye, insan haklarından otomobillere kadar uzanan sohbetlerimizin olacağına, aynı yıllarda bu ülkenin kahrını çekmiş olmanın verdiği gururla birbirimizi kardeş belleyeceğimize  eminim. Benim gibi nicelerinin kalbini fethedeceğinden, ülke korumasına soyunmanın önce insan olmaktan geçtiğini ve ayrımsız herkesi kucaklayacağından eminim.

Öyle de olmuş zaten... Fethi kardeşim İzmir adliye camiasını ve bu ülkeyi en doğusundan en batısına kadar fethetmiş zaten yaşarken. Artık İzmir'in dağlarında çiçektir, Elazığ'ın havasında kar tanesi, kordondaki topuk tıkırtısının güvencesi, kardeşliğimizin göstergesidir.

Evet, hep beddua ettiğiniz gibi İzmir'de de bir katliam olacaktı ama hepinizin hevesi kursağında kaldı çünkü vatanı gavur, ona, buna oy verenler, namaz kılanlar-kılmayanlar, topuklular-başörtülüler, Kürtçüler-Atatürkçüler olarak bölenlerin değil Fethi Sekin gibi ölenlerin ve kalpleri fethederek yaşayanların vatanı olduğunu bilmiyorsunuz.

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
06.01.2017


Kar-anlık ve Cadılar

Yılın son günü bu satırları yazarken Çanakkale- İzmir yolu kardan kapalı...

Kadıköy, Kızıltoprak'ta elektrikler kesik...

Yaz saati uygulaması sebebiyle Tuna sabahları okula giderken her yer karanlık zaten...

Karanlık bende çocukluktan kalma bir korku salıyor. En çok da cadıları anımsatıyor. Cadıların tabi tutulduğu bir 'su sınavı' var. Hatta Hamurabi devrinde Babil'de bile uygulanırmış. Su temizlik simgesi olduğundan cadıların pis ruhunu barındıramayacağı düşünülürmüş. Cadı olduğu iddia edilen kişi kafes içinde suya bırakılır; eğer boğulmaz ise cadı olduğu tescillenirmiş. Cadı olmadığını kanıtlayan da boğulup cennete gidermiş.

Roma'da resmiyet kazanan Hristiyan ideolojisi de az cadı yakmamış. Mesela Hypatia adlı bir kadın...  İskenderiye'de yaşayan hem bilge, hem bilgin, hem de alımlı bir kadınmış. Bu nitelikleri ile erkekleri "büyülemesi" kaçınılmazmış. Ancak 415 yılında keşişlere bu kadının ünü fazla gelmiş. Keşişlerin dogma satışına çomak sokuyor tabii. Hypatia'nın şehri büyülediğine karar verilmiş ve vahşice öldürülmüş.

"Cadı avı" denilince ilk akla gelecek olan Ortaçağ avlarına kadar bu kavram sürekli değişmiş. Mesela 8. yüzyılda her kim şeytana uyup cadıların varlığına inanırsa ateşe atılacağına karar verilirmiş. Oysa bundan 700 yıl sonra  14. yüzyıl ortasından 18. yüzyılın sonlarına kadar "Büyük Cadı Avı" çılgınlığında cadıların varlığına inanmamak en büyük kafirlik sayılacaktı. O zamanlar cadılar en çok ihbar üzerine tutuklanmaktaymış. Muhbirin kimliğini saklamak, mahkumun el konulan malvarlığından muhbire de pay verilmekteymiş.

Salgın hastalıklardan dolayı kadınların doğurganlığının önem kazandığı devirler... Ebeler önemli kişiler... Genelde bilge ve eli yatkın kadınlar tarafından yapılan ebeliğin cadılıkla bir olduğuna inanılmaktaydı çünkü ebelerin kadınlara doğum kontrol yöntemleri öğrettiklerine inanılıyordu. Bir kadına üremesini kontrol etmeyi öğretmek cadılık yaftası için yeterliydi.

1487 yılında bir Dominiken tarafından kaleme alınan "Cadılar Balyozu" adıyla yayınlanan kitapta cadılar ile nasıl savaşılması gerektiği ve usulleri anlatılmış. Her kim bir cadıyı ihbar etmekten kaçınırsa afaroz edilmesi ve cadılara kadın oldukları için işkence yapılmaktan imtina edilmemesi gerektiği bu kitapta yer alan fikirlerden... Kitap 29 defa basılmış. Kilise hukukundaki işkenceyi tekrar yasağını da "tekrar yok, devam var" gibi kuralı dolanan oyunlarıyla bertaraf etmesi ile ünlü... Kilise, işkence edip cadılığını kanıtladığı kişiyi laik yargıya devrettiğinden bundan sonra olacaklar için gözü arkada kalmamakta...

Aslı da hem bilge, hem bilgin, hem de kelimeler ile büyüleyen bir kadın... Muhtemelen Ortaçağ'da yaşayan ama zaman yolculuğu yapabilen bir cadı... Ortaçağ'dan kalktı geldi, yarasa kanıyla kitaplar yazdı, gavur cadılarla işbirliği yaptığından fizikten çizikten kolaylıkla bahsediyor. Adamın içine ayna tutuveriyor... Çıplak gözle iç organlarını, dünyanın merkezini görüyorsun. Kalbini mesela... Zamanda yolculuk ettiği ve bizi de ettirdiği için yargılanmalı... Bir de hep 'miş' gibi yapıyor. Hukuk varmış gibi konuşuyor, kullandığı büyücülük malzemelerini biz tanıyormuşuz gibi anlatıyor. Çocuğu da yok... Yani? Cadılığın en büyük göstergesi anne olamamak... Yarı insan, yarı cadı... Cehape dönemine ışınlanmadığı iyi olmuş. 8. yüzyıl kadar arkaik olan o dönemde cadı olduğunu savunma özgürlüğümüz olmazdı. O tek parti dönemi bu tür kadınların cadı olduklarını haykırma özgürlüğümüzü elimizden almıştır. 

Ahmet desen... O her devrin cadısı... Erkek kılığında geliyor taa Ortaçağ'dan... Milli birlik ve beraberliğimize kast etmesi, devlet büyüklerimize hakaret etmesi... Bunlar hep cadılık suçunun organize suç olduğunu gösteren fiiller... BALYOZ davasının iç yüzünü büyüleriyle gözler önüne sermesi de cadı olduğunun kanıtıdır. Süpürgesi Silivri'den... Daha önce suya indirdiler kafes içinde. Boğulmadı. Bunda numara çok. İnsanmış gibi insan haklarından bahsediyor. Halbuki cadının önde gideni...  Avlanmalı. 

Şimdi bu zaman yolculuğu oldukça karmaşık bir olay... Suç da organize ya... Bunları Ortaçağ'da konuşturuyorlar sonra bizim çağa yolluyorlar. Onlar rahat tabii. Yargı baksın diyorlar. Nereden mi biliyorum? E, "Cadılara Balyoz" kitabında yazıyor. Bundan daha kuvvetli bir delil olabilir mi?

Elimde tuttuğum akıllı telefonun takvimi 2016 yılının son gününü gösteriyor.

Kalem'in yollarına kar yağıyor.

Kar anlık da olsa aydınlatır mı yolları? Bitirir mi bu Ortaçağ yolculuklarını ? Olumsuz hava koşulları sebebiyle zaman makinesi çalışamasın da o Cadılar bembeyaz dünyamıza kara bulutlar gibi çökemesin !Benim 2017 için tek dileğim bu...

Not. Cadılık tarihi ile ilgili bilgiler NTV Tarih Dergisi'nin 9. sayısından (Ekim 2009) alınmıştır.

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
31.12.2016


Para Çin'de bile olsa...

Şu çok sevilen, geçitlere adının verilmesi için sosyal medyada anketler yapılan II. Abdülhamit.... İşte onun döneminde bir iflas masası kurulmuş... Düyun-u Umumiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi... 1881-1939 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun dış borçlarını denetleyen kurumun adı... Sözcük, "Genel Borçlar" anlamına geliyor.
Osmanlı İmparatorluğu 1854 yılında dış borçlanmalara başlamış. Kırım Savaşı ile ilk dış borçlanmasını yaşamış koskoca İmparatorluk.  Avrupa tutmuş ensesinden masaya oturtmuş. Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım. Gavura gavur diyoruz ya. İşte o gavurun parası kıymetli... 1881'de damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergileri toplama ve alacaklılara ödeme görevi yeni kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi’ne verilmiş. Hastalık da böyle başlamış. Başka çaresi de yok aslında.

- O zaman, bir şey üretseydi de satsaydı.

- O kadar kolay değil o işler. 

Üretim olmadığı için bir şey satamıyor ve üretimden bir şey elde etme olasılığı yok. Batı teknoloji üretirken batı ile rekabet edebilir mi  ki ne satacak?  Elindekini satıp satıp harcayacak. E her şeyi satmış. Tütün kalmış bir tek. Osmanlı topraklarında gelir üretme kapasitesi olan tek ürün tütün... İmparatorluğun dış borçlarına karşılık olarak, İmparatorluk’ta tütün ekimini ve tütün işlenmesini düzenlemek üzere Fransızlar tekel idaresi kurmuşlar. Bu idare tütün gelirlerinin tamamına el koymuş ve 30 sene boyunca tahsilat yapmış.
O yıllarda Osmanlı İmparatorluğu Maliye Bakanlığı bünyesinde çalışan personel sayısı sadece 5 bin iken,  Duyun-u Umumiye’nin 9 bin personeli görev yapıyormuş.  O günkü şartlara göre  oldukça yüksek maaşlar ödenerek çalıştırılan bu personelin maaşları da Osmanlı İdaresinden ayrıca tahsil edilmiş. Bu yetmezmiş gibi Reji İdaresi ( Fransızların başında olduğu Tekel) , Kuruluş Şartnamesi’nin 3. maddesindeki,  “Şirket, tütün kaçakçılığını önlemek için gereken memurları kendisi tayin eder” imtiyazına dayanarak çoğu da Balkan ülkelerinden getirilen personelden teşekkül eden  “atlı-silâhlı kolcu” teşkilâtlarını kurmuş ve bunların giderlerini de köylünün ürettiği tütününden çıkararak ödemiş. Bu sırada duruma itiraz eden üreticiler bu Reji kolcuları tarafından öldürülmüş. (Samsunlu Yazar Ali Kayıkçı bu sayının 60 bin olduğunu iddia etmektedir.) Hani Soma'da tekmelenen madenci vardı ya... İşte onun büyük büyük büyük babası da muhtemelen oralarda tütün ekerken Reji Kolcuları tarafından itilip kakıldı. Acaba 'karma' dedikleri bu mu?

Anlayacağınız koskoca imparatorluk yarı sömürge durumuna gelmiş. Son günlerde meşruiyeti sürekli masaya yatırılan Lozan Antlaşması ile, Osmanlı İmparatorluğu'nu yarı-sömürge seviyesine indiren bu kurumun vergi gelirlerini denetlemesi sona erdirilmiştir. Sadece borçların alacaklılara paylaştırılması görevini sürdürülmesi kararlaştırılmış ve Türkiye Osmanlı'nın borcunu 1954 'e kadar ödemeye devam etmiştir. Ancak artık borç ödeyecek teknolojisi, fabrikaları, üretim merkezleri oluşturulmuştur. Buna inkılap diyoruz. Bu inkılabı yapamasaydı, kısaca devrimler olmasaydı inkilap kaçınılmazdı. İnkilap köpekleştirme demek... Avrupa'nın ekonomide köpeği olmaya son vermiştir devrimler.

Atatürk İlke ve İnkılapları çok uzun vadeli hesaplar içerir. Ülkenin geleceğini emanet edecek gençleri yurt dışına okumaya göndermek böyle bir yatırımdır mesela. O gençler KİTleri kurarlar, o gençler üretimi harekete geçirirler. O gençler sanat icra ederler. Sanat, felsefe, bilimden nasibini almayanlar ise sata sata nereye kadar giderler ? Şangay'a mı ? Acaba para Şangay'da bile olsa gitmek gerekir mi?

E paranın dini, dili filan olmaz. Gitmek lazım tabii. Ancak bir mahsur var. Çin şu sıralar Türkler'e vize vermiyor. Olsun, belki onlar gelirler. Bilginize...

Kaynak: http://www.nedir.com/reji-idaresi#ixzz4S8e2Gjtr  

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
07.12.2016


YOKSUN

Balıkesir tütün kolonyası ile büyümüş olmaktandır herhalde. En çok tütün kokan insanları sevdim. Sabah dizip akşam saranları, sarıldığımda tütün kokanları, her önemli işin arifesinde bir yeni'ye oturan adamları, sabah kahvesinde boru sesi ile gümbür gümbür konuşan kadınları, hayvanları kardeşi sanan çocukları sevdim.

Sonra bir davaya gönül verenleri, idealizmden ödün vermeyenleri, özgürlüklerden yana olanları, kadın-erkek eşitliğini savunanları, sorgulamaktan vazgeçmeyenleri, peynir ekmekle bile sofrayı güzel kılanları, denize tutulanları, sevdaya tutunanları, göklerde gezinenleri, kitapları, bilimi, sanatı, sporu, edebiyatı sevenleri, sanatçıyı önemseyenleri, tiyatroya gidenleri, ülkesini sevenleri, vicdanını kılavuz edenleri, düşmanına el uzatmayı bilenleri, devrimcileri, hayal kuranları, hayallerinin peşinden gidenleri ve ötekileri düşünen kadınları ve erkekleri sevdim hep.

Bütün bu özelliklerin zıddını taşıyanlardan ise hiç nefret etmedim. Nefret etmek bütün bu insanları sevmek ile aynı yerde olamazdı. Onlar ki düşmanlara bile el uzatmışken nefreti, kini bu güzelliklerin içine sokamazdım. Aksi olsaydı sevdiklerime ayıp ederdim. Ben de sadece sevgiliye odaklanmayı seçtim. Benim insanlarıma küfür edenler ile hiç ilgilenmedim. Onlar ise kendinden olmayana nefreti seçti. Kanımdan değilsin dedi sevmedi. Dinimden değilsin dedi; itti. Kadınsın dedi; karanlıklara çekti.

Bunu öğrenmem için onlarca fırın ekmek yemem gerekti ama anladım. Benim için yok hükmündeler.

Yukarıda saydığım onca güzel özelliğin toplandığı bir adam geçmiş memleketten. Memleketi memleketim eden...Mustafa Kemal...  Her fırsatta sövenler, onunla yarışa girenler, çıktığı kabuğu beğenmeyip ona Ata dahi diyemeyenler... Biz Ata'mızı sevmeye ve güzel olan her şeyi haykırarak söylemeye devam edeceğiz çünkü bizi biz yapanlara nankörlük etmeyiz. Atatürk posterini başı sıkışınca asan değil, astığında gözleri dolanlardanız biz.

 Olsanız da olmasanız da olur. Siz YOKSUNUZ çünkü o ışıktan yoksunsunuz.

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
10.11.2016


EN TATLI KAPİTAL 

Sevgili Ayşe Teyze, 

Bugün sana izninle tatlı bir masal anlatacağım. Daha doğrusu bana anlatılan bir masalı aktaracağım. 

Bir varmış, bir yokmuş. Şeker pancarı adlı bir bitki varmış. Senin ülkende de üretilen şeker üretiminin hammaddesi olan şeker pancarı özellikle İç Anadolu Bölgesi'nde tarımı yapılan bir sanayi bitkisiymiş. Buraya kadar kolay... 

Ülkende bir de Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı diye bir bakanlık var. Bu bakanlık  “Üretim Reformu Paketi Kanun Tasarı Taslağı” hazırladı. Hazırlanan taslakta  4634 sayılı Şeker Kanunu’nun 3’üncü maddesinin tümden kaldırılması öngörülüyor.  Pekiyi 2001 krizinin Kemal Derviş ve IMF koalisyonunun dayatması olarak da bilinen Şeker Kanunu’nun 3’üncü maddesi ne söylüyor? 

2001 yılında yürürlüğe giren kanunun bu maddesi ile Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) üretimine %10 kota tanınmış. Yani bu, ülkede üretilen şekerin  %10 nu Nişasta bazlı şekerden elde edilebileceği anlamına geliyor. Tanınan  %10 kotanın yüzde 50 oranında artırılması veya azaltılması yetkisi Bakanlar Kurulu Kararı’na bırakılmış. Bunun sonucunda da Bakanlar Kurulu NBŞ kotasını her yıl  %15 olarak NBŞ şirketlerinin lehine belirlemiş. Uluslarası şirketler ellerini ovuşturarak  şekere kısmen ikame olabilen ve ithal mısırdan üretilen nişasta bazlı şekeri mutfağına usul usul sokmuş. 

Nişasta Bazlı Şeker üretimine teknik olarak %15 oranında izin verildiği o günden bu yana şekerpancarı üretiminde yaşanan azalmayı rakkamlarla şöyle ifade edebiliriz: 1998 yılında 450 bin civarında olan şeker pancarı eken çiftçi sayısı 2014 yılında 125 bine gerilemiş.  

İşte şimdi hazırlanan tasarı ile kota koyan şeker kanununun ilgili maddesinin tümden kaldırılıyor. Yani NBŞ şirketleri üretimini %100’e çıkarabilecek. Bu tasarıya göre çiftçiler şekerpancarı üretemeyecek. Neden şeker pancarına bu kadar taktınız diye söylenmeler olabilir. Bu pancarın bin âli değeri var. Ekilmez ise ne mi olur ? Mesela;

- Şeker pancarı ekimi aile işidir.  Aile üyelerinin yanında başkalarına da istihdam sağlamaktadır. Buğdaya göre 18 kat, ayçiçeğine göre 4.4 kat daha fazla istihdam gerektirir. Bu tasarı yasalaşırsa küçük aile çiftçiliği büyük zarar görecektir. 

- Şekerpancarı aynı zamanda hayvan yemidir. Dolayısıyla ekimi bir taşla iki kuş vurmak gibi bir ekonomik sebebe hizmet etmektedir. Şeker pancarı tarımının yapıldığı yerlerde besi hayvancılığı da gelişmiştir. Bu tasarı yasalaşırsa besi hayvancılığı da etkilenecektir. 

- Şekerpancarı, çam ormanına oranla 3 kat daha fazla oksijen sağlar. Yani 1 dekar şekerpancarının havaya verdiği oksijen miktarı 6 kişinin bir yıllık ihtiyacını karşılar. Küresel ısınmanın önünde oldukça önemli bir silahtan mahrum kalacağız demektir. 

Mırıldananlar olabilir halen. "Ama ucuuuuz..." diyenler... Pankobirlikten yapılan açıklamalar bunun aksini gösteriyor. Dünyanın en büyük üretici ülkelerinde NBŞ fiyatı 250-500 dolar iken Türkiyeʹde 1200 dolar... Aynı Pankobirlik açıklamasından öğrendiğimize göre tüketici, 1 ton şeker için, KDV hariç, Fransaʹda 1916 dolar, Türkiyeʹde  ise 1330-1335 dolar arasında ödemektedir. 

İşin en kötü tarafı ise bu nişasta bazlı şekerin sağlığına olan etkileri... Özellikle tatlandırıcı olarak früktozdan zengin mısır şurubu kullanılan meşrubat ve diğer gıdaların karaciğer yağlanmasına yol açtığı belirtilmekte... Bayramda bir oturuşta en az 10 madlen çikolata yemesine izin verdiğin torununun bu yaşta karaciğeri yağlı mesela.. En hafifinden insülin direncine sebep oluyor bu şeker. Obezite yüzyılın en önemli hastalığı iken... Kapitalist şeker kansere doğru giden yolun taşlarını döşüyor.  

Kısaca mısırdan elde edilen şeker hem daha pahalı hem daha zararlı... Şeker pancarından elde edilen şeker ile üreticinin cebi, tüketicinin bütçesi ve kamu sağlığı kazanırken neden nişasta bazlı şeker diye ısrar ediyorlar? Uluslararası şirketlerin en fazla kazandığı yer mısır da o yüzden. Filmin sonunda hep yabancı kapital kazanıyorken Anadolu köylüsü bağımsız topraklarda yaşadığını zannediyor. 

Soma'da ekmek parası bulmak için madene inmekten başka çaresi kalmayan işçinin eskiden tütün eken dağ köylüsü olduğunu biliyor musun?  Sadece altındakileri ve üstündekileri özgürce kullandığın toprak senindir. Şüheda fışkıran toprağının istiklali yerliyi düşünen tarım politikalarındadır. Yerlilik ise ne kafatasında, ne kandadır ama topraktadır. Kendi nohutuyla kendi öğrencilerini okutan Ovacıklı Belediye Başkanı gibi mesela...Yüzde yüz yerli...

Ayşe Teyzem, sen en saf duygularla bayrak sallarken mutfağına tatlı tatlı giren NBŞ seni beni hastane odasına sürüklüyor. 

Olsun ama tatlı yiyelim, tatlı konuşalım. Hastane vardır senin eve yakın. Bir de 65 üzeri kartın... Yollar da duble duble yerli halkın... Gerisinden kime ne? Ellerinden öperim. 

* Rakamlar www.karasaban.net adlı siteden alınmıştır. 

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
27.09.2016


Bir Uzun Adam Gülümsemesi

Dandi sakızların içinden artiz resimleri çıkardı biz çocukken...Bana da hep o uzun adam denk gelirdi. Ben de bunun gelecekten bir haber olduğunu varsayar bir gün kendisi ile evleneceğimi düşünürdüm. Hem de bizim köyden zaten; yani Bakırköy'den... Ancak kimse bilmezdi cebimde resmini taşıdığımı. Dedikoduya da mahal vermemek için bizim mahalledeki oynanan bütün türk filmcilik oyunlarında ben hep o olurdum. Zaten en uzunu bendim yaşıtlarım arasında. Dolayısıyla uzun adam rolleri de hep bana düşerdi. Ben memnundum bu durumdan; yani erkek rolünden. Böylelikle o, benden başka kimseye aşık olamazdı. 

Uzun adam pek kahramandı. Sevdiği zengin kızın babasının parasını elinin tersi ile itiyor, mahallenin fakir teyzelerine yardım ediyor, hayal kurmaktan geri kalmıyor, hep seviyor, sayıyor ve menfaatinin değil iyinin yanında duruyordu. Onun kadar uzun ve yakışıklı bir adam da onca defosu olan fakir ama gururlu insanların arkasında durunca tabii ki onlar kazanıyordu. Zengin kızın babası bile dize gelirdi filmin sonunda. Ne de olsa ekmeğini taştan çıkartır ve kimsenin hakkını yemeden, fakirin gönlünü ederek hep iyi kadınları severdi. O kadınlar da güzeldiler zaten. Güzel olmak için iyi olmak yeterliydi. Ne makyaja, ne pahalı elbiselere ne de estetik ameliyatlara gerek vardı. Zaten o öyle şekil yapan kızlara da rağmen -kantinde askerlik yaparken değil, bizzat sanık olarak-  bakmazdı. Onun sevdiği kadınların gözünde tek taş yüzükler yoktu.

Filizler, Gülşenler, Hülyalar, Şerifler hep onu, o olduğu için sevdiler. Çalıştığı fabrikanın sahibinin gücünü arkasına alan değil çalışanların dramını haykırdığı için... 12 Eylül 1980 darbesinden doğrudan zarar görmesine ( kantin kapısından değil)  rağmen  askeri vesayeti kaldırma paketli tuzaklara düşmediği için... Fabrikada mühendis bile olsa doğudaki vatandaşın dramını oturma odamıza getirdiği ve bizi 'bir' kıldığı için... Eşit olmak, bir olmak değerli iken... Sürüye katılmayı hep reddettiği için... Sürüde menfaat ve konfor varken... O doğrunun ve Anadolu'nun yanında olmayı seçtiği için... Mesela sevdiği kadın hasta olsa canını verebilirdi. Kimse kandıramadı bizim uzun adamı... Düzenin 'derin' güçleri ne istediyse vermedi çünkü... Gel, bizim gibi güçlülerin hikayesini anlat dediler ama o meteliğe kurşun attı da gitmedi. 'Siyasetten bana ne, ben cebime bakarım' demedi. Hep dayatılan düzeni itti ve kalbini seçti. Anlattığı hikaye ne ise kendisi de o idi. Kah Ferit oldu. Kah Tarık... Hep iyilerin kazanacağını müjdeleyen mahallenin ağabeyi, özlenen sevgili, mert oğul, dürüst kardeş, çalışkan çocuk, cesur sevgili... 

Yolu da kendi gibi uzun oldu aslında ama asıl uzunluk ne boydaydı ne yolda. Asıl onu upuzun kılan gülümsemesiydi... Sadece yaşadığı yeri ve toplumu seven insanların gülümsemesinin o kadar eşsiz, o kadar samimi, o kadar uzun etkili olabileceğini düşündürttü bize... Biz derken ? Ben sanıyordum ki biz bizmişiz, birmişiz. Ben sanıyordum ki mahallede herkes zengin kızın küstah babasına haddini bildiren ve insanlık dersi veren Tarık Akan'ı alkışlamış filmde kendini tutamayıp... Hasta kızına katlanması için kendisine uzatılan çeki yırtıp kapitali değil de sevgiyi ve emeği seçen Ferit'i kucaklamış sinema çıkışı... Ben sanıyordum ki insanlığı kar üstünde sırtında taşıyan Seyit Alileri, töreye karşı koyan iyileri korur ve kollarmış Anadoludaki herhangi bir sinema salonunun aslan delikanlıları... 

Biz, mahallede oynarken, günlerce biriktirdiğimiz dandi sakızı fotoğraflarını  anne ve babasının kavga ettiğini söyleyen arkadaşımız ile paylaşan çocuklardık sırf biraz hüznü dağılsın diye... Kardeşlik paylaşmaktır, tasada da, sevinçte de... Ben kardeş olduğumuzu zannederken...

Ferit gittiğinde anladım. Kimse dandi sakızlarının içinden çıkanları paylaşmayacak artık. Ferit'i alkışlayanlar çoktan taşınmış bizim mahalleden. Zengin kızın küstah babası parmak parmak binalar dikiyor Feritle kızının elele dolaştığı boğaz tepelerine. Artık o kızlar da Ferit'e bakmıyor zaten. Enayi diye dudak büküyor herkes. Uzunluk artık elle ve kolla ölçülüyor. Gülümseme borsada beş para etmiyor. Bu sefer film farklı bitiyor. Kötü adamlar kazanıyor. Ferit'in ölümüne bayram ediyorlar.  

Ey  kötüler, siz ne ara, hangi delikte, hangi dış mihraklı filmde yetiştiniz? Düşünüyorum, düşünüyorum; bulamıyorum.  Başka bir gezegen olmalı... Yaşarken bu kadar güzel gülmüş bir adamın arkasından konuşan en fazla o kötüler gezegeninden gelmiş 'yaratık' sayılmalı... Bu kadar kötü konuşmanıza bizim mahalleden bir delikanlıya atfedilen (Nejat İşler)  bir sözle cevap veriyoruz. Bu hareketleriniz bizi en ağır küfürlere tahrik eder ama yaşadığımız sürece yüzümüzden eksik olmayacak güçlüyü iplemez o Ferit 'gülüşü' sizin gelmişinizi, geçmişinizi, bütün gezegeninizi tatmin eder. Hangi filmin senaryosu iseniz bilin ki senaristin iki kaleminin arasındadır ipiniz. 

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
17.09.2016


BEMBEYAZ KALMAK 

Bu yazı dile getirilmekte geç kalınmış bir minnettarlık yazısıdır. 

1974 Temmuz'u... Çanakkale... Çocuk aklımı ve kalbimi kaplayan iki his hatırımda halen... Kıbrıs'a harekat yapılmış. Karartma başlamış. Annem geceleri formika dolaplı mutfağımızın penceresine gazete kağıtları yapıştırmakta. İçimi bir korku kaplar. Karanlığı daha zifiri yapmanın ne alemi var? O korku gecelerinde oyunlar bulurum kendi kendime. Öyle afillice dillendirebilecek yaşta değilim. Gündüzleri oyuncak sandığım bembeyaz askerlerim var benim. Evimizin alçak penceresinden izlediğim, el salladığımda beni gördüklerinden emin olduğum bembeyaz askerler... Karanlıkta en etkili olabileceğine inandığım işte bu denizci ağabeyler istersem denizleri aşarlar; istersem bayrak bayrak yelkenler açarlar; düşman dediğimiz kimse, kar gibi kıyafetlerini onlara karşı tutsalar göz kamaşmasından kimse kalemize yanaşamaz.

İşte tam bu zamanlar benden çok uzakta, denizsiz Ankara'nın yoksul Keçiöreni'nde 7 yaşında bir Ali yaşar. Bir ailenin beşinci ve en küçük çocuğu... Annesi Satı Teyze evlere temizliğe gidiyor. Babası Hüseyin Amca kapıcılık yapıyor. Ali de harçlık çıkarmak için pazarlarda limon satıyor. Sivas'ın Yuva köyündenler... Bir alevi köyü olan Yuva'nın elektriği 1985 yılında, telefonu 1987 yılında gelmiş. İlkokulu 1957 yılında yapılmış. Tanışmıyoruz Ali ile... Hiç karşılaşmayacağız da... Yıllar sonra bir gazete haberinden öğreneceğim varlığını. Edebiyat bölümü mezunu olduğunu ve Bahriye'ye gönül verdiğini... Hacettepe Üniversitesi Edebiyat fakültesini bitirip öğretmen olarak Bahriye'ye giriyor. Bunun için torpillere, sorulara önceden bilmesine gerek yok. Tek güvendiği kalbinin temizliği, beyninin parlaklığı, bileğinin kuvveti... Ali ile bir çok ortak noktamız var. O da kelimeleri ve denizi seviyor. Galiba göklere de takık benim gibi ki kızının adını Gökçen... Ha bir de Atatürk... Onu saymıyorum bile...

Denizleri, gökleri, kelimeleri seven Ali Yarbaylığa kadar terfi ediyor.  Görevleri devam ederken tüm zorluklara karşın yüksek lisans ve doktora yapmış; görev yaptığı birliklerde birçok başarı belgesi ve takdirname ile ödüllendirilmiş bir asker artık Ali Tatar... 

Ancak Yarbay Ali'nin hayatı 2007'de sarsılıyor. ‘Amirallere Suikast’ operasyonuyla 5 Aralık 2007’de İstanbul Başsavcılığı’na çıkarılıyor. Savcı Süleyman Pehlivan... Bir flaşdiskten çıkanların yanı sıra ‘ihbar tutanağı’ koyuyor Ali'nin önüne. Tutanakta, Ali'nin Deniz Kuvvetleri’ne Alevileri topladığı, Perinçek'in Ali vasıtasıyla suikast timine haber yolladığı iddia ediliyor. Dayısı Hüseyin’in DHKP/C’den tutuklu, ‘Süleyman’ adlı kuzeninin silahlı örgüte üye olduğu öne sürülüyor. İhbarda, “ Alevi olup Sivas’ın Yuva Köyü’ndendir. Yuva köyü PKK yatağı olarak bilinmektedir” deniliyor. Ali'nin başından kaynar sular iniyor. Evet Ali Alevi... Dayısı Hüseyin, 30 yıldır Almanya’da... ‘Süleyman’ adlı kuzeni ise yok...

Ali...Hasdal Askeri Cezaevi’nde... Avukatının itirazı üzerine 11 gün sonra tahliye ediliyor. Avukatı tahliye talebinde, askeri bir birliğin içinde, Deniz Eğitim ve Öğretim Komutanlığı’nda, komutanın bilgisi dışında “illegal bir toplantı” yapılmasına imkan olmadığına dikkat çekiyor. Ayrıca Mayıs 2008’de yapıldığı iddia edilen bu toplantıya Perinçek’in katılması da mümkün değil çünkü Perinçek o tarihte tutuklu... “Belge”nin sahte olduğu ap açık ortada... Öyle Tübitaklı bilimsel bilirkişi raporlarına dahi gerek yok. Sadece hayatın olağan akışının kriter alınması halinde bile bütün bu kumpas davalarındaki delillerin sahte olduğunu anlamak mümkün...

Dışarıya adım attığı anda Savcı Pehlivan, tekrar Yarbay Ali'nin tutuklanmasını istiyor. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Aralık 2009’da yakalanmasına karar veriyor.

O gün, ceza evine götürmek üzere asker kapıya dayandığında Ali, banyoya giriyor. İçeriden bir el silah sesi duyuluyor. Yanı başında karaladığı not şöyle bitiyor:

“Şunu bilin ki en küçük suçu ve günahı olmayan ben, bu hukuksuzluğa isyan ve bu karanlığa bir nebze ışık olabilmek için hayatıma son veriyorum.”

Çünkü Nazım'ın dediği gibi... Mesele esir düşmekte değil, teslim olmamakta bütün mesele…

Yarbay Ali bu hayattan onurunu da alarak, teslim olmadan ayrılırken bizim tanık olduklarımıza gelince...  Yarbay Ali'nin suçlandığı iddianamede, ‘amirallere suikast’ iddiasının olmadığı anlaşıldı. Flashdiskin, dört teğmenin bilgisayarlarında kullanılmadığı, üzerinde parmak izi olmadığı saptandı. Yani  dava, 17/25 Aralık miladından sonra beraatla bitti. Ali'nin tutuklandığı operasyonu yapan İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürü  ‘Fethullah Gülen Terör Örgütü’ üyeliğiyle tutuklandı. Tatar’ın tutuklanması kararına imza atan Hâkim Fethullahçı polisleri tahliye etmeye kalkışınca ceza evine gönderildi.  Savcı Pehlivan  2010’da Yargıtay üyeliğiyle ödüllendirildi. 

Zaman gazetesi 'ifade özgürlüğü' adı altında Yarbay Ali Tatar'ın intiharını 'mermiye kafa atmak' manşeti ile haber verdi. Gazeteci Engin Ardıç, Balyoz, Ergenekon ve bilumum kumpas davasında sağlık sorunları ile mücadele edenler ve Ali Tatar için 'mermiye kafa atmak' deyimini kullandı. Gözlerinizin içine bakılarak hepimizin gözü önünde bu insanların mağduriyeti ile alay edildi. Üç zararlı beyaza bir de denizciler eklenmişti. Bir ülkenin ordusu ile uğraşmak için denizcilerden başlamak en kurnazca idi... Azmettirenlerin üst akılları denizlere hakim olmak istiyorlardı.

15 Temmuzdaki darbe teşebbüsü sonrası soruşturma başlatılan Yargıtay ve Danıştay üyeleri içerisinde Pehlivan da vardı. Fakat Pehlivan, Yarbay Ali Tatar gibi onur intiharını aklından bile geçirmediği için, diğer Fetullahçılar gibi, operasyonu haber alıp kaçmıştı. En sonunda dün teslim oldu. Adil yargılanması, kötü muamele görmemesi en başta Ali Tatar Yarbay'ın acılı ama asil ve adil ailesinin en büyük dileği...

O zamanki hakim olan cemaatçi düzende 'antimilitarist' rütbesini almak için demokrasi ve Gülen aşığı nice hukukçu (ikisi birden nasıl bir arada oluyorsa) ve aydın, davaların üzerine inşa edildiği bütün bu delillerin doğruluğunu savunmak için Savcı Pehlivan'ı ayakta alkışladı. 'Ama hukuk, ama adil yargılama, ama... Hukuk tekniği ideolojiden önemlidir, öç almak hukukta yoktur' diye yanıp tutuşanları 'Sen bu adamların darbe yapmak istediğini görmüyor musun' diyerek 'faşist' ilan ettiler. Aynen şimdi darbecilerin adil yargılanması gerektiğini iddia edenleri ve bütün bu krizin oluşmasına sebep politikaları eleştirenlerin darbe yanlısı ilan edildiği gibi...

Ergenekon ve Balyoz gibi davaların üzerine inşa edildiği, siyaseten düşmanını yenmek için kurguladığın 'düşman ceza hukuku' gün gelir seni de vurur. Uydurduğun deliller bir gün senin de mahkumiyetinin sebebi olur. 

Ormanda güçlü kazanır çünkü kanun aslan kral ne isterse odur. Hukuk devleti aslanların yanında ormandaki bütün canlıların hayat hakkını savunur. Siyaset eliyle hukuku kirlettiğinde ormandaki tehlike er ya da geç seni bulur. 

Onur insana ait bir özelliktir. Bazen hayvanlarda da olur. Kediler mesela...Çok onurludurlar. Onur... Yarbay Ali Tatar'ın aldığı terbiyede, kişiliğinde, hayata bakışında, bağlı olduğu Atatürk sevgisinde ve ölümüyle bile verdiği hukuk dersinde gizlidir. Anlamak için önce insan olmak gerekir. 

Ruhun Şad olsun Yarbay Ali Tatar... Bu değerler erozyonunda bedenini ortadan kaldıracak, sevdiklerinden ayrılmayı göze alacak kadar onurlu, cesur ve onca atılan pislik içinde gülümsediğin fotoğrafında olduğu gibi bembeyaz, tertemiz kalabildiğin için vatan sana minnettar... 

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
04.08.2016


ANOMİ

Selçuk Yöntem'in sunduğu bir popüler bilgi yarışmasında 19 yaşındaki genç kız "çelik demirin ne ile alaşımından elde edilir" sorusuna cevap veremedi. Ancak bunun bir önemi yok. Asıl önemli olan kızın bu soruya neden cevap veremediğini açıklayışında...

Kimyayı sevmediğini o yüzden bu soruya cevap veremediğini söylüyor. Onun tarzıyla açıklarsak, kimyayı sevmemesinin hatta nefret etmesinin sebebi o derste kopya çekerken yakalanması yanee !

Reşit bir vatandaşın sözleri bunlar... Toplum hayatını belirleyen bir çok fiili tek başına ifa edebilir. Mesela oy kullanabilir. Üniversite'de hukuk ya da siyaset bilimi okuyorsa en çok bir seneye kadar savcı, hakim, avukat, kaymakam vs. çıkacak. Benim dert ettiğim ve takıldığım husus ise sorunun cevabını bilmemesi değil; kopya çektiğini rahatlıkla ifade etmesi... Bunun bir hırsızlık olduğunu bilmiyor ya da umursamıyor. Kafa dahi yormamış bu konuda. Üstelik bir bilim dalından nefret ettiğini de gayet rahatlıkla ifade edebiliyor.

Şimdi bir başka genç kızımıza gayet kolay bir tarih sorusu soralım. Fatih İstanbul'u fethederken gemileri yürüttü mü diye... Sorunun cevabı içinde gizli... "Fatih'i bilmek zorunda değilim biz orada oturmadık ki" diyerek cevap verebilir. Ya da "gemi değil bir kere onlar, gemicik" diye sizi düzeltebilir. "Hem yürüttüyse de Osmanlı'nın gemilerini yürüttü, size ne" diyebilir. Sonra da "Atatürk Yeniçeri ocağını kaldırmasaydı bütün bunlar olmazdı" diyerek ekleyebilir. Çok sıkışırsa da "ama benim inancıma göre ben "yarımım" bana bööle bütün ve zor sorular sormayın" diye size diklenebilir.

Bütün bunların sebebinin eğitimsizlik olup olmadığının da bir önemi yok. Önemli olan düşünüş şekli... Etik değerlerin kaybolduğuna hatta etik değerlere sahip çıkmanın enayilik olarak değerlendirilebileceğinin kanıtı... Söylediklerinin bir yaptırımı yok. Vicdani yaptırımdan bahsediyorum. Toplum içindeki yaptırımından çoktan vazgeçtim.

Ancak işin bir de hukuki yönü var. Ülkede belli tip suçların işlenmesinde bir sorun görünmüyor. Oldu olacak ceza kanundan da çıkartın da bari kalınlık yapmasın demek geliyor içimden. Mesela polisin vatandaşa karşı kuvvet kullanırken orantısız olması karşısında hiç bir yaptırımla karşılaşmadığını istatistikler gösteriyor. Güçlünün fiili durumu zayıfa diretmesi karşısında koruma subabı olarak yüzyıllar boyu süregelen tartışmalar sonucu icad edilmiş hukuk devletinden konuşabilmek çok uzak şimdilerde.

Düzeni sağlayan ahlak ve hukuk kuralları ortadan kalkınca toplumun bütününü kucaklayan bir hastalık hasıl oluyor. Tarihin belli dönemlerinde, davranışları biçimlendiren ve idealleri inşa eden değerler sistemi ile fertler arasındaki münasebetlerin altüst olduğu görülmüş. İşte bu buhranın toplumun bütününü sardığı zaman " anomi" den bahsedilmiş; "anomi" dayanışmanın yok oluşudur. Hayat anlamsızlaşır.  Bireylerde değersizlik duygusu, heyecan yitimi hasıl olur. Gençler hedef belirleyemez çünkü adaletsiz gidişatın hiçbir zaman düzelmeyeceğine inanmaktadırlar. En kangren yapan da  adalete olan güvenin sarsılmasıdır. Yönetimde bir gün alınan karar veya söylenen söz, ertesi gün inkâr edilir. Daha önceden üzerinde mutabakata varılan ilkeler askıya alınır. Yürütme yargıdan "bizim yargı" diye sözeder. En tepedekiler kafalarına göre toplum içinde gruplar belirlerler. Mesela ağaç severler ile beton severler grubu oluşturabilirler. İnananlar ve inanmayanlar bu tür gruplaşmanın konusu olabilir. Oysa hukuk devleti herkese eşit mesafededir. Toplumdaki kuralları her kesime aynı şekilde uygulanabildiği için değerlidir. 

İki kadın (bağyan değil anlı şanlı KADIN, erkek olunca BAY polisimiz diyor musunuz?) polis şehit oldu. Birisi hamile idi. Hamile bir kadın polisin görev yaptığı yerin daha az çatışmalı bir yer olmasını istemek gibi bir hakkı yok anlaşılan. Ya da böyle bir korumacılığı hizmet ettiği devletten beklememesi gerekiyor. O çok istediği çocuğa kavuşmasını riske atacak herhangi bir hareketten kaçınması sağlanmamış. Kadınların anne olmadıkları zaman yarım olarak nitelendirildiği bir devlete hizmet ederken, annelik hayaliyle sınır korurken ölmeleri trajedinin en büyüğüdür. 

En çok kadınların ve çocukların canının yandığı bir alacakaranlık kuşağından merhaba...

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
14.06.2016


 

DİŞİ KUŞUN KÖLELİK YOLU DUBLE OLSUN

Toplumun en küçük topluluğu… Aile… Değerleri toplumun dünyadaki yerini belirleyen, bireylerin içinde kendilerini güvende hissetmesi beklenen topluluk… Son yıllarda Türkiye’de yaşanan boşanmalardaki artışa güya çare olmak üzere kurulan bir meclis araştırma komisyonu var. “Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar ile Boşanma Olaylarının Araştırılması ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi İçin” kurulan Araştırma Komisyonu… Amaç aileyi güçlendirmek…

Evrensel gazetesinde yer alan habere göre; bu komisyonun hazırladığı 479 sayfalık rapor, kadınların ve çocukların haklarını koruyan az sayıdaki kanunu da kadınların ve çocukların aleyhine sonuçlar yaratacak biçimde değiştirmeyi öneriyor.

Eşitiz Kadın Grubu’nun açıklamasına göre Ceza Kanunu, Medeni Kanun ve 6284 sayılı Şiddet Önleme Kanunu’nda yapılması istenen değişiklikler arasında ÇOCUKLARIN İSTİSMAR EDENLE EVLENDİRİLECEĞİ, AİLE MAHREMİ BAHANESİYLE GİZLİLİĞİN kadın örgütlerini devre dışı bırakmak amaçlı kullanılacağı bir dizi tavsiyeler de yer almakta…

Mesela bu rapora göre, çocukların cinsel istismarı “rızaya” dayalı olabilir. Lütfedip istismarın suç olarak kalması gerektiğini ileri süren rapor, çocuk istismarcısının tecavüz ettiği çocukla 5 yıl boyunca “sorunsuz” ve “başarılı” bir evlilik sürdürmesi halinde denetimli serbestlikten yararlanmasını öneriyor. Yani mağdur çocuk istismarcısı ile evlendirilebilecek. Herhalde sorunsuz ve başarılı bir evlilikten kastedilen tecavüz seslerinin duyulmaması… Tabii istismarın suç olmaktan çıkarıldığı haller de var. Eğer istismarı gerçekleştiren de 15 yaşın altında olursa istismar suç sayılmıyor. Bu, ailelerin 15 yaş altı çocuklarını “evlendirmelerinin” yolunu açan bir düzenleme… Rapor o kadar da mükemmel değil. Nasıl sonuçlanacağı ön görülmeyen bazı boşluklar da göze çarpıyor. İlerde, Ensar davasında olduğu gibi taciz/tecavüz mağduru ile tecavüzcünün aynı cinsiyette olduğu durumlar için homoseksüel evlilik ile de ilgili bir düzenleme yapılması gerekecek gibi görünüyor.  

Rapor, “Aile mahremiyetinin korunması” bahanesiyle, aile hukukuna ilişkin tüm davalarda duruşmaların gizli yapılmasını öngörmekte… Böylelikle kadın örgütleri sürecin dışında bırakılarak kadın yalnızlaştırılacak. Yalnız kadın ile de namus pazarlığı daha kolay olacak.

Raporu hazırlayan Komisyon, kadınların evlilik süresince 1-2 yıl içerisinde mal paylaşımı davası açmamaları halinde haklarını tümüyle kaybedecekleri yeni bir düzenleme öneriyor. Eğer evlilik, eşlerden birinin ölümüyle sonlanırsa, sağ kalan eşin sadece kendi miras payını almasını öneriyor. Evlilik süresince edinilen mallar geleneksel olarak erkekler üzerine kayıtlandığı için, bu öneri, eşi ölen kadınların mal rejiminden kaynaklı paylarını alamayacakları anlamına geliyor.

Aile terapisi ve rehberlik hizmetleri verenlerin eğitim alanlarının, psikoloji, psikolojik danışmanlık, rehberlik, sosyal hizmet, çocuk gelişimi ve eğitimi, sosyoloji, hemşirelik, tıp, öğretmenlik alanları ile sınırlı kalmaması, ilahiyat fakültesi mezunlarının da aile danışmanı olarak görevlendirilmesi öneriliyor.

Nereden geldiği belli olmayan bazı tehlikelerden zarar görüyor Türk aile yapısı… Kuran kursları, muhafazakâr yapılı eğitim kurumları, laikliğin dine küfür olduğunu kusan dernekler olduğuna göre herkesin içi rahat olmalıydı aslında. Nedense bu tür ‘aile’ yapısına uygun kurumlar hızla artan boşanmaları engelleyemiyor, mantar gibi çıkan tecavüzcüleri artık saklayamıyor. Evrensel değerleri olan hukuk sistemlerinde mümkün değil çünkü… Etiğin ve insan onurunun merkeze konularak oluşturulmuş hukuk uygulamasında bunların barınabilmesine imkân yok. Bu yüzden sistem değiştirilmeli… Kadın ve çocuğun bir hakkın öznesi değil de zulüm oyuncağı olabildiği bir sistem yaratılmalı… Güya dinin emrettiği gibi erkek egemen rahatça, sorgusuz ve sualsiz hükmedebilmeli… Cinsiyetler arası ve kişiler arası iletişim mümkün olduğunca kısıtlanmalı ki bu insanlar sevgi, aşk nedir bilmesin. Bilenleri sanat ve bilim ile uğraşır, ilerler, özgürlük talep eder. Anadolu islamiyeti bile anlatılmasın mümkünse...Anadolu islamiyetinin içine Alevilik de girer, tasavvuf girer ve hoş görü hakim olur.  

Yepis yeni diye yutturulan sistem, kadının kendisini koruma araçlarını temizleyerek kadın köleliğini sözde ‘millet iradesi’ne dayandırmak istiyor. ‘Çocuğun tecavüze iradesi vardır’ demekle milletin haklarından mahrum bırakan değişiklikleri yapan hükümetteki partinin iradesini ‘milletin iradesine’ bağlamak aynı şeydir. Çok özendiğin Suudi adetlerine egemen olan Vahabi tarikatındaki anlayıştaki gibi, yangın bile çıksa bulunduğun mahalden erkek sana eşlik etmezse çıkamayacağını kabul etmektir. Çocuğunun tecavüz çığlıklarına kulaklarını tıkamayı kabul mü ediyorsun?

Vahabilik, Suudi Arabistan’da Osmanlı’nın bölgesel gücünü yitirmesi amaçlı İngilizler tarafından desteklenen bir tarikattı. Sana ‘askersiz’ diye yutturulan sistemin babası, ecdadını yerinden eden İnciluz yani... Sen ‘İngiliz gelsin çorbam kaynasın’ diyen 1920 zihniyeti gibi ‘istikrar sürsün, Memed’in kellesi düğünlü zurnalı saraylara kurban olsun’ mu diyorsun?

Seda Sayan dobralığında konuşmak gerekirse evet, sen bunu söylüyorsun. Hemen koş bu zihniyeti bir yere tescil ettir çünkü kolay kolay dünya yüzüne, elindeki haklarını köleliğe doğru giden bir yolla değiş tokuş etmek isteyen bir kadın zihniyeti gelmez.

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
17.05.2016


MAHREMİYET SADECE SAÇ TELİ DEĞİLDİR

Hükümetin Ensar vakfında olanları kapatma çabasının şokunu üzerimizden atamadan kişisel verilerimizin çalındığı haberi geldi. İktidar partisinden yapılan açıklamalarda bunun önemsiz olduğu söylendi.

Kişisel veri nedir?

Kişisel veri, gerçek veya tüzel kişilere özgü olan ve kişilerin belirlenebilir olmasını sağlayan her türlü ayırıcı bilgidir. Yani baba adı, doğum tarihi gibi yalnızca tanınmamızı ve teşhis edilmemizi sağlayan bilgilerden ibaret değildir. Kişilerin fiziki, sosyal, kültürel, mali, psikolojik tüm bilgilerini de kapsamaktadır.  Bu kapsamda kişilerin vatandaşlık ve vergi numarası, kimlik, pasaport ve ehliyet bilgiler, sosyal güvenlik numarası, ev ve iş adresi, e-posta adresi, telefon numarası, faks numarası, özgeçmişi, fotoğrafı, videosu, kan grubu, adli sicil (sabıka) bilgileri gibi kişinin belirli veya belirlenebilir olmasını sağlayan tüm bilgiler kişisel veri niteliği taşımaktadır. Bizi tebaa değil de vatandaş yapan, her birimizin özel alanını oluşturan bu bilgilerin güvenliğini sağlamak Devletin bize borcudur.

Bu tanımlamadan da anlaşıldığı üzere kişisel veriler özel hayatın bir parçasıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 8. maddesi ile özel yaşam hakkını güvence altına alınmıştır. Bu madde şöyledir: “Herkes özel yaşamına, aile yaşamına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir”. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de kişisel verilerin özel yaşam alanı içinde yer aldığını kabul etmekte ve bu konuyla ilgili şikayetleri 8. madde altında incelemektedir.

Bu madde ile Devlet neden sorumlu tutulmuştur?

Sözleşmeye taraf devletlere, yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne de kişisel veriler ile ilgili olarak keyfi müdahalede bulunmak yasaklanmıştır.   Halk arasında fişlenme tabir edilen işlemleri Devlet keyfince kategorize edemez. Dinsiz olanları, ‘af edersiniz Ermeni’ olanları diyerek yaftalayamaz, bu kişilere ait bilgileri bir yerde toplayamaz. Mesela benim geçirdiğim hastalıkları başka kurumlara keyfi olarak bildiremez bir bilgi olarak. 

Maddede yer alan “saygı gösterilmesi” ifadesi, devletin yalnızca müdahalede bulunmamasını değil, aynı zamanda bu hakların fiilen ve gerçekten kullanılmasına olanak verecek önlemleri almasını da gerektirir. Bu ne demektir? Bu, devletin kişisel verileri toplama, saklama ve işleme gibi müdahalelerden kaçınması anlamına gelmektedir ve ‘Devletin pozitif yükümlülüğü’ olarak adlandırılır. Devlet, hem benim kişisel verilerimi kullanamaz hem de başkasının kullanmasına engel olur. Bana vatandaş olarak kişisel verilerin gizliliğini güvence altına aldığını,   kişisel verileri koruyacak kuralları, sistemi yürürlüğe koyduğunu garanti etmek zorundadır. Amiyane anlatımla, bu bilgiler bir başka kurum/devlet tarafından çalınmışsa ‘Aaaa bilgiler çalınmış, çalınmışsa benimki de çalınmıştır’ saflığına yatamaz. 

AKP siyasi hareket olarak kadınların saç mahremiyetini merkezine koyarken özellikle kendisinden olmayan kişilerin mahremiyetlerine ve özel hayatlarına yapılan müdahaleleri, kişisel verilerinin sızdırılmasını gayet normal karşılamaktadır. Bunu yaparken de çeşitli yatış şekillerini kullanmaktadır.

Ya saflığa yatarlar... Büyük bir hadiseyi ilk defa duyuyorlarmış gibi yaparlar.

-   -  - AAA, kim koymuş o silahları oraya?

-      -   AAA, valla Hoca dedi de delilleri uydurduk.

Ya önüne yatarlar...

Muammer Güler, uluslararası dolandırıcılık iddiasıyla tutuklanan Reza’nın önüne yatmıştır.

Ya da çamura yatarlar...

Durumu kurtarmak için ilgiyi farklı yönlere çekmek amacıyla çamura bulanırlar. Muammer Güler kullandığından beri ‘yatmak’ ile adeta gelenekselleşen AKP jargonunu hatırlattığınızda çamura yatmakla kalmayıp aynen Kılıçdaroğlu’na yaptıkları gibi üzerinize sıçrarlar.

10 yaşındaki onlarca erkek çocuğunun fiziksel bütünlüğünü koruyamıyorsun; kadınların yaşam hakkını koruyamıyorsun, askerini ve polisini koruyamıyorsun; benim kişisel bilgilerimi koruyamıyorsun. Sen kimi koruyorsun? ‘Çocuk benim, istersem tecavüz ederim; karı benim ister döver ister severim; bilgi bende ister satar, ister sızdırırım’ diyenlerin fütursuzluklarını, cezasızlık kültürü ile taçlandırılan hukuksuzlukları ‘benden uzak’ diye görmemezlikten geliyorsun ya kardeşim… Gün gelir adını silerler, gün gelir doğmamış sayarlar, gün gelir diplomanı hiçe sayarlar, çocuğunun genetik bilgisini satarlar. ‘Bilgi’ deyip geçme, tanı özel hayatının sadece karının saç telinden ibaret olmadığını… 

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
09.04.2016


ENSAR ENKAZI

Gündem çok yoğundu. Ancak ben özellikle çocuk istismarı skandalından sonra kalemden utandım olanları yazmaya. Sanki bu kadar vahşi bir zincir sadece filmlerde olurmuş ve hep başkalarını bulurmuş gibi... Aslında bundan bir ay kadar önce Spotlight ve Mustang filmleri ile ilgili bir yazı yazmıştım. Spotlight daha sonra en iyi film Oscarı aldı. Mustang ise Avrupa’da sinema ödüllerine doyamadı. İki filmin ortak konusu çocuk istismarı idi. Birisinde ensest, diğerinde ‘din adamları’ tarafından yapılan istismarın gazetecilik mahareti ile ortaya çıkartılması işlenmişti. Maalesef bu senaryoyu gerçek hayatta yaşıyoruz. Hem de Anadolu’nun tam ortasında… Karaman’da… Gazeteci Mustafa Hoş bu kadar korunaklı bir olayı ortaya çıkarttığı için Türkiye’de gazeteciliğin oskarını almalı… Hoş’un aydınlatmasıyla olayın kronolojisi şöyle...

12 Mart 2016

Birgün gazetesi Karaman’daki rezaleti haber yaptı. Ana akım ve havuz medyası bu haberi görmezlikten geldi. Sosyal medya ve bazı internet siteleri Birgün’den alıntı yaparak haberi sitelerine taşıdılar. Bundan iki gün öncesinde de Karaman Cumhuriyet Başsavcısı yerel medyada haberleri önlemek için yayın yasağı olduğunu açıklamıştı. Yerel internet siteleri tüm haberleri kaldırdı.

13 Mart 2016

KAİMDER Başkanı Mehmet Sarı ise kendilerine bağlı herhangi bir yurt ve ev olmadığını söyledi. Ancak Gazeteport Muammer B’nin 2014’te KAİMDER bağını ortaya çıkardı. Öğretmen Muharrem B. KAİMDER etkinliğinde çocuklarla sahneye çıkmıştı. Ancak yerel gazeteler bu haberi internet sitelerinden sildiler. Amaç Ensar Vakfı’nı korumaktı.

16 Mart 2016

Ahmet Hakan Coşkun köşesinde “Bu olay üzerine Ensar Vakfı’na yüklenmek, Ensar Vakfı’na vurmak, Ensar Vakfı’nın kapatılmasını istemek, Ensar Vakfı’nı hedefe koymak doğru mu” diye yazdı. Ahmet Hakan’ın stratejisi “Suçun şahsiliği” üzerine kuruluydu.

19 Mart 2016

Ahmet Hakan Ensar Vakfı Başkanı Cenk Dilberoğlu ile bir röportaj yaptı. Röportajın başlığı ‘kimsenin alnında tecavüzcü yazmıyor” idi. Ensar Başkanı Dilberoğlu, ilk suç fiilinin 2014 yılında işlendiğini söylüyordu. Oysa iddianamede suç başlangıç tarihi 2012 yılı olarak tespit edilmişti.

21 Mart 2016

Karaman’da Ensar Vakfı’na ait ev ve yurtlarda meydana gelen ve en az 10 çocuğun tecavüze uğramasına sosyal medya sessiz kalmadı. #StopChildRapeinTurkey (Türkiye’deki çocuk tecavüzünü durdurun) hastagıyla twitter kullanıcıları konuyu Türkiye ve Dünyanın 1 numaralı gündemi haline getirdi.

22 Mart 2016

Karaman Ağır Ceza Mahkemesi, iddianameyi kabul etti ve ilk duruşma tarihi olarak 20 Nisan’ı verdi. İddianamenin ilk sızan bilgilerinde “8 çocuğun kesin şekilde nitelikli istismara maruz kaldığı”, iki çocuk hakkında ise kesin ispat edilememiş şüpheler olduğu belirtildi. Çocuklara cinsel istismarın sekizinin Karaman İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği’ne (KAİMDER) bağlı evlerde, ikisinin ise Ensar Vakfı’na bağlı evlerde vuku bulduğu bilgisi de basına sızmıştı. 

23 Mart 2016

Karaman’daki Ensar/KAİMDER ev/yurtlarında çocuklara cinsel istismar iddianamesinin ayrıntılarına Gazeteport ulaştı. İddianamede öğretmen Muharrem B. suçları Ensar ve KAİMDER evlerinde işlediğini kabul etti.
AKP çocuk istismarlarının araştırılması ve önlenmesine yönelik araştırma komisyonu kurulması teklifini reddetti. Bunun üzerine sosyal medyada #ÇocukİstismarcısıAKP ve #ChildAbusersProtectedInTurkey (Çocuk istismarcıları Türkiye’de korunuyor) etiketine binlerce tweet yağdırıldı. Tepkinin artması üzerine AKP geri adım atarak 4 partinin komisyon kurmasını kabul etti.
Ahmet Hakan’a verdiği röportajda Ensar Vakfı’nın bir sorumluluğu yok diyen Vakfın başkanı İsmail Cenk Dilberoğlu, bu sefer davaya müdahil olmak için mahkemeye dilekçe verdiklerini açıkladı.

24 Mart 2016

Ensar vakfı ‘suçun şahsiliği” stratejisini değiştirerek  ‘suçun mağduru" stratejisini geliştirdi. Davanın sorumluluk açısından sanığı olması gereken vakfın başkanı ailelerin avukatlığını alacaklarını söyledi. Ensar Vakfı Başkanı İsmail Cenk Dilberoğlu “Mağdur ailelerin de avukatlığını almaya gayret ederek onlara psikolojik destek vererek dava sürecini takip edeceğiz” dedi. Amaç ailelerin avukatlığını alarak davayı sadece zanlı öğretmen Muharrem B. üstünden yürüterek vakfı AKlamaktı.

25 Mart 2016

Ahmet Davutoğlu Karaman’da yaşanan 10 erkek öğrenciye cinsel istismarla ilgili ilk kez konuştu. Ensar Vakfı’nı savundu. “Biz Ensar Vakfı’nın insanlığa ve ülkemize hizmet ettiğine şahitlik ediyoruz” dedi.

26 Mart 2016

Onlarca çocuğun Ensar Evi’nde tecavüze uğradığı Ensar Vakfı Başkanı İsmail Cenk Dilberoğlu bu sefer de ÇYDD ve Nesin Vakfı’na iftira attı: Oralarda da böyle bir olay olmuştu. Sosyal medyada #BabaBeniEnsaraGönderme hashtagıyla yapılan paylaşımlar Türkiye’de günün en fazla paylaşılan mesajlarından oldu.

28 Mart 2016

Gazeteport, 2 çocuğa cinsel istismar iddiasıyla halen tutuklu bulunan Rize İl Özel İdare Genel Sekreter Yardımcısı ve Kızılay Şube Başkanı Mehmet Nuri Gezmiş’in, 2001-2003 yılları arasında Rize Ensar Vakfı Başkanlığı yaptığını ortaya çıkardı. Rezaletin ortaya çıkması sonrası Ensar Vakfı sitesini kapattı. Mehmet Nuri Gezmiş’in de ismini siteden sildi.
Gazeteport, FBI’ın verdiği istihbaratla evindeki bilgisayara çocuk pornosu indirdiği tespit edilen Trakya Üniversitesi İlahiyat Profesörü ve Rektör Yardımcısı Hüseyin Sarıoğlu’nun da Ensar Vakfı ile çalıştığını ortaya çıkardı.

30 Mart 2016

Karaman Milli Eğitim Müdürü savcılığın kentte KAİMDER ve Ensar Vakfı Evleri olup olmadığı müzekkerisine “Kentimiz sınırları içinde KAİMDER ve Ensar Vakfı’na ait evler bulunmamaktadır” cevabını gönderdi. 
Bu kronolojik sıraya bakıldığında en acısı da, çocukların travmayı nasıl atlatacakları ya da bu konuya ilişkin alınması gereken tedbirlerin ivediliği konularının kimsenin umurunda olmayışıydı. Çocuk ve kadına karşı işlenen suçlarda artık iliklerimize kadar işlemiş cezasızlık kültürü en ağır şekliyle bu olayla yüzümüze çarpıyordu. Ahmet Hakan’ından Aile Bakanı’na kadar herkes ‘Ensar Enkazının’ üstünü örtmeye çalışıyordu.

Ensar Vakfı tıpkı TÜRGEV gibi AKP’nin alternatif eğitim projesiydi. Erdoğan’ın “dindar nesil yetiştireceğiz” sözlerinin en ‘baba’ kurumuydu. Erdoğan 27 Şubat 2016’da Ensar Vakfı Genel Kurulunda “işte ordu işte komutan” sloganları arasında konuşma yaptı. Erdoğan vakfın hizmetlerinin en yakın şahidi olduğunu açıkladı ve “Vakit Ensar olma vakti ” dedi. Emine Erdoğan’da ‘90 yıllık enkazı kaldırdık’ açıklamasını yine Ensar Vakfı’nın etkinliğinde söyledi. Bilal Erdoğan Ensar Vakfı Bahçelievler şubesi etkinliğinde “Eşimden sonra en çok görüştüğüm kişi ise Ensar Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Başkanı İsmail Cenk Dilberoğlu’dur” diyordu.

Dindar nesil projesinin büyük kalelerinden enkazlar çıkarken enkaz ve ensar sahiplerinin halen sadece siyaset ve projeleri ile ilgilenmeleri ve kimsenin çocukları korumaya çalışmaması aslında bu ülkede çocuğa verilen değerin en çarpıcı kanıtıdır. Muharrem B. Ramazan'da sigara içerse  Karaman'da linç edilmesi ya da en hafifinden dayak yemesi ihtimal dahilindedir. Ancak Ensar Vakfı öğretmeninin kendisine emanet edilen çocukları taciz etmesi karşısında sus pus olmuş bir toplum var, her günü hiç bir şey olmamış gibi yaşayan. Dini siyasete alet etmenin, hatta çocukları harcamanın daniskasını Ensar Vakfı Olay’ında görmekteyiz. Aile Bakanı’nın ‘çocukları cezalandıracağız’ dil sürçmesi bile başlı başına bir skandaldır. Japonya’da olsa sırf bu dil sürçmesi bile bir devlet adamının intihar etmesine neden olabilirken…

Enkazdan ses ver çocuk!

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
01.04.2016


YIL 1915… YER ÇANAKKALE

Yıl 1915… Yer Çanakkale… Yüzbaşı İstanbullu Mustafa Cemal Çimenlik Kalesi’nde görevlidir. Üç oğlu ve bir kızı ile Çanakkale’de yaşamaktadır.

Oğlanlar da cephededir. En küçük olan 13 yaşındadır. Hatta boyu da pek kısadır. Cepheye gittiğinde Mustafa Kemal’in kucağına alıp alnından öptüğü söylenir. Hanımının gözü hep kapıdadır. Fevziye Hanım’ın beyi asker… Üç oğlan asker… Bir de tütün tiryakisi… Savaşın haritasında her şey var. Çimenlik kalesinde savaşırken Mustafa Cemal’in erlerinden birinin kafası top mermisi ile kopar. Sahne korkunçtur. Uçan kafanın ‘komutanım, komutanım’ diyerek dağıldığını gören Mustafa Cemal’e orada felç gelir.

Savaş bitince de vinç ile bir gemiye konularak İstanbul’a gönderilir. Oğlanlar için savaş Anadolu’da devam edecektir. Yurdun dört bir yanına dağılırlar. Ancak Fevziye Hanım durur mu yerinde… Rahime’yi İstanbul’da akrabalarına emanet eder ve Anadolu yollarına düşer. Olur da bir cephede oğlanlara rastlar mı diye… Silah taşır, çorap örer, kağnı çeker. Oğlanların döndüklerinde çizmelerini çıkartırken derileri soyulacaktır. İzmir’e ilk girenlerden oldukları söylenir.

Rahime benim babaannem… Bayrak çıkana kadar televizyon seyreden babaannem… Her 18 Martta salya sümük ağlamak bana ondan yadigâr.

Şimdi hepsi babamı da almışlardır yanlarına, Kale’yi seyrediyorlardır Conkbayırı’ndan…

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
18.03.2016


ÜÇÜN BİRİ

Ailemde Ankara’da geçirilen yıllar sürekli özlemle anılsa da başkent ile ilk karşılaşmamız fakülte yıllarını buldu. Hukuk Fakültesi 2. Sınıfı yazında, Birleşmiş Milletler Yüksek Mülteciler Komiserliği’nde staj yapmış ve  “zorunlu göç, iltica” gibi olayların insan hayatında baş edilmesi zor dramlardan olduğunu öğrenmiştim.

O zamanlar Irak’taki Saddam rejiminden kaçanlar, Bosna’daki iç savaştan Türkiye’ye sığınanlar, Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği binası önünde sabahları kuyruk olurdu. Yardıma ihtiyacı olduğunu ispatlamak için benzin döküp kendisini yakanlar bile olmuştu. Ben de stajyer olduğum için gelenlerin ilk kayıt formlarını doldurmalarına yardım etmek için görevlendirilmiştim. Benim için büyük iş tabii… Görüşmeye gelenleri karşıma alıyorum ve ismini-cismini, kaçış nedenlerini bir forma yazıyorum. Bosna Savaşı’ndan kaçan bir boksör vardı mesela.

Kimliği yoktu ama gazetede hakkında çıkan haberleri bulmuştu. Bir insanın ülkesinde yıldız olup da,  tıfıl bir stajyer önünde gazete parçalarıyla kim olduğunu ispatlamaya çalışmasının ne kadar zor olduğunu hissetmiştim. Bu bile başlı başına bir kahır sebebiydi. Irak rejiminden kaçan ünlü bir cerrahı da hatırlıyorum. Ben formu doldururken bir yerde Fransızca imla hatası yapınca sinirlenmişti. Çok iyi Fransızca biliyordu. Ben de hayatımda belki ilk kez, bir başkasında kazara yarattığım çaresizlik duygusundan utanmış, yerinden yurdundan edilmenin nasıl sarsıcı bir şey olduğunu anlamıştım.

Ankara sokaklarında öğle tatillerinde mülteciler üzerine çok düşündüğümü ve kendimi kötü hissettiğimi hatırlıyorum. İç savaşın nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışıyordum. İşte bu öğle gezilerinden birinde Güven Parkı’nı ilk defa gördüğümde hemen tanıdım. Bizim evde babam ve amcamın parkın önünde gururla çekilmiş fotoğrafları vardı. Dedem Cumhuriyet’in ilk iktisadi kamu teşekküllerinin kurulmasında (EGO, Adana Şeker Fabrikası, İzmit Kâğıt fabrikası gibi) rol oynayan bir bürokrat olduğundan Cumhuriyeti her fırsatta kutluyorlardı.

Bu fotolarda I-stanbullu (İ-stanbul değil) olmalarının verdiği ‘denizsiz yapamam’ hallerinden eser yoktu. Aksine toplumsal kalkınmaya ve çalışarak her şeyin inşa edilebileceğine inanan, Ankara ile gurur duyan bir havaları vardı bozkırın orta yerinde. Kıt kanaat başlayıp demir ağlara uzanıyorlardı. Enselerinde gâvur sopası yoktu. Buram buram devrim kokan renksiz bu şehri, işgal görmüş parıltılı İstanbul’a yeğliyor, adeta kutsuyorlardı. Ülküde ve tasada bir olmanın verdiği güven duyguları içinde sanki bir toplumsal anlaşmayı kutluyorlardı her pozda. Belli ki, işgalden çıkmanın verdiği onurla çalışarak her amaca ulaşacaklarına dair güvenleri tamdı.

Demir ağlar örülürken, fabrikalar kurulurken bir de bakmışsınız 10 yılı geride bırakmışsınız. 10. Yıl Marşı da bu yüzden dokunur şimdiki kazlara. 10 yıl boyunca yok, var edilmiştir. Milletin yeniden doğuşu  "güven" ile şekillenmiştir. Canlarını dişlerine takıp, halk savaşının orta cephesi üzerine bembeyaz bir barış bayrağı serip, kimsenin toprağında gözleri olmadan bir şehir, bir yurt kurmuşlardır. Gerçek enkazı devralan onlardır ama hiç söylenmeden, gocunmadan, sanatı, bilimi ve kadın-erkek eşitliğini tesis etmişlerdir.

Ankara, Cumhuriyet markasının şehridir. Markanın alnının ortasını kanırtmak sadece katliam değildir. Güven Parkı’nda patlayan bomba rejime ve toplumsal anlaşmanın simgesine yapılan bir saldırıdır. Sadece insanlar ölmemiştir. O parkta, geleceğimize, ülküde ve tasada bir olabileceğimize, birbirimize yaslanabileceğimize dair "güven" de ölmüştür. Anadolu'nun bir kasabasından çıkıp ülkenin en iyi liselerinden birini yatılı okuyan ve yine ülkenin en yüksek puan gerektiren üniversitesini kazanan 20 yaşındaki bir Can’ın kendine ve bize verdiği emeğe "saygı", "biz" olabildiğimize dair "inanç" da ölmüştür. Sadece kâğıt toplayan Muharrem değil, 14 yaşındaki bir çocuğun okulda olmasını sağlayamamış olmayı dert edinen "merhamet" havaya uçmuştur. Yalnız Ferhan Hanım değil, eğitim verdiği onlarca küçük kalbin "cesareti", eşi emekli askeri hâkimin ülke için gösterdiği idealist "çaba" da vurulmuştur.  Bizim bütün bu acıları hissetmeden, yas, hak ve hukuk talep etmeden eğlence ya da yarışma programı seyrettiğimizi gösteren reyting, son bomba ile iyice ortaya çıkan "enkazın" tescilidir. 

Şimdi sen hiç endişe etme, kardeş. Bu dümene uymak için ne yapacaksın? Bol bol tüketeceksin. AVM’lerden çıkmayacaksın. Saatlerce vitrin bakıp, otomobilinin 2018 modelini almak için nereden para bulacağını düşüneceksin ama sakın başka bir şeyler düşünmeye kalkma geleceğe dair. Taptığın dinin bile kitabını okuma. Zaten anlatan var. Kafanı hiçbir şeye yorma. Dış mihraklar ve Amerika varken ne yapsan boş.

Saraydakiler senin yerine düşünür, tartar, önüne hap gibi koyar. Sen o hapı yut. Vicdanını, aklını, insanlığını as bir kenara.  Rahatla şöyle. Ozancan’ın ve onlarcasının ailesi de alışır nasıl olsa. Ayrıca sosyal medyada paylaşımlarını gördüm. "Ölenlerden yarısı cehapeli, yarısı pararelse, sorun nerede" diye sormuşsun. Soru sormak istiyorsan böyle akıllı sorular sor. Hem böylece herkes anlar neden 3 çocuk yapman gerektiğini. Biri askerde ölse, birisini bomba parçalasa, üçün biri sana kalır.

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
16.03.2016


Erkan’ı Erkekler Dünyası

Her pazartesi akşamı yayınlanan bir dizi var. Paramparça… Bir ailenin paramparça olmasını konu alıyor.

Dizinin baş aktörü yani Erkan Petekkaya… Bu karakterde erkeklerin ağzını sulandıran her şey var. En başta para ibadullah… Kendi tırnaklarıyla yapmış güya. Kadınlar tarafından hep beğeniliyor. Karısı bırakmak istemiyor ama o bir aşk adamı… Kızlarına ‘aşkım’ diye hitap ediyor. Pedagoglar bas bas bağırıyor çocuklarınıza karşı cins için kullandığınız sevgi sözcüklerini kullanmayın diye ama adam dinlemiyor. Sevince kimseyi dinlemiyor. Fiziksel yaptırımı hukuki yaptırıma tercih ediyor. Ancak bir şövalye havası da yok değil. Anadolu delikanlısı demeyeceğim çünkü çakma İtalyan havalarıyla bir Avrupalı gibi davrandığı da oluyor. Kendisine kötülükler yapan bir adamın eski karısını hamile bırakması üzerine bile eski karısı ile evlenerek onun ‘şerefini’ koruyor.  

Erkan Petekkaya’nın sevdiği kadını Nurgül Yeşilçay oynuyor. Ancak bir liseli ritminde gıdım gıdım ilerleyen bu aşkta ikilinin fiziksel teması hemen hemen yok gibi. En fazla birbirlerine sarılıyorlar. Bu diziyi seyreden kimsenin porno beklentisi yok ama o yaşta ikilinin aşkı böyle yaşamayacağı herkesin malumu. Hiç inandırıcı gelmiyor. Onlarca bölüm esnasında televizyon başında diziyi seyredenler adeta  ‘öp, öp’ diye tempo tutuyorlar.

İffetli Türk seyircisinin sevişme sahnesi talebi yok. O tür talepleri olunca başvurması gereken yerin bir aşk filminin romantikliği olmadığını gayet iyi biliyor. Erotik ürünler satışına ilişkin tüketici alışkanlıkları bu konuda en iyi tüketicilerin Anadolu’nun en mutaassıp şehirlerinden olduğunu gösteriyor. Oysa sinema sanatçılarının da söylediği gibi güzel çekilmiş bir sevişme sahnesi bir filmi ‘porno film’ yapmıyor. Nedense bizim iki de bir referans aldığımız yerli yurdu Anadolu’da aşkı yaşama biçimini dillendirmek ayıp bir şey olmuş gel zaman git zaman. Ne zaman olduğunu düşünüyorum ama bulamıyorum çünkü Karacaoğlan’ın cinselliğe bulanmış onlarca aşk şiiri var. Demek ki bizim memlekette eskiden sevişmek, öpüşmek ayıp bir şey değilmiş. 

Şimdilerde ise devletin malını anasının AKsütü kadar kendisine helal sayanların parça parça yapıp din paketine sarıp sattıkları bir ahlak var. Dizinin adıyla müsemma… Paramparça… Evrensellikten, bütünsellikten, tutarlılıktan ve etik olmaktan çok uzakta… Buna hükümet tescilli ahlak da diyebiliriz. Yerli olduğu iddia edilmekte… Özellikle kadınlar üzerinden şekillenmekte… Bir insanın ya da bir erkeğin uyması gereken ‘kurallar’ hemen hemen yok içinde. Ancak bir kadının uyması gereken ve uymadığı takdirde, en azından ayıplama olmak üzere, taciz etme, iş yerinde ise ‘mobbing’e maruz bırakma, işten atma ya da çıkmaya mecbur bırakma, dayak atma, tecavüz etme gibi yaptırımları olan kurallar barındırıyor.

Öyle evrensel hukuk, hak, değer filan deyip de adamın asabını ve yerli erkek gururunu bozma, deyiverirler kadına. Kadınsan kadınlığını bileceksin. Gevrek gevrek gülmeyeceksin. Bana kendini dövdürtmeyeceksin, tecavüz ettirtmeyeceksin, benim ağzımı açtırtmayacaksın, kendini işten ya da diziden attırtmayacaksın.

Memlekette sana, haklarına ve hukuka saygı duyan kimse arama. Kadınsan susup oturacaksın. Başına takacağına, kimi seveceğine, nerde nasıl öpüşeceğine, aşkı ve cinselliği nasıl yaşacağına benim paşa gönlüm karar verir, diyen bir erkek ordusu var. Tam tepemizde duruyor ve şu sıralar ülkenin yaşadığı bütün vesayet türlerinden en korkuncunu bize bu erk’ek vesayeti yaşatıyor. Film setinden, devlet dairesine kadar…

Bu vesayetin kurbanlarından biri de Nurgül Yeşilçay olmuş. Nurgül Yeşilçay, Erkan Petekkaya ile olan öpüşme sahnesinin hakkıyla oynanması gerektiğini ve gerçeklik sağlanması için bunun önemli olduğunu savunmuş. Bu doğru ya da yanlış olabilir. Sinema sanatçılarının bileceği bir konudur. Ancak konunun dönüp dolaşıp Nurgül Yeşilçay’ın öpüşme meraklısı bir kadın olarak dillendirilmesi ve Petekkaya’nın ‘konuşursam yer yerinden oynar’ sözleriyle süslediği erk gösterileri, yapım şirketinin cinsiyetçi tavrı anlamıyormuş, sette ‘her şey güllük gülistanlıkmış’ halleri aslında çok komik ve zavallıdır.

Erkan Petekkaya gerçek hayatta bundan birkaç yıl önce evli olmadığı bir kadınla öpüşürken paparazzilere yakalanmıştır. Delikanlı adam bir kadını öpecek kadar aşkın doruklarında ise ‘erkek’ gibi o işin arkasında durmalıdır. En azından erkek sevda jargonunda bu böyle olmalıdır. Ancak bu jargonu sahiplenen ve ilkeli davranan genelde kadın olmaktadır. Erkan Petekkaya için öpüşme anlaşılan oldukça sancılı bir travmadır.

Muhtemelen sevginin, aşkın, güvenin sembolü değil de ayıplanması gereken bir şehvet hareketidir. Öylesine ağzı yanmıştır ki gerçek hayatta öpüşürken, dizi öpüşmesinden çok korkmaktadır. Emirgan sahilinde yakalanmasından sonra kafasına sokulan bu olsa gerek… Dolayısıyla korkusunu saklamak için böyle çıkışlara ihtiyaç duyuyor olmalı. Bilinçaltı ‘öpersen yanarsın’ diyor. O da bilinçli bir yerli erkek olarak ‘heeeytt konuşursam yakarım ulan’ diye erkekliğini ve erkini bize dayatıyor.

İstiyor ki biz de pusalım ve susalım. Petekkaya da bu paramparça ahlak düzenin bir kurbanı aslında. Çok korkutmuşlar zavallıyı. Erkan’ı Erkekler dünyasında o da bir mağdur da, çakma kabadayılıkla, ‘ben de aile babasıyım ama’ laflarıyla kendini acındırma ile ortaya karışık korkuya sevk etmek istiyor.  Düzenin mağduru bu erkekleri kadınlar kurtarmadıkça kadınlara rahat yok. Kızma be Nurgül kardeş. Elbet bir gün eteğinin altına saklanan Er kan da kurtulur. Şu anda o da acıklı bir hikâyenin kurbanı aslında.

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
13.03.2016


Bir taşla iki kuş

Bir kadın düşünün; denizden bir kuş olsun.

Bu kadın bütün gökyüzünü karabataktan bir erkek ile paylaşmak istiyor. Bu karabatağın yuvası aslında başka bir yerde ama o da, arada sırada, çerez niyetine, müzik eşliğinde, bizim kuşla uçmak istiyor.

Bazen uçarken kadın şarkılar söylüyor. Erkek klarnet çalıyor. Nağmeler kadının kalbine vuruyor. Bir gün öbür yuvadaki dişi karabatak, bu ikilinin kapısına dayanıyor. Senin yuvan burası değil diye klarnetçiye anlatıyor. Kalbine nağmeler vuran kuş kadına tehditler savuruyor.  Yaşadıkları ormanın namus bekçisine kadar gidiyor bu yasak aşk hikâyesi. Bekçi de 'ibreti âlem için sallandırın bu kuşu, kurutun suyunu, kanını, güneşini; atın ormandan' diye emirler savuruyor.

Denizden kuş arada sırada uçmayı kolaylaştırmak, kalbine vuran nağmeleri, adam olmayan bir erkeği sevmenin hüznünü kaldırabilmek için suya dalıp dalıp çıkıyor. Daldıkça sarhoş oluyor. O sarhoş oldukça adam klarneti daha acıklı çalıyor. ‘Dalmak suçsa ben suçluyum ama ancak derinlere dalıp kafa yaptığımda uçabiliyorum. Zaten yüküm ağır. Ne yaptıysam kendime yaptım; dalıyorsam dertten’ diyor. Ormanda kurulan mahkeme denizden kuşun bir mağaraya atılmasına karar veriyor. Klarnetçiden ses seda yok. Bir kere bile mağaranın kapısına dayanıp ‘biz kuş kadınla beraber daldık; beraber uçtuk; beni de alın o  zaman’ diyemiyor. Karabatak yuvasına tıpış tıpış geri dönüyor.

Denizden dişi kuş halen mağarada... Tutsak... Müzik ona yasak...

----

Nevin Farsça yeni demek... Bir kadın adı... Silah zoruyla kendisine düzenli olarak yıllarca tecavüz eden adamdan hamile kalıp kürtaj yaptıramadığı için çocuklarını doğurmak zorunda kalan ve bir gün cinnet geçirip tecavüzcüsünün başını kesen, kellesini köy meydanında sallandıran kadının adı...

Adı gibi yeni bir sayfa açmak istediğinde adaleti kendi eliyle sağlamak zorunda kalan, bu hukuksuz ormanda acısından aklını kaybetmiş olup olmadığı bile sorgulanmadan mağaraya tıkılmış başka bir kuş...

Nevinin erkek versiyonları, yine yeni yeniden, bir kadının kellesini kestiğinde kravat takarak mağaraya atılmaktan kurtulurken... Nevin'in başörtüsü de onu aklamaya yetmiyor; çektiklerini durup düşünmeye itmiyor.

Artık örtülerin bizi özgür, anlaşılır ve meşru kılmayacağını, bütün sorunun kestiğimiz o erkek başlarının vicdanlarında aklanmayı seçmekten, onların vahşi yargılarına boyun eğmekten kaynaklandığını görmenin ZAMAN'ı gelmedi mi?

Nevin tutsak... Parmaklıklar arasından başörtüsüyle size bakıyor.

Kravat ile kelle koparıyorlar; klarnet ile kuşları vuruyorlar.

Ormanda acı çekmeyen dişi kişilerin nesli tükeniyor.

Zeynep Pelin ATAMAN
İstanbul
08.03.2016